Toplumun engellilikle kurduğu ilişki, çoğu zaman iyi niyetli gibi görünen ama derininde fazlasıyla problemli cümlelerle şekillenir.
Bunların başında da şu iki “klişe” gelir:
“Herkes bir engelli adayıdır.” ve daha çok kendi kendini teselli etme işlevi ile öne çıkan ve daha çok fısıltıyla dile düşen “Engelli de olabilirdim, değilim çok şükür.”
Özellikle “Herkes bir engelli adayıdır.” cümlesi, ilk bakışta farkındalık içeriyor gibi durur. Oysa biraz kazıyınca altından çıkan şey, engelliliği bulaşmasın diye kaçılan bir hastalık olarak kodlayan bir bakış açısıdır.
Bunu söylerken asla engelli olmayı kutsamıyorum.
Sadece durumun “insana ilişkin” oluşuna vurgudur niyetim…

Şunu en baştan söyleyelim:
Engellilik, başa gelmemesi için şükredilecek “en kötü ihtimal” değildir. Üstelik herkes “engelli adayı” falan da değildir. Sorun engelli olmak değil, engellilik sebebiyle erişilemeyenlerdir.
Yani engelliyi şükür vesilesi olarak görmek yanlışların en büyüğü... Dahası, şükür, bir başkasının olumsuz olarak görülen durumu üzerinden kurulamaz.
Hele ki bu, toplumsal olarak zaten dışlanmış, erişimden yoksun bırakılmış, hak mücadelesi vermek zorunda kalan insanlarsa…
O zaman bu şükür, şükür olmaktan çıkar; örtülü bir üstünlük ilanına dönüşür.
Mesela birinin yürüyor oluşu, başkasının yürüyemeyişi üzerinden kutsanamaz. Birinin görüyor oluşu, başkasının görmemesiyle anlam kazanmaz.
Bu, teselli değil; vicdanın ucuzlatılmasıdır.
“Herkes bir engelli adayıdır” cümlesinin ‘sanal derinliği’ insanı gerçek hayattan koparır.
Bu cümle genellikle “empati” niyetiyle dökülür dudaklardan. Aslında dökülen, tam tersi, bir anlamayış ifadesidir.
Günün birinde engelli olabilme ihtimali ya da mesela yaşlanacağımız gerçeği, engelli ya da yaşlılara karşı davranışı şekillendirmemelidir.
Yaşlanacağın ya da engelli olabileceğin için değil, doğru davranış o olduğu için öyle davranmak önemli…
“Yaşlılara iyi davran, yaşlılığında sana iyi davranılsın; engellilere iyi yaklaş, engelli olursan sana da iyi yaklaşılsın” gibi bir matematik ya da takas usulü yoktur.
Tıpkı “namazla cennet takası” olmadığı gibi…
Bu, ne yazık ki içimize işlemiş, dayanışma temeline dayanan öze dönmekten başka devası olmayan bir hastalık…
Kibrin yayılması gibi… Balık baştan kokar değil mi?
İşin gerçeği, gözlük kullananla, tekerlekli sandalye ya da işitme cihazı kullanan arasında hiçbir fark yoktur. Yani gözlük kullananlar nasıl algılanıyorsa, tekerlekli sandalye, işitme cihazı ya da hayatı kolaylaştıran başkaca cihazlar kullananlar da öyle algılanmalıdır.
Erişimi sadece engelsiz insanlara göre düzenlemek, merdivenlerde, dar asansör ve kapılarda ısrar etmek, sonra da “çok şükür ben çıkabiliyorum” demek…
İşte sorun tam olarak budur.
Engellinin hayatını zorlaştıran şey bedeni değildir çoğu zaman… Kaldırımı yüksek ve rampasız yapan, toplu taşımayı, otomobilleri erişime uygun olmayacak şekilde tasarlayan, istihdamı lütuf gibi gösteren, hayata saygı yerine istediğine acımayı koyan zihniyettir.
Ama bu zihniyet, kendini sorgulamak ve engelleri kaldırmak için destek yerine engelli olmadığı için şükre sığınır. Çünkü bu ucuzdur; dönüşüm pahalı. Daha da acısı, bu, dünyayı sadece kendine ait görmektir.
Öte yandan engelliler açısından teselli arayan değil, hak talep eden; muhatapları içinse bu talepleri değerlendirebilecek bir bakışa, her iki taraf için de bunu kurumsallaştırmayı hedefleyen bir anlayışa ihtiyacımız var.
Olayın bir de son dönemde engellilerden tutun da emeklilere kadar toplumun geniş kesimlerinin maruz kaldıkları “şükür telkini” kısmı var ki…
Bu telkini yapıp kendisi bir eli yağda bir eli balda yaşayan şuursuzların zehirli dillerine karşın…
Engelli bireylerin ihtiyacı teselli ya da “Sabret, yetin, şükret!” emri olamaz, “Allah beterinden saklasın!” cümlesi ise hiç...
İnsan, kişisel olarak elbette durumuna şükredebilir, bu gayet insanîdir. Ama kim olursa olsun birine “şükür ve yetinme” önermek, olması gerekenden, dahası “anlamaktan” çok uzak bir tutumdur.
İhtiyaç olan şey çok daha basittir ama bir o kadar da zor: Herkes gibi, herkesle beraber yaşamak!
Yani…
Herkes için erişim. Herkes için eğitim. Herkes için istihdam. Herkes için imkân.
Bunlar sağlandığında doğal olarak inşa edilecek olan herkesle beraber bir hayat...
Tıpkı yıkmaya çalıştıkları cumhuriyetin, ulus devletin hedeflediği gibi…
Galiba yol bizi bu noktada aynı yere çıkarıyor.
“Herkes gibi, herkesle beraber bir hayat” sağlandığında kimsenin “çok şükür öyle değilim” deme ihtiyacı kalmaz. Çünkü şükür ve şükür telkini, çoğu zaman adaletin yerinde yeller estiğinde devreye girer.
Çünkü çözüm tam da buradadır.
Ateş düştüğü yeri yakmaya, “iyi ki ben yanmıyorum” diyenler çoğaldıkça devam eder.
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim.
Sadece kendi kuyruğuna basıldığında miyavlayan kedi misali olan bireyler, bilinçli bir toplumun, uygar bir milletin değil sosyoekonomik durumları ne olursa olsun ancak bir kabilenin mensupları olabilirler.
Eh, kabilelerin de reisleri olur gayet iyi bilindiği üzere…
Haftanın Notu:
Kutsallarını siyasetçilere kaptıran toplumlar, kutsallarının yok olmasına sebep olurlar. Kendileri ile beraber…
Hadi size de iyi ramazanlar!




