Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanışının 98'inci yıl dönümü

BURSA ARENA / Haber Merkezi

İsviçre’nin Lozan şehrinde, 24 Temmuz 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) temsilcileriyle Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri arasında imzalanan, “Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu” kabul edilen Lozan Antlaşmasının 98. yılı kaydediliyor.

Lozan Antlaşması (Lozan Sulh Muâhedenâmesi), 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde 98 yıl önce bugün imzalandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) temsilcileri ile; Britanya İmparatorluğu, Fransız Cumhuriyeti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yunanistan Krallığı, Romanya Krallığı ve Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı (Yugoslavya) temsilcileri tarafından, Leman Gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace’ta imzalanan bu anlaşma, “Türkiye’nin tapu senedi” olarak nitelendirilerek tarihe geçti.

Türkiye’nin sınırlarının belirlenmesi, Osmanlı döneminde ekonomik olarak büyük bir yük oluşturan kapitülasyonların (ayrıcalıklar) kaldırılması, Osmanlı’nın borçlarının paylaştırılarak Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar İdaresi) kaldırılması gibi önemli kazanımlarla imzalanan Lozan’da, TBMM hükumetini smet İnönü başkanlığında Dr. Rıza Nur Bey ve Hasan Saka’dan oluşan heyet temsil etti.

Tek nüsha olarak imzalanan Lozan Antlaşması’nın ıslak imzalı nüshası “depozitör ülke” olarak Fransa tarafından saklanırken, diğer imzacı ülkelerdeki nüshalar antlaşmanın onaylı suretlerinden oluşuyor. Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde bulunan onaylı suretlerden birine, Bakanlığın internet sitesinden ulaşılabiliyor.

“LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI, TÜRKİYE’NİN ‘TÜRK OLARAK’ BAĞIMSIZLIĞINI DÜNYAYA KABUL ETTİRMESİDİR”

Lozan Antlaşmasının 97. yılı (2020) kaydedilirken; “Bozkırın İsyanı”, “Türkistan’dan Hindistan’a Uzun Yolculuk” ve “Bozkırın Savaşçısı” kitaplarının yazarı, Araştırmacı-Tarihçi Kutlu Altay Kocaova, Lozan Barış Antlaşması’nı QHA’ya değerlendirmişti. Tekrar paylaştığımız bahsi geçen değerlendirme şöyle:

“LOZAN’IN TEK KAYBEDENİ SOVYETLER”

Lozan Barış Antlaşması’nın Türkiye’nin Türk olarak bağımsızlığının bütün dünya tarafından kabul edilmesi olduğunu ifade eden Kocaova, “Lozan Barış Antlaşması’nın iki kazananı vardır. Türkiye ve İngiltere. Tek kaybedeni vardır, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB). Lozan Barış Antlaşması’nın en önemli kazananı ise Türkiye’dir.” dedi.

“İMPARATORLUKTAKİ TÜRK OLMAYAN UNSURLAR BÜYÜK ZARAR VERDİ”

Kocaova, “Türkiye’nin Türk olarak bağımsızlığının bütün dünya tarafından kabul edilmesi” ifadesini ise şöyle detaylandırdı:

“Malum olduğu üzere Osmanlı, çok uluslu bir imparatorluktu ve bünyesinde Müslüman ve Hristiyan çok sayıda millet yaşamaktaydı. 1897’de Marksizm’in ünlü ideologlarından Rosa Luxemburg, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü savunmanın yanlış olduğunu söyler. Çünkü hem Türklerin, Balkan Hristiyanlarından kurtulmadan; hem de Balkan Hristiyanlarının Türklerden kurtulmadan ayakta kalamayacaklarını söyler. Bunu da Balkan Hristiyanlarının Rusya’nın Türklere yönelik her saldırısında, Türklere yönelik bir iç tehdit ve Rusya’nın gönüllü askerliğini yapmaları üzerinden anlatır. Türkler, Balkan Hristiyanlarından kurtulmadan Rusya’yı durduramaz ve İstanbul’u koruyamazlar, demektedir. Balkan Savaşları ile 1. Dünya Savaşı, imparatorluk bünyesindeki bütün Türk olmayan unsurlar, Türk ordusuna ve Türk milletine büyük zararlar vermiş. Milyonlarca sivil öldürüldüğü gibi yüz binlere varan askerimiz de, sadece Türk olmayan unsurlara karşı şehit düşmüştür.

