Günlerdir katillere karşı dimdik duran İran’ı izliyoruz. İzliyoruz çünkü elimiz kolumuz bağlı. Diplomasi denilen bir oyalamacaya umut bağlayıp bekliyoruz. Herkes kendi kaderini yaşamaya mahkum anlaşılan.
Birçokları için İran, Firdevsi demek, Ömer Hayyam demek, Sadi-i Şirazi demek, Mevlana demek, Füruğ Ferruhzad demek. Ve gençliğimizde ilgi odağımız olmuş güzeller güzeli, üzerine şarkılar yazılan mahzun prenses Süreyya demek. Aynı zamanda Mahsa Amini demek. Ve nice nice değerler demek.
Benim için İran demek, babacığım siyasi mahkûmken aile fertlerimiz bile kenar köşe kaçarken her görüş günü Mamak’ın ayazında, bizimle dert ortağı olan “Ali Haeri” ağabey demektir. Bir tatil beldesinde rastladığım Şah sürgünü, adını eserine yazamayan ressam Rıza’dır. Çalışma odamın duvarını süsleyen Elbruz dağlarının resmi onun hasretinin simgesidir.

İran, Atatürkleri olmadığı için, kadının bedeller ödediği, acının, gözyaşının bitmediği bir ülke olarak kazındı belleğimize. Bölük pörçük olmuşken, şah ve rejim yanlılarının bitmez tükenmez kavgalarına rağmen “Şimdi ayrışmanın değil birleşmenin zamanı” diyerek, toprak ve vatan bağının en eski ve en değerli duygu olduğunu gösterdiler. Dünya ve biz hayranlıkla izliyoruz. Biz bu duruşu Gazze’de de yıllardır izliyoruz.
Ülke batıyor diye hikâye yazanlar, ayrışma tohumları ekme çabasında olan bizim hainlerimize de bir hatırlatmadır aynı zamanda. Biz kazma kürekle vatan savunmuş bir ulusuz. En ufak bir tehlikede o ölü sanılan milli duygularımız şahlanıverir, endişeye hiç gerek yok..
Dönelim İran’a.
İran, zengin kültürü ve coğrafyası, kendine özgü yaşam biçimi ile kadim bir devlet olarak varlığını sürdürmeye devam ederken, en doğal hakkı olan milli savunma çabası birilerini özellikle rahatsız etmişti. 12 gün savaşlarının dumanı bitmeden mübarek Ramazan’ı bombalar altında geçirmeye mahkûm edildiler. Ne dersek diyelim, kulakları sağır, gözleri kör, sadece kana odaklanmış asrın deccallarine karşı destan yazıyorlar.

Pes etmediler. Bölünmediler, ayrışmadılar, kavgalarını öteleyip bir yumruk oldular. “Vatan her şeyden önemlidir” dediler. İran halkı, altmış bin beyitlik Firdevsi’nin Şehname’sinden beslenip mitlerini, efsanelerini, tarihini ve dilini koruyan bir millettir.
Türklerin yönetime hakim olduğu dönemlerde yazılmıştır bu destan ve Gazneli Mahmud ‘a sunulmuştur. Geçmişte bizden çok hoşlanmayan yöneticiler olsa da, İran halkı ile ilişkilerimiz dostça devam etmiştir.
Sonuç da ABD ve İsrail gibi global finans baronlarının kurduğu köksüz devletlerin yanıldıkları nokta tam da burası: “Millet, aynı toprak parçası üzerinde yaşayan, geçmişiyle oluşturduğu ortak değerleri ve geleceğe birlikte yürüme arzusu olan insan topluluğudur”. Defalarca rezil olmalarına rağmen hala gerçekleşmesi hayal olan ideallerinden vazgeçmemiş olmaları, ciddi anlamda kendi milletlerine zarar veriyor. Tarih lanetle anacak onları. Tıpkı Hitler, Mussolini, Lenin gibi…
Mezhepsel farklılıklar nedeniyle İran’a alttan alttan kin besleyenleri hiç ciddiye almıyorum. Benim dinim bölünmeyi yasaklıyor. Ayrıca, aynı dinden olmasak bile, bu şekilde haksız her saldırıya karşı çıkarım. Ülkeler kendi kendilerini yönetme hakkına sahiptir. İç meseleleri sadece onları ilgilendirir. İnsanlık farklı nedenlerle haksızlıklara susarsa, daha pek çok zalim, mazlum toplumların üzerinde at koşturur.
İran, başına gelenlerle elbette baş edecektir. Geçmişin acılarını nasıl onarırlar bilemeyiz. Her ulus önce kendi evlatlarını yemeye başlarsa, zamanla zayıf düşer ve birilerinin iştahını açar böyle.
Son yıllarda dünya genelinde ve ülkemizde yaşanan birçok olumsuzlukların asıl nedeni, kadim kültürümüzden gelen değerleri unutmaktır.
Gılgamış, Şehname, Manas Destanı, Kalavela ve benzeri destanlar, hataların bir daha tekrarlanmamasını öğütler. Ben buna “Nutuk”u da ekleyeceğim. Tarihin unutulursa hep tekerrür etmek gibi bir huyu vardır.
Dualarımız zalimlerin bir an önce ettiklerini bulmaları için. Gerisi milletlerin kendi meseleleridir. İster aydınlığı seçerler, isterse karanlığı…
Selam ve saygılarımla…




