Grace M. Ellison’un Bugünkü Türkiye (Turkey To-Day) eserindeki röportajını okumaya devam ettiğimizde: “O anda daha fazlasını söyleyemedim. Yine de eminim ki onun kınadığı şey dinin özü değil, bağnazlıklarıydı. Zira Tanrı’ya ibadet, hizmet etmektir ve kim, daha yüce bir hizmet kaydına sahip olduğunu iddia edebilir. Ne de olsa, dinin biçimlerine ve görevlilerine karşı böyle bir tahammülsüz, Selanik'te doğup büyüyen biri için yeterince doğaldır. Kudüs için de aynı şey geçerli. Kudüs'te yaşayan birinin bağnaz/tutucu bir dine sahip olması zor olmalı. Mesih'in yaşamını ve öğretilerini hatırladığımızda ve kiliselerinin pencerelerinin Hristiyan kıskançlığını önlemek için Müslümanlar tarafından yıkanması gerektiğini bildiğimizde, yüce gönüllü ve düşünceli insanların böylesine gereksiz bir fanatizme nasıl acı bir şekilde baktığını kesinlikle anlayabiliriz” [1] dediği görülmektedir. “Yine de eminim ki onun kınadığı şey dinin özü değil, bağnazlıklarıydı” ifadesi daha tutarlı bir tespittir.
“Gazi, “Sanki halkı bir tuzağa düşürecekmiş gibi hükümeti ayakta tutmak için dine ihtiyaç duyan zayıf bir yöneticidir” dedi. Halkım demokrasinin ilkelerini, hakikatin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecek. Batıl inançlar gitmeli. Bırakın istedikleri gibi ibadet etsinler; herkes kendi vicdanının sesini dinleyebilir; yeter ki bu, aklıselimin işine karışmasın veya diğer insanların özgürlüğüne aykırı davranmasın”[2].
“Bir sonraki ziyaretimde, Hz. Peygamber'in torununun şehitliğini anmak için düzenlenen Fars dini töreni olan Muharrem'in korkunç gösterisinin bastırıldığını fark ettim. Bu, gece gündüz akıllardan çıkmayan bir manzaraydı; gören hiç kimsenin asla unutamayacağı bir manzaraydı. Hepsi beyazlara bürünmüş ve ellerinde yanan meşalelerle, tek başına at sırtında olan reislerini takip ediyor, sürekli olarak şehidin adını haykıran, parlayan ışık çemberinin etrafında dönüp duruyorlardı. Kılıçlarıyla başlarını kesiyorlar, ellerini akan kana batırıp yüzlerine ve beyaz cübbelerine sürüyorlar. Kendilerini öldürdüklerinde şehit sayılıyorlar ve aileleri de bunun karşılığında onurlandırılıyor. Bu törene benimle birlikte gelen İspanyol diplomat ve eşi de benimle aynı baygınlık halinde ayrıldılar”[3].