“TÜRK DEVLETİNİN TÜRKLEŞMESİ GERÇEKLEŞTİ”

İşte, Türkiye’nin ‘Türk olarak’ bağımsızlığı derken, bunu kast ediyorum. Türk devletinin ulus devlete dönüşüp, tamamen Türkleşmesini kast ediyorum. Bazıları buna Kürtler gibi topluluklar üzerinden eleştiri getirebilir. Hatırlatmakta fayda var, cumhuriyetin ilk yıllarında Hakkari dışında, kesin bir Kürt çoğunluğun olduğu bölgeler bulunmuyordu. Bu durum, isyanların bastırılması sürecinde Kürt aşiretlerinin dağıtılması ve sonrasında köyden kente göç olgusuyla meydana çıktı.
Dediğim gibi 
Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’nin “Türk olarak” bağımsızlığının dünya tarafından kabul edilmesidir.”

Kocaova, Arap bölgelerinin kaybı üzerinden Lozan’ı eleştirenlere Arapların, Türklere karşı ayaklandıklarını ve İngiliz desteğiyle savaştıklarını, onların, buna bir “Kurtuluş Savaşı” dediklerini hatırlatmakta fayda olduğuna dikkat çekti.

Kocaova, “Yani bize karşı Kurtuluş Savaşı verdiğini sanan insanlar, topraklarımızın dışında kaldı diye, savaşan Araplar yerine bir antlaşma metnini suçlamak ya aptalcadır, ya kötü niyetlidir.” dedi.

“LOZAN ANTLAŞMASI’NIN ELEŞTİRİLEBİLECEĞİ TEK KONU VAR”

Lozan Barış Antlaşması’nın eleştirebileceği tek konusunun bugün Yunanistan’ın elinde bulunan ve Antalya’nın Kaş ilçesinin karşısında olan Meis adasını Türk tarafının istememiş olmasına vurgu yapan Kocaova şöyle devam etti:

“On İki Ada, bilindiği gibi 1912 yılındaki Ouchy (Uşi) Antlaşması ile geçici olarak İtalya’ya bırakılmıştı. Deniz gücümüzün olmamasından dolayı da Lozan Barış Antlaşması’nda bunu kabul etmiştik. Meis adasının ise 1914’de Londra’da toplanan konferansta Türkiye’nin olması gerektiğine karar verilmişti. Hatta İtalya, Rodos adasına olan uzaklığından dolayı buranın lojistiğini sağlamakta zorlandıklarını ve pahalıya mal olduğunu söylemişti. Bu yüzden İtalya, Meis konusunu Lozan Barış Konferansı sırasında da gündeme getirdi ve 4 Haziran 1923 tarihli oturumda İtalya, Meis adasından Türkiye lehine feragat edebileceğini söyledi.

AĞIR FEDAKARLIK

Ancak İsmet Paşa, Türkiye’nin dünya barışı için Meis’ten vazgeçmek gibi çok ağır bir fedakarlığa razı olduğunu söylemiştir. Maalesef, adanın küçüklüğü stratejik önemini gölgelemiş ve barış adına geri adım atılmıştır. Bu öngörüsüzlük, maalesef, bugün Yunanistan ile deniz egemenlik alanları konusunda gerginlik yaşamamıza sebep olmaktadır. Hatta bu konuda bir çatışma riskinin olduğu bile görülmektedir. Her ne kadar küçük bir ada olsa da, Meis’in Türkiye hakimiyetinde olması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de elini çok büyük ölçüde güçlendirirdi.

