Yetmişli yıllarda, İstanbul’un Laleli semtinde, Osmanlı zamanında yangın zedeler için yapılmış olan Türk Hava Kurumu apartmanlarında kiracı olarak otururduk. Aynı zamanda İstanbul’un ilk apartmanlarından olan bu yapı, şimdi artık lüks bir otel olarak hizmet veriyor. Bizim oturduğumuz daire ise otelin barına dönüştürülmüş.

Çocukluğumun geçtiği bu tarihi güzel yapı, yonca yaprağı gibi dört bloktan oluşurdu ve hem bloklar arasındaki, hem de her bloğun ortasındaki boş alanlar bize büyük bir oyun alanı sağlardı. Burada, okuldan gelince her gün, şimdiki internet çocuklarının çoktan unuttuğu oyunlar oynardık.

Evimizin kullanılmayan bir odası vardı, koridorun en sonundaki bu odaya sandık odası derdik. Genelde karanlık ve soğuk olurdu. Oraya, bütün kış yakacağımız odunları koyardık. Odada ayrıca babamın büyükannesinden kalma, korsanların define sandığını andıran bir sandık vardı. Sandıkta eski çeyizlerden kalma örtüler, annemin eski moda gelinliği, babamın dedesinden kalma, üzerinde Arapça yazılar olan eski bir kama; bir de bir türlü açmayı beceremediğim sedef kakmalı, kilitli bir kutu. Doğrusu içinde ne olduğunu hep merak eder, bazen anahtarını bulabilmek için annemin çekmecelerini gizlice karıştırırdım.

Hiçbir neden yokken, beni arkamdan itip dizlerimin kötü bir şekilde yaralanmasına neden olan bir çocuk yüzünden bir süredir sokağa çıkmak istemiyordum, çünkü ondan korkuyordum. O olaydan sonra evde yalnızken oynayabileceğim oyunlar keşfetmiştim. Bunlardan biri de o kutunun içinde ne olduğunu öğrenmekti.

Dokuz yaşlarındaydım. O gün her zamanki gibi anahtarımla kapıyı açıp eve girdim. Kardeşim öğlenci olduğundan bu saatte okulda olurdu. Annem işten gelinceye kadar ev bana kalırdı. “Kutunun anahtarını belki bu kez bulabilirim” diye düşünerek babama ait komedinin çekmecelerini karıştırmaya başladım. Bakmadığım bir orası kalmıştı. Çekmecede eski ajandalar, kalemler, bir kutuda antika kol düğmeleri, anahtarlıklar ve daha pek çok şey vardı. Sonunda en arkada el örgüsü eski bir kesenin içinde küçük bir anahtar buldum. “işte bu olmalı!” diye sevinçle çığlık attım. Onu denemek için hemen sandık odasına gittim. Bizden başka bazen orayı fındık fareleri de ziyaret ederdi. Annem onlar için özel tuzaklar kurardı. Bir keresinde, alçıyla karıştırılmış kıymayı yedikten sonra yanına bırakılmış suyu içen zavallı hayvan taş kesilmişti. Farelerden korkum yoktu, ama biraz iğreniyordum. “Umarım fare yoktur” diyerek önce etrafı bir kolaçan ettim. Emin olduktan sonra koşarak gidip sandığı açtım. Anahtarı kutuya denedim ve “açıldııı!”... İçinden bir mektup ve bir rozet çıktı. Rozetin üzerinde bir yarım daire, daireden çıkan çizgiler- doğan güneşe benziyordu- ve yanında “SH” harfleri vardı. Elime aldığımda parlamaya başladı, korktum ve kutuya bıraktım. Merakla mektubu okumaya koyuldum.

Mektup, Cumhuriyetin ilk kadın öğretmenlerinden olan babaannem tarafından babama yazılmış bir tür vasiyetname gibiydi. İnkılâpçı kadın öğretmenlerin oluşturduğu bir topluluğun simgesi olan bu rozetin çok değerli olduğunu, ona  Atatürk tarafından verildiğini anlatıyordu. Cumhuriyetin ilk öğretmenlerinin kurduğu bu topluluk önceleri bir avuç öğretmenden oluşurken, sonraları yeni mezunlarla beraber halka halka büyümüş bütün Anadolu’ya yayılmıştı. Gece gündüz, hafta sonu, tatil demeden çalışmışlar, en uzak köylere ulaşmışlar, yalnız imkânı olmayan çocukların değil, yetişkinlerin, özellikle de kadınların okuma yazma öğrenmesi için olağanüstü çaba göstermişlerdi.

Daha fazla bir bilgi yoktu. “SH” harflerini merak etmiştim. Babamın bana kızacağını bilsem de, akşam gelince ilk iş ona bunu soracaktım.

Rozeti merakla tekrar elime aldım, parlamaya başladı. Sanki içinden ışık yayılıyor gibiydi. Ama bu kez korkmadım. Belki de rozetin etkisiyle, kendimi harika hissetmeye başlamıştım. Rozeti yerine bıraktım ve kutuyu tekrar kilitleyip sandığı kapattım. Anahtarı da babamın çekmecesine aynı şekilde bıraktım. Hiçbir şey anlaşılmamalıydı.

Artık sokağa çıkmak beni korkutmuyordu. O gün aylardan sonra ilk kez sokakta oynadım ve eskisi gibi eğlendim.

Akşam babama kilitli kutuyla ilgili sorular sordum, uzun çabalardan sonra, bir şey bildiğimi sezdirmeden rozetin hikâyesini öğrenmeyi başardım. “SH” harflerinin açılımını ondan dinledim.

Meğerse o zamanlarda halk bu fedakâr öğretmenlere “Sihirli Halka” ismini koymuş. Başlangıçta, bir avuç öğretmen, her gittikleri okulu ve civarını sanki sihirli değnekleri varmış gibi değiştirdikleri için onlara bu isim verilmiş. Ama daha sonra bazı yobaz kesimler tarafından başları açık diye taşlanmış, sonra misyonerlikle suçlanmışlar ve Atatürk’ün huzuruna çıkarılmışlar. Başka bir amaçları yoksa neden bu kadar uğraşsınlar, akşam kursları ile kadınlara okuma yazma öğretsinler, fakir çocuklara kıyafet, kitap alsınlar? Atatürk, huzuruna çıkarılan bu öğretmenlere tam tersine “işte benim sizin gibi öğretmenlere ihtiyacım var! Ne yapıyorsanız aynen devam edin, ben de size destek olacağım” demiş. Daha sonradan hazırlattığı bu rozetleri onlara takmış.

Sihirli halkanın hikâyesi beni büyülemişti. Artık büyüyünce ne olacağımı soranlara vereceğim cevabı biliyordum.

O gün aldığım kararın sonucunda öğretmen oldum ve mezun olduğum gün, babam mezuniyet hediyemi verirken gözleri dolmuş, neredeyse ağlamaklı bir sesle: “Haydi aç!” dedi.

Küçük bir mücevher kutusuna benzeyen kutuyu açtığımda gözlerim parladı, sevincim daha da katlandı. Bu babaannemin rozetiydi, babam onu yakama iğneledi. Artık ben de sihirli halkanın bir üyesiydim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
A. Şahiner 1 hafta önce

Hayırlı olsun. Öykülerinizi aksatmadan okumak istiyorum. Başarılar dilerim.

Avatar
Şermin / Frankfurt 1 hafta önce

Ben de takip edeceğim. Çok hoş.