Grace M. Ellison Muharem ayındaki kutlamaları ise İran ile karıştırmaktadır. Yazar kötü bir etnografik gözlemcidir. Üstelik İran’da da müslümanların kendilerini öldürmenin şehitlik olmadığının kabulünü bilmemektedir. İlave olarak onun İngiliz istihbaratının görevlisi olduğunun işaretlerinden birisi özellikle Mustafa Kemal Paşa ile bu kitabında Gazi’nin “Benim bir dinim yok; bazen tüm dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum” ifadesi sadece vukuatları ile maruf (bilinen) Grace M. Ellison’un iddiası ve kurgusudur. Bir devlet başkanının yaptığı röportajın üstelik Mustafa Kemal Atatürk gibi her konuşmayı belgelere kayıt eden ve ettiren birinin bunu tutanaklara geçirtmemesi mümkün değildir. Mustafa Kemal paşa, istihbaratçılar konusunda çok hassastır. Atatürk, İngiliz Gizli Servisi (Intelligence Service) ajanı ve işgal yıllarında İstanbul’da bulunan H.C. Armstrong’un “Bozkurt” kitabını da okumuş ve ona bir cevap hazırlatmıştır[4]. Bunun gibi Grace Ellison’ın kitabını kendisine göndermesi ve kütüphanesine alması Mustafa Kemal Paşa’nın gençliğinde iyi bir istihbaratçı olmasından aynı zamanda nezaketinden kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi Atatürk Nutuk’ta ünlü İngiliz Ajanı Binbaşı E.W. C. Noel’in Doğu Anadolu’daki faaliyetlerinden bahseder[5]. Osmanlı Genelkurmayı ile birlikte planlı hareketiyle İngiliz İstihbaratının güçlü ismi Yüzbaşı Bennett’en İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek için vize alır. Mustafa Kemal Paşa istihbarat ve askerî düşmanlarını çok iyi tanımakta ve tedbirini ona göre almaktaydı. Düşmanları da onu dostlarından daha iyi tanımakta onun muazzez kişiliğini ve düşüncelerini yıpratmak için ellerinden geleni yapmaktadır. Günümüzde “Atatürk’ün Bütün Eserleri[6]” ile “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri[7]” yayınlanmıştır. Grace Mary Ellison’un kitabında bahsettiği röportaj bu eserlerde bulunmamaktadır. Böyle bir durum Türkiye’nin devlet arşivleri, resmî görüşmelere ve yazışmalara uygun değildir. Gençliğinde istihbarat subaylığı da yapmış, başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere emperyalizmin her çeşidine karşı Millî Mücadele vermiş ve Cumhurbaşkanlığına gelmiş Mustafa Kemal Atatürk’ün böyle bir ihmalde bulunması kayıtlara geçirmemesi mümkün değildir. Bu o büyük deha ve mücadele insanın tecrübe ve aklıyla alay etmek demektir. İngiliz Gizli servisi özellikle sahte belgeler ürettirerek onları her yerde günü geldiğinde gerekirse yüz sene sonra da olsa kullandıracak strateji ve taktik ustalığına sahiptir. Bu husus da gazeteci, edebiyatçı ve bilim insanlarını kullanmaktan da asla çekinmemektedir. Ünlü İngiliz Sosyolog-Tarihçi Arnold Toynbee bile James Bryce ile hazırladığı “Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilere Yönelik Muamele 1915-1916[8]” eserinde sahte belgelerle Türkler aleyhine gerçekleri çarpıtabilmiştir.
Grace Mary Ellison “Bugünkü Türkiye” kitabında “Gazi ile ilk kez 1922'deki Yunan yenilgisinden hemen sonra tanıştım. Kışın en soğuk zamanıydı. Bazen eksi 15 derecede, gökyüzünün altında uyuyarak, Ankara'ya seyahat ettim; yük treniyle, yürüyerek, öküz arabalarıyla, baştan sona harap olmuş bir toprak parçasından geçerek; köyler yakılmış, hayvanlar telef edilmiş ve tüm kavşaklarda demiryolları kesilmişti. İngiltere ve Türkiye savaşın eşiğindeydi. Kendini Fransız gözlemci olarak tanıtan General Mougin ve Osmanlı Bankası'nın İtalyan temsilcisi dışında, ülkedeki tek Avrupalıydım[9]” diye yazmaktadır.