LOZAN’IN BİR DİĞER KAZANANI: İNGİLTERE

Lozan Barış Antlaşması’nın diğer bir kazananın da İngiltere olduğuna değinen Kocaova, “1. Dünya Savaşı ile Ortadoğu bölgesinde alacaklarını almıştır. Lozan Barış Antlaşması ile de Türkiye’nin Sovyet tarafına geçmesi engellenmiş, Batı bloğunda kalması sağlanmıştır. Ayrıca Yunanistan’ın Batı Trakya’ya büyükçe bir kolordu yığmasına karşılık, Türkiye’nin Trakya’ya ancak 8000 jandarma geçirebildiği (maalesef deniz kuvvetlerimizin olmamasının sonucu) bir ortamda Trakya’da bir Türk-Yunan savaşı engellenmiş, Sovyet müdahalesinin önüne geçilmiştir.” bilgisini kaydetti.

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI’NIN KAYBEDENİ: SSCB

Kocaova, Lozan Barış Antlaşması’nın kaybedeninin SSCB olduğunu belirterek şu ifadeleri aktardı:

“Çünkü Sovyetler, İstiklal Savaşı’ndan beri Türkiye’de bir Sovyet ya da olmasa bile sosyalizme yakın yandaş bir devlet olacağını düşünüyorlardı. Mustafa Suphi’nin, büyük ihtimalle Atatürk’ün emriyle, öldürülmesi, zaferin hemen ardından komünist ve sosyalist parti ve kurumlara yönelik hareketler, Sovyetler açısından pek ilgi çekici olmamıştır. Bunda elbette ‘İngiliz düşmanlığına karşı bize mecburlar’ düşüncesi yer almaktadır. Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması, bu yüzden SSCB’de büyük etki yaratmış ve ciddi tepki doğurmuştur. Hatta İngiliz raporlarına göre SSCB, Türkiye’den Moskova Antlaşması ile yapılan yardımın (bu yardımın iç yüzü de bilinmektedir) geri istendiğini ama Türkiye’nin kabul etmediğini İngiliz istihbarat raporları yazıyor. “

Kocaova, Lozan Barış Antlaşması ile elden çıkan bölgelerden 5 başlıkta şöyle söz etti:

Ege adaları: İtalyan işgalinde olan On İki Ada dışındaki Ege adaları, Yunanistan tarafından Balkan Savaşları sırasında işgal edilmiştir. Her ne kadar Osmanlı, bu işgali tanımamış olsa da, işgalin başında itibaren Yunanistan, bu adalarda sivil ve bürokratik yönetim kurmuş, ilhak etmiştir. Biz, Lozan Barış Andlaşması’nda sadece Gökçeada ile Bozcaada’yı alabildik, İngiltere, Limni’yi de almamızı istedi. Ancak nüfusunun tamamı Yunan olan bu ada konusunda istekli olmadık. Peki, ısrarcı olsaydık, Ege adalarını alabilir miydik? Tabiî ki, hayır… Neden? Çünkü donanmamız yoktu. Deniz çatışmasını geçtim, asker taşıyabilmemiz bile mümkün değildi.

On İki Ada: Bu adalar, Trablusgarb Savaşı’nın başında İtalya tarafından işgal edilmiş ve savaşı sona erdiren Ouchy Andlaşması ile Balkan Savaşları bitene kadar İtalyan yönetiminde kalmasına, savaş bittikten sonra Osmanlı yönetimine devredilmesine karar verilmişti. Ancak elbette bu gerçekleşmemiştir. Bununla birlikte Osmanlı Devleti de, 1. Dünya Savaşı sırasında bile bu adaları geri almak için bir askeri harekat düzenlememiştir. Bu doğal bir durumdur. Neden? Çünkü Akdeniz’de Osmanlı’nın İngiltere, Fransa ve İtalya’nın güçlü donanmalarıyla baş edebilmesi mümkün değildi. Durum böyleyken, bunu İstiklal Savaşı’nı henüz tamamlamış bir yönetimden beklemek anlamsızdır. Sadece Meis, alınabilirdi ki, onu da dünya barışına hizmet diyerek biz almadık.

