
Önce şunu ortaya koyalım…
Bir ülkede birkaç fakülte bitirmiş bir insan iş bulamıyorsa, orada sıradan bir “işsizlik” meselesinden söz edemeyiz.
Bu, doğrudan doğruya bir akıl, yetenek ve emek israfıdır.
Daha kötüsü, bu durum engellilik gibi bir başlıkla birlikte anıldığında, mesele hızla yanlış bir yere evrilir. Konu işsizlik olmaktan çıkar, bir “acındırma hikâyesine” dönüşür. Oysa sorun ne acınacak ne de romantize edilecek bir yerdedir. Sorun, açık ve net bir biçimde, sistemsel bir çürümedir.
Konu kişinin engelli olması değil, yetkinliklerine rağmen iş bulamıyor olmasıdır.
Engellilik, yetkinliklere rağmen iş bulamamanın sosyal gerçeğine etki etmez. İşsiz, işsizdir. Ayrıca bir insanın engelli olması, onun bilgisini, yeteneğini, analitik kapasitesini ya da üretme gücünü de azaltmaz. Bu cümleler kulağa sert gelebilir ama katı gerçeklerin yumuşak anlatılması imkânsız… Çünkü engellilik, salt sağlık çerçevesinde ele alınamayacak kadar geniş, daha farklı kategorizasyonlara ihtiyaç duyan bir konudur.
Benzer şey, kadınlar için de geçerlidir. Cinsiyet ya da fiziksel durumdan çok önemli olan liyakat ve karar vericilerin insanın yeterliliklerine odaklanıp ondan faydalanma pratiğine sahip olup olmadığıdır.
Asıl sıkıntılı durum, donanımlı bir insanın —engelli ya da engelsiz, kadın ya da erkek— sistem tarafından yok sayılmasıdır. Diplomanın, birikimin, yetkinliklerin, yıllar süren emeğin hiçbir karşılık bulamaması…
İşte gerçek felaket budur bir toplum için.
Bizde tartışma genellikle yanlış yerden başlar. “Engelli ama iki fakülte bitirmiş” ya da “Engelli ama şunu yapmış, bunu etmiş” denir mesela. O “ama” var ya, o “ama”... Her şeyi ele verir. Zihinler hâlâ engelliliği başlı başına bir eksiklik, aşılması gereken bir handikap olarak görür. Başarı varsa, “engeline rağmen” başarmıştır. İşi yoksa, sosyal hayata katılamıyorsa, kendi düzenini, hayatını, yuvasını kuramıyorsa “zaten engelli” denir. Daha ne olacaktı ki?
Bu bakış açısı, açıkça ifade edelim ki, zihinsel tembellikten de öte sosyal bir araz.
Bir de işin “pozitif ayrımcılık” ambalajına sarılmış hâli var.
Güya iyi niyetli ama en az diğerleri kadar sorunlu bir bakıştır bu. Ayrımcılığın pozitifi olmaz. Negatif ayrım, nasıl insanı dışlayan bir davranışsa, pozitif ayrım da insanı etiketler ve otomatik olarak “öteki” yapar.
Birini “özel kontenjan”, “özel tolerans”, “özel muamele” başlığı altına koyduğunuz anda, onu eşit birey olmaktan çıkarır, sürekli minnet etmesi gereken dar bir alana hapsedersiniz. Sonra da bu şekilde adaleti sağladığınıza kendinizi inandırırsınız.
Söz konusu alanda asıl düzen sağlanana kadar eşitleyici destek başkadır, pozitif ayrımcılık başlığı altında özel alanlar açıp belli kişilerin bundan yararlanılmasını sağlamak başka. Geçici çözümler, kalıcı yöntemlere dönüşmemelidir.
Daha kötüsü, bu durum, “iş vermişiz sana, daha ne istiyorsun” diyen yaratıkların peydahlanmasına ve çoğalmasına yol açar.
Asıl konuşulması gereken şeyler nettir:
Bu ülkede potansiyeli olan insanları bu doğrultuda yetiştirebiliyor muyuz?
Yetişmiş olanlara, uzmanlıklarına uygun iş alanları açıyor muyuz?
En önemlisi de şu:
Kapasitesi ne olursa olsun; engelli-engelsiz, kadın-erkek tüm vatandaşlarımızı üretken hale getirebiliyor muyuz?
Cevap ortada. Eğitim sistemi ayrı bir kopukluk, istihdam politikaları ayrı bir görmezlik içindedir. Çünkü kılavuzları belli.
Üniversite dâhil eğitimin her aşaması meslek edinme, uzmanlaşma değil, özel okul sahiplerine pazar açma süreci hâline gelmiştir. Cemaat örgütlerinin, devlet destekli faaliyetlerine hiç girmeyeyim. Durum bu olunca mezun olan çocuklarımız, “şimdi ne yapacağım?” sorusuyla baş başa bırakılır. Engelliyse bu yalnızlık daha görünür olur; ama mesele engellilik değil, sahipsiz bırakılan insan kaynağıdır şüphesiz.
Engelliyi ve engelliye yaklaşımı ya aşırı korumacı bir merhametle ya da sessiz bir dışlamayla ele alıyoruz.
Aynı çıkmaza açılan kapılar… Oysa ihtiyaç duyulan şey merhamet değil; liyakat temelli bir düzendir.
Liyakat, doğru insanı doğru yerde konumlandıracak sistemi işletme, herkese o sistemle yükselme imkânı tanıma iradesidir. Bu da ancak güçlü bir sosyal devlet ile mümkündür. Bu vardı, ama özellikle son 24 yılda ne olduğunu ve daha da beterini yapma niyetlerini gayet iyi biliyoruz.
Sosyal devlet, dolayısıyla böyle bir irade yoksa ne engelli kotası işe yarar ne özenle kaleme alınan özgeçmişler.
Sonuç değişmez: üretmeyen, küskün, hayatın dışına itilmiş bireyler.
En acı tarafı şudur:
Bu ülkede insanlar sadece engelleriyle değil, boşa geçen hayatlarıyla tükeniyor. Erişemedikleri hayat için ödedikleri bedeller ve çoğu zaman karşılık bulmayan emekleriyle… Bu anlamda çoğu insan engelli artık galiba…
Pozitif ayrımcılık yaftasıyla torpil kapısını açarak siyasilerin, hayırseverlik kılıfıyla, sadaka kültürüyle varlıklıların egolarını şişirdiğimiz yetmedi mi?
Haftanın Notları:
Big World (2024), Çin yapımı güzel bir film. Tavsiye ederim.
*
Emperyalizm, hedef yaptığı ülkede melaneti "mutlak iktidar" yapar ilk önce. Bu süreçte halk elbette bunalır. Sonra da "demokrasi" adına oraları kurtarmaya gider falan... Şahı yıkıp Humeyni'yi ve bu rejimi Fransa'dan İran'a getiren kimdi? Uzaylılar mı?