“Bugünkü Türkiye” kitabında (1928) Grace Mary Ellison Ankara’da anayasal ve demokratik yönetim üzerine Mustafa Kemal Paşayla yaptığı röportajda onun malum cümleleri söylediğini iddia etmesine rağmen Mustafa Kemal paşa’nın onun hakkında kanaati ne olmuştur? O dönemde (1926 yahut 1927) böyle bir röportaj hiç bir gazete de yayınlanmamıştır. Çünkü yoktur. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Türkiye’de mutlaka halka ulaştırıldığı halde bunların gizlenmesi mümkün değildir. Tabii İngiltere ve İngiliz İstihbarat Servisi bunu Atatürk’e karşı günümüze kadar kullanmıştır ve kullanmaya devam etmektedir. Bu cümleler bugünlerde Atatürk’ü dinsiz göstermek isteyenlerin kullandığı bu röportajın tam tarihi bilinmiyor. Üstelik daha önce Mustafa Kemal Paşa ile Lozan görüşmelerinin devam ettiği süreçte Mustafa Kemal Paşa’nın sözlerini çarpıttığı için yazısı tekzip edilen bu gazeteciyi çok özel konularda muhatap alması da düşünülemezdi. Üstelik Mustafa Kemal Atatürk'ün “Millî Mücadele ve Cumhuriyet dönemlerinde gerçekleştirilen inkılaplara karşı gösterilen tepkiler” hakkında tuttuğu notları içeren Not defterinde o yıllarda Ankara’ya girmesine izin verilen tek İngiliz gazeteci olan Grace M. Ellison için 928- 479- 6- 23 nolu kendi el yazısı ile “âdetâ casûs” demektedir (Belge. 3). Bilindiği üzere Lozan görüşmeleri sırasında Ellison’un da kendi eserinde yazdığı gibi Ankara’da Mustafa Kemal Paşa ile röportaj yapmış tek İngiliz’dir. Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa’nın “âdetâ casûs” ifadesini herhangi başka bir İngiliz gazeteci için kullanması da mümkün değildir.
Grace M. Ellison Atatürk’le çok özel sohbetler yapmış izlenimi vererek hem kendisini İngiltere’de popüler hale getirme duygusu ile hareket etmiş hem de MI-6’e en büyük hizmetlerden birini yapmıştır. Hâlbuki Mustafa Kemal Paşa’nın onun için kullandığı ifade şu belgelerde açıkça görülmektedir. Bizzat Mustafa Kemal Paşa el yazısı ile tuttuğu günlüklerinde bunu ifade etmiştir:
“928-479-6-23
+ Bir İngiliz gazetesi muhabiri benimle konuşuyor. Söylemediğim şeyleri yazıyor ve söylediğim şeyleri aleyhimize tefsîr ediyor. Kendisini men' etdim. Söz vermişdi. Anladım ki İstanbul'daki muallem insanlarla beraber âdetâ câsûs.
+ Tarihe karşı, millete karşı vaz'iyyetin mes'ûliyyeti büyükdür. Görüşlerimizi söylemek mecbûriyyetindeyiz[10].”(Belge 3.)

Belge 3. Mustafa Kemal Paşa’nın orijinal el yazısı ile tuttuğu günlüklerinde Grace M. Ellison için kullandığı ifade âdetâ câsûs
Bu belge de göstermektedir ki Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır” vecizesini hatırlatmaktadır.
Hâlbuki Grace M. Ellison’un söylediklerinin aksine “Atatürk, konuşmalarının çoğunda İslam diniyle ilgili olumlu mesajlar veriyordu. Peki, O'nu yakından tanıyanlar, özel hayatına ait ayrıntıları ve anekdotları bilenler, Atatürk ve din konusunda neler söylemektedirler? Bu soruya cevap bulabilmek için Atatürk hakkındaki anılara göz atmak gerekir. Gerçi, tarih metodu açısından anılar tarihçi için yüzde yüz güvenilir kaynaklar değildir. Fakat iyi ayrıştırılmış, doğruluğu araştırılmış anılar, tarihsel gerçekleri açığa çıkarmada çok önemli katkılar sağlayabilir. Atatürk'ün yakınındakilerin, O'nun manevi dünyasıyla ilgili anlattıkları arasında çok çarpıcı anılara rastlamak mümkündür. Bütün bu anlatılanlar yan yana getirildiğinde, Atatürk'ün bazen şaşırtıcı derecede "dindar", "inançlı" biri olabildiği gözler önüne serilmektedir”[11].