Musul ve Kerkük: Bölgenin petrol varlığı, en başından beri İngiltere’nin dikkatini çekmiş ve hatta Irak cebhesinin açılmasının en önemli sebeplerinden biri de budur. Bununla birlikte TBMM ve Atatürk, gerek İstiklal Savaşı sırasında (Özdemir Beğ Müfrezesi), gerekse de sonrasında Musul’un alınması için çaba göstermiştir. İngiltere’nin Lozan’da bu konuda hiçbir geri adım atmaması üzerine Atatürk’ün Musul için askeri harekat düzenlemeyi istediği bilinir. Hatta Kazım Karabekir Paşa, Atatürk’ü bu konuda Enver Paşa’ya benzemekle ve maceraya girmekle suçlamaktadır. Bu konuda 11 yıldır savaşan Türklerin, Musul için İngiltere ile savaşması maceradır, demektedir. Bununla beraber Atatürk, Musul için yine de savaşa karar vermiş, ancak çıkan Kürt Şeyh Said İsyanı üzerine bu mümkün olmamıştır.

Boğazlar: Boğazlarda Türkiye’nin başkanlığında bir uluslar arası yönetimin kurulması ve Gelibolu’daki İngiliz-Fransız mezarlıklarının bu ülkelerin toprağı olarak kabul edilmesi, elbette sıkıntılı bir durumdur. Ancak Atatürk’ün en uygun fırsatta Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni dayatabilmesi ve kabul edilmesiyle Lozan Barış Andlaşması’nın Boğazlar konusundaki kısmı hükümsüz hale gelmiştir. Dolayısıyla bu konudaki eleştirinin de önemi yoktur. Boğazlarla ilgili kısmın Montrö ile fesh edilmiş olması, Lozan’ın herhangi bir bölümünün diplomatik becerilerle değiştirebileceğinin de kanıtıdır, aslında.

Azınlıklar ve Patrikhane: Elbette, gönül ister ki, patrikhane, Atina’ya taşınsın ve Türk topraklarından çıksın. Kaldı ki, bunu Atatürk de birkaç defa dile getirmiştir. Ancak işin bir de Ortodoks Hristiyan teolojisi kısmı vardır. İstanbul Patrikliği, Antakya ve İskenderiye ile birlikte üç Rum patrikhanesinden biridir. Bu, yaklaşık 1600 yıllık bir konudur. Dolayısıyla konu, bir ölçüde inanç özgürlüğünü ilgilendirmektedir. Doğal olarak Balkanlarda milyonlarca soydaşı kalan Türkiye’nin bu konuda dikkatli olması oldukça doğaldır. Yine de yurt dışındaki Müslüman Türklere ne yapılıyorsa, Türkiye’deki Müslüman olmayan azınlığa da aynı şekilde muamele yapılacaktır gibi saygıdeğer bir ifadenin yer alması anlamlıdır.

Araştırmacı-Tarihçi Yazar Kutlu Altay Kocaova son olarak, Lozan Barış Antlaşması’nın Türkiye’nin bağımsızlığının kabul edilmesini sağlamış, yönünü belirlemiş olduğunu vurguladı.

İsteyenin Seha Meray’ın derlediği Lozan Barış Konferansı Tutanakları’nı ve bu konuda Ali Satan’ın derlediği İngiliz raporlarını okuyup, inceleyip, fikir edinip, aydınlanabileceğini kaydeden Kocaova, isteyenin de Kadir Mısıroğlu’nun, Mustafa Armağan’ın saçmalıkları üzerinden bir çaba sarf edebileceğini belirtti.

QHA

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.