Mükemmel bir kumandanı vücuda getiren şey, mükemmel ahlaktır.

ATATÜRK

Meğer eskiden öldürme vasıtası ne kadar az ve korunma çaresi ne kadar çokmuş!… Şimdi ise bu afet, gökten belalar yağdıracak, toprağın derinliklerini deşip alt üst edecek bir hal aldı. Buna karşılık, en iyi korunma çaresi, yumuşak toprağa ve yeşil dal altlarına sinmeye kaldı. Tehlikenin artması, harp edeni içinden zırhlandırıyor. Maddeye ancak ruh karşı koyabiliyor.

Ruşen Eşref Ünaydın, 1921,
İstiklal Yolunda adlı eserinden

.

Mustafa Kemal’in komuta ettiği Anafartalar cephesinde sadece düşmanla değil, yoklukla da mücadele edilmekteydi. Düşman sekiz değişik tipte topunu Anafartalar cephesine yönlendirmişti. Dretnotların 38’lik topları durmadan bomba yağdırıyordu. Kruvazörlerin taretleri dretnot toplarıyla yarışıyordu. Monitörlere büyük çaplı toplar yerleştirmişlerdi. Toplar hiç susmuyordu. Bunlarla da yetinmemişler, karaya obüsler, havan topları çıkarmışlardı. Uzun ve kısa menzilli sahra bataryaları mevzilerimize sağanak halinde bomba yağdırıyordu. Bütün bu gürültüden beklenen, korkutmak, direnmeden dağılmaya zorlamaktı. Düşman, askerimizin moralini bozmak için her tarafa bomba yağdırıyordu ama bizim kahramanlarımız korkunç gürültüden beklendiği gibi etkilenmiyordu. Hatta tersine direniş bilinci güç kazanıyordu.

Düşmanın karşımıza diktiği asker sayısı da kahramanlarımızın sekiz katıydı. Tepede dönüp dolaşan 11 tayyare ağaçlar arasında karargahlarımızı arıyor, hareket gördüğü yere makinalı tüfekle ateş ediyor, topçularına hedef tayin ediyor veya bomba yağdırıyordu. Zehirli çiviler adeta bütün patikaları yürünmez hale getirmişti. Çanakkale’de üzerine çelik parçası düşmemiş tek bir metrekare toprak parçası bırakmamışlardı.

Bütün bu olağanüstü eşitsiz şartlara rağmen savunmamız son derece başarılı idi. Maneviyat en üst düzeydeydi. Bomba gürültüleri maneviyatın yükselmesine muazzam katkı yapıyordu. Geceleri, 44 metre yakınımıza kadar gelmiş düşman mevzilerine sürünerek gidiyorlar, el bombası, makinalı tüfek arıyorlar, oralara kadar gitmişken, hiç olmazsa, düşmanın dikenli tellerini kesip getiriyorlar veya bir düşman askeri tutup dönüyorlardı. Kahramanlarımız acil eksik malzemeyi, hayatlarını tehlikeye atarak düşman cephesinden karşılamaya çalışıyordu.

Gelelim Musa Onbaşı’nın hikayesine!

Conkbayırı mevzilerimizde bir gece, elli kilo ya gelir ya gelmez, çelimsiz görünen Musa Onbaşı, yanına güçlü kuvvetli iki er alıp düşman hendeğine doğru sürüne sürüne ilerlerken aynı şekilde düşman da sürüne sürüne, aynı amaçla, bir askerimizi esir edebilmek ve götürüp sorguya çekebilmek için gelmektedir. Orta yerde aniden karşılaşırlar. Adam iki metre boyunda Avustralyalı bir boksördür. Musa Onbaşı gırtlağına yapışır, askerlere de ayaklarını sıkı sıkı tutmalarını ve bu şekilde geri çekmelerini söyler. Elleri boş kalan boksör, Musa Onbaşı’nın başına gözüne birbiri ardına kuvvetli yumruklar atmaktadır. Kan revan içinde kalan kahramanımız her şeye rağmen esirini bırakmaz ve ağır yumruk darbeleri altında esirini sürüne sürüne Türk mevzilerine çekmeyi başarır.

Mustafa Kemal, telsiz mesajlarından olayı öğrenince ikisini de getirtir. Bir de bakar ki, Avustralyalı, Musa Onbaşı’nın iki katıdır. Önce Musa Onbaşı’ya “bu ızbandutu nasıl yakaladın?”, diye sorar. Musa Onbaşı tevazu içinde, “efendim, sağ adamlar yakalamamızı istemişsin, onun ümüğüne yapıştım, o da beni boyuna yumrukladı, fakat elimden kurtulamadı”, diye cevap verir. Sonra boksöre döner ve“bizimle ne alıp veremediğin var ki, bizimle savaşmaya geldin”, diye sorar. O da sportmen olduğunu, muharebe de spor olduğu için spor yapmak için gönüllü yazıldığını söyler. Nasıl yakalandığı sorusuna ise şöyle cevap verir: “Aralıksız yumruklamama rağmen, elinden gırtlağımı kurtaramadım”, diye cevap verir. Mustafa Kemal de ona, “bizim Musa’nın sporunu nasıl buldun?, diye sormadan edemez.

Okuduğum metinden anladığım kadarıyla, düşmanın Çanakkale’den ufak ufak çekilmekte olduğunu, Mustafa Kemal, ilk olarak bu Avustralyalıyı konuşturarak anlamıştır. Savaştan yılgın düşen boksör konuşurken zorluk çıkarmaz. İfadesinde, düşmanın cepheden iki fırkayı Selanik’e sevk ettiğini söylemiştir.

Bu hikaye, Birinci Dünya Savaşı’nda olanca zorluklara rağmen Türk askerinin sergilediği kahramanlıktan sadece biridir. Birçok cephede birçok Musa birçok inanılmaz iş başarmıştır. Aynı kahramanlıklar, Milli Mücadele döneminde de sürmüştür. Bakınız Ruşen Eşref Ünaydın, 3 Ağustos 1921 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde bildiklerini ve gördüklerini nasıl aktarmış: “Altmış neferlik bir bölüğün cephesine iki taburu ile hücum eden düşman, bu kuvvetini kamilen bizim süngülerimize bırakmıştır. Zabitan arkadaşlar hep at üzerinde hücum emri veriyor ve efrada hüsnü-ü misal oluyordu. Yunan Türk’ün süngüsünü gördüğü gibi eli, ayağı ve bütün asabı titriyor. Silahını, teçhizatını ve hatta başındaki şapkasını bırakıp kaçıyor.”

Yine Ruşen Eşref’ten bir başka haber: “Dokuz süngü yiyen bir Mehmetçik’in önüne üç Yunan esiri katıp yaralarına rağmen vücudunu da, bu canlı ganimetlerini de kendi karargahına teslim ettiğini hepimiz biliyoruz.”

Ne demiş Falih Rıfkı, Ateş ve Güneş’inde: “Düşman her zaman bizden çok ve biz düşmandan kaviyiz.”

Yaşamışlar, görmüşler ve yazmışlar.

Okuduğum eserlerde, koskoca Çin’e saldıran Kürşatlar gibi, daha birçok göz yaşartan kahramanlık hikayesi ile karşılaştım. Türk milleti içinde böyle sayısız kahraman vardır ve iş başa düştüğünde her biri bir köşeden atılır ve görevini fazlasıyla yapar. Türk insanı, zorluklarla mücadele şartları altında üstün nitelikler kazanmıştır.

(Devam Edecek)

www.ibrahimokur.com
www.ibrahimokur.com.tr

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.