“Allah Büyük Bir Kuvvettir”
Atatürk'ün gizli dünyasının kapılarını Sabiha Gökçen'in anlattığı bir anıyla açalım. Atatürk'ün manevi kızlarından Sabiha Gökçen 10-11yaşlarında iken Bursa'da Atatürk'ün köşküne yakın bir yerde oturmaktaydı. Bursa'ya gelişinde Sabiha Gökçen'le karşılaşan Atatürk, O'nu yanına almaya karar vermişti. Atatürk'le birlikte Çankaya'ya gelmeyi kabul eden Sabiha Gökçen, kısa sürede kendini Ata'nın özel dünyası içinde buldu. Her sabah Atatürk'ün elini öpmeyi adet haline getiren küçük Sabiha, o günlerde Atatürk'ün sabahları sık sık “Allah” kelimesini tekrarladığına şahit olmuştu.
Sabiha Gökçen, Atatürk'ün bir gün kendisine:
“-Sen dindar mısın?" diye sorduğunu, kendisinin bu soruya,
“-Evet, dindarım!" diye cevap verdiğini, Atatürk'ün bu cevabı çok beğenerek, kendisine şunları söylediğini ifade etmektedir:
“-Çok iyi!.. “Allah büyük bir kuvvettir. O'na daima inanmak lazımdır,” dedi ve bu konuda uzun uzun izahat verdi."
Sabiha Gökçen, ayrıca Atatürk'ün dinsizliği hakkında söylenenlerin doğru olmadığını, bir çoğunun uydurma iftiralar olduğunu beyan etmektedir[12].
Atatürk, Manevi Kızı Nebile'den Yasin-i Şerif Dinlerdi
Atatürk, İslam dininin temel kaynağı Kur'an'a büyük önem veriyordu. Kur'an-ı Kerim'i defalarca incelemişti. Kur'an'ın adece lafzı manada okunulmasıyla yetinilmesine karşıydı. Kur'an'ın anlaşılmasını da istiyordu. Atatürk'ün özel hayatının derinliklerine inildiğinde, Kur'an'ın izleri çok açık şekilde görülebilmektedir. Atatürk'ü tanıyanlar, kütüphanesinde Arapça ve Türkçe tefsirIi Kur'anlar bulunduğunu söylemektedirler. Kur'an'ı bazen kendisinin okuduğu, bazen de başka birine okutup dinlediği, Atatürk'le ilgili bize ulaşan bilgiler arasındadır.
Atatürk'ün manevi kızlarından 14- 15 yaşlarındaki Nebile bir gün Atatürk'e:
“-Ben Yasin-i Şerif-i ezbere hiç yanlışsız okurum," iddiasında bulunmuştu. Bunun üzerine Atatürk, Nebile'den bunu ispatlamasını istemiş. Kitaplığındaki Kur'an-ı Kerimlerden Arapça olanını getirerek, Yasin suresi'ni açmış ve Nebile'den okumasını istemişti. Nebile, besmele çekerek Yasin Suresi’ni okumuş, bu sırada Atatürk de elinde Kur'an'la O'nu takip etmişti. Bu olaya şahit olan H. Aroğul, o sırada Atatürk'ün duygulandığını, gözlerinin nemlendiğini ifade etmektedir[13].
Bin bir surat ve kişilik Grace M. Ellison gibi birisinin Mustafa Kemal Paşa ile görüşmesinde “Benim bir dinim yok; bazen tüm dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum” dediğini iddia etmesini kabul etmek bir akıl ve mantık tutulmasıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın “adeta ajan” olarak tanımladığı bir İngiliz gazetecinin cümleleri ile o yıllara karşılık gelen Mustafa Kemal Paşa’nın Bursa Türk Ocağını ziyaretinde dinleyicilerle konuşması bir biri ile zıttır. Atatürk’ün Grace M. Ellison’a düşüncelerini bütün içtenliği ile tam olarak söylerken mensubu olduğu Aziz Türk Milleti mensuplarından gizlemesi mümkün değildir. Yeryüzünde onun gibi kendi milletine açık yürekli ve saygılı bir önder nadir çıkmaktadır.
26 Mayıs günü saat 18.10’da Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Bursa Türk Ocağı’na bir gezi yapmıştır. Bursa Türk Ocağı Selbaşı Köprüsü’nün yanı başındaki “bahçeli kahve”ydi. Burada halkın ve ocaklıların sevgi gösterisiyle karşılanan Cumhurbaşkanı’na, üyelerden Nazif Bey (olasılıkla Dr. Nazifi Şerif Nabel) tarafından yapılan çalışmalarla ilgili bilgiler sunuldu.
27 Mayıs 1926 Perşembe günü Vakit gazetesinde, Cumhurbaşkanı'nın Bursa Türk Ocağı'ndaki incelemeleri ve uyarılarıyla ilgili olarak şu haber yer almıştır (sadeleştirerek):
"Gazi Paşa Hazretleri Ocaklılarla söyleşileri sırasında çalışmanın, özellikle çok sıkı bir etkinliğin ulusumuz için pek gerekli olduğundan söz ettiler. Daha sonra dinsel sorunlar hakkında değerli uyarılarda bulunarak, ibâdetimizde, Kuran’ın Türkçe’sini kullanmaklığımızı bildirdiler ve bu konuda açıklamalar yaptılar. Bundan sonra köylünün çalışmaları ile ilgili bazı sorular sordular. Ve daha sonra otomobilleriyle köşklerine geri döndüler[14]. "
Bu ziyaret bir başka kaynakta şu şekilde özetlenmektedir: Atatürk, zaman zaman Kur'an okuduğunu bizzat kendisi ifade etmiştir. Kur'an'daki bazı ayet ve surelerin Atatürk'ün oldukça fazla dikkatini çektiği görülmektedir. Atatürk, Kur'an okumalarında özellikle bu ayet ve sureleri tercih ettiğini söylemektedir. Kur'an'da Atatürk'ün dikkatini en fazla çeken surelerin başında, Yasin Suresi gelmekteydi. 1926 yılının 22 (26) Mayıs günü Bursa'da Türk Ocağı'nı ziyaret eden Atatürk, burada bulunanlara değişik konularda sohbet ederken söz din konusundan açılmış ve yaklaşık bir saat bu konu üzerinde konuşulmuştu. Bu sohbet sırasında Atatürk kişisel yaşantısında dinin yerine değinmiş ve şu çarpıcı sözleri söylemişti:
"Evet, hakikaten Kur'an'da çok büyük hikmetler ve düsturlar vardır. Hele Yasin Suresi ne şahane yazılmıştır. Ben Kur'an okumak istediğimde çok defa Yasin Suresi'ni okurum. "
Atatürk Kur'an söz konusu olduğunda oldukça hassas davranmaktaydı. O, Kur'an-ı Kerim'in anlaşılarak, ayetlerini üzerinde düşünülerek okunmasından yanaydı. Kur'an'ın Türkçe anlamına büyük önem veriyordu. Kur'an konusundaki bir diğer hassasiyeti de Kur’an’ın doğru ve güzel okunmasıydı. Kendisi başka birine Kur'an okutup dinleme ihtiyacı duyduğunda, hafızın ayetleri yanlış okumamasına ve güzel bir ses tonuyla okumasına azami dikkat gösterirdi[15]. Daha ileri bir tarihte Atatürk'ün yani 1930-1931 öğretim yılında Samsun Lisesi'ne yaptığı ziyaret esnasında Felsefe dersi hocasıyla arasında geçen konuşma da Cumhuriyet'in ilk yıllarında din öğretimi konusunda yaşanan gelişmelerin yanlış din eğitim ve öğretimini ortadan kaldırmak amaçlı olduğunu göstermektedir. Söz konusu derste Atatürk, dersin hacası Şehid Bey'e "Muallim bey, Allah var mı, yok mu? ... Varsa niçin var, yoksa niçin yok, bu mevzuda bilgi verir misiniz?" diye sormuş, Şehid Bey de Doğu'da ve Batı'da bu konuda söylenenleri aktardıktan sonra, "Bendenize sorarsanız, ben "Allah vardır" diyorum ve buna inanıyorum. Neden derseniz, çünkü anamdan, atamdan, ninemden dedemden bu inanç sürüp gitmiştir. Bu inancımdan bir zarar değil, manevi ve ruhi bakımdan fayda gördüm, dar zamanlarımda kuvvet aldım, böylece inanıyorum" cevabını vermiştir. Bunun üzerine Atatürk; "Çocuklar, çok değerli bir hocanız var. Kendisinden azami surette yararlanmaya çalışınız. Kendisini çok takdir ettim. Evet, Allah fikri, hocanızın da söylediği gibi, babadan, atadan gelen bir inanç olarak sürerse de değerli bir Tanrı buyruğu olan Kur'an ile İslamiyet en son ve en ileri bir din olarak akla, mantığa dayanan en değerli ve en doğru bir dindir. Biz de hepimiz Allah'a inanıyoruz." demiştir[16].
Yazının son bölümü için tıklayınız
_____________________________________
[1] Grace M. Ellison (1928). a. g. e., s. 24.
[2] A. g. e., s. 24.
[3] A. g. e., s. 24-25.
[4] Sadi Borak (Derleyen), Atatürk’ün Armstrong’a Cevabı, “Bozkurt” Kitabındaki Yanlışlar ve Çarpıtmalar, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1997.
[5] Mim. Kemal Öke, İngiltere’nin Güneydoğu Anadolu Siyaseti ve Binbaşı E.W.C. Noel’in Faaliyetleri (1919), TKAE, Ankara, 1988.
[6] A. B. E. 30 Cilt. Kaynak yayınları.
[7] Sadi Borak & Utkan Kocatürk (Haz.), Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri: Cilt II (1920–1938), Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, 1972. Yüksel Özgen (Editör), Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri C-I-II-III, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2024.
[8] James Bryce-Arnold Toynbee, Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilere Yönelik Muamele 1915-1916. Cilt I-II, Çevirenler Tuygan-Jülide Değirmenciler, İstanbul, 2006.
[9] Grace Mary Ellison (1928), a. g. e., s. 17.
[10] Atatürk’ün Not Defterleri Cilt XII, T.C. Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 2019, s. 126.
[11] Sinan Meydan, Bir Ömrün Öteki Hikayesi, Atatürk, Modernizm, Din ve Allah, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2003., s. 435-436.
[12] A.g.e., s. 435-436., S. Arif Terzioğlu, Yazılmayan Yönleriyle Atatürk, s. 88-89.
[13] A.g.e., s. 437.Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk, İstanbul, 1986, s. 439.
[14] Yılmaz Akkılıç, Atatürk ve Bursa, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yayınları, Bursa, 2009, 72-73.
[15] Ali Güler, Atatürk ve İslam, Halk Kitabevi, İstanbul, 2016, s. 94. Sinan Meydan, Atatürk, Modernizm, Din ve Allah, Bir Ömrün Öteki Hikayesi, s. 437-438., Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk, 5. Baskı, Bakış Yayınevi, İstanbul, 1986, s. 474.
[16] Halis Ayhan, Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimine Genel Bir Bakış: Atatürk'ün İslam Dini ve Din Eğitimi Hakkındaki Görüşleri M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi 18 (2000), 5-27. s. 23., Bedri Noyan, "Atatürk ve Felsefe Hocamız Şehid Bey", Türk Kültürü, XXI (Kasım 1983), sayı 247, Kasım 1983, s. 711-712.




