Gecenin korkutan karanlığında, devasa bir heyulayı andıran tren, ağır adımlarla hareket etmeye başladı. Akşama doğru duran beyaz zorba, yeniden tüm azametiyle indiriyordu. Sis de, karın hükümranlığını onun elinden almak istercesine bütün gücünü kullanarak etrafı acımasızca kuşatıyordu. Lokomotifin zoraki çektiği vagonlar, en az lokomotif kadar isteksiz olmalıydı zira neredeyse gitmemek için bütün güçlerini seferber etmiş gibiydiler. İte kaka giden kara tren, gardan uzaklaşırken, garın ölü gözünü andıran ışıkları da, fani insanoğlunun kısa hayatı gibi birer ikişer yitip gidiyordu. Gökyüzü sütbeyazdı. Birbiri ardına bıkmadan, usanmadan adeta çıkarma yapan; o an, herkesin bildiği ve çok sevdiği sevimli kar kristallerinden çok farklı; adeta kaşı, gözü olan ve kötü insanların siluetlerine bürünmüş kar taneleri, sanki marifetmiş gibi ağır aksak ilerlemeye çalışan trenin her yanını, anlatılmaz bir hınçla beyaza boyuyordu. Beyaz karaya dönerken hayat, her zaman olduğu gibi, o an bir yerlerde, belki de her yerde insanlara, onları çaresiz bırakan acımasız yüzünü göstermekle meşguldü. Hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Öyle olmalıydı. Beyaz iyi, siyah kötüydü. Ya da öyle olduklarına inanılırdı. Oysa ki gün kadar aşikar bir gerçek vardı. Ne beyaz göründüğü kadar saftı ne de siyah düşünüldüğü kadar kirliydi. Beyazın da tonları vardı. Siyahın da. Kimseler fark etmese de, çok iyi insanlar ve çok kötü insanlar olamayacağı gibi, ne beyaz göründüğü kadar masumdu, ne de siyah göründüğü kadar suçlu…

Saçları iyiden iyiye beyazlaşmış orta yaşlı adam, altı kişilik kompartımanda, oturduğu pencere kenarında başını cama dayamıştı. Karanlık içinde, bir köyden geçiyorlardı. Vakit henüz gece yarısı olmamıştı. Lakin gece yarısı uzak da değildi. Kompartımanın varla yok arası ışığında, uçurumu andıran derin yüz çizgileri iyice belirginleşen adam, arada bir gazı bitmeye yüz tutmuş gaz lambalarının fersiz ışıkları gibi beliren ve hayatın insanı bitirdiği hızla da yok olan evlerin ışıklarına bakıyordu. Bir akbaba kümesi garip sesler çıkartarak, deli gibi bir o yana bir bu yana doğru uçuyorlardı. Elmacık kemikleri çıkık yaşlıca bir adam kapı yanındaki koltuğundan, dakikalardır dışarıyı seyreden kır saçlı adamı izliyordu. Görmüş geçirmiş bir ihtiyardı. Yüzünü pencereye dayayan adamın hayatın sillesini yemiş bir adam olduğunu anlamıştı. Bir süre sonra, kompartımanda derin uykuya dalmış olan yanındaki karısının ve üç torununun duymayacakları bir ses tonuyla adama seslendi: “Oğul..” Boynu omuzlarına yapışık gibi duran adam, ihtiyarın sesini duymadı. Bunun üzerine yaşlı adam, az öncekinden biraz daha yüksek bir tonda bir kez daha: “Oğul..” diye seslendi. Adam başını çevirdi. Gözlerinden yanaklarına düşen ve loş ışıkta parlayan damlalar, yaşlı adamın dikkatinden kaçmadı. Adam, cebinden eski bir mendil çıkardı. Onunla yüzündeki yaşları sildi. Bu mendil; onsekiz yaşındayken, anneciğinin, bir tanecik anneciğinin, o üniversite sınavına gitmeden önce, kahvaltı sonrası cebine iliştirdiği çizgili mendildi. Adam, o mendile o günden bu yana gözü gibi bakmıştı. Hiç yanından ayırmamıştı. Adam boş bakışlarla, kendisine seslenen ihtiyara baktı. Göz göze geldiler. İhtiyar, bir baba şefkatiyle kendinden en az otuz yaş küçük adama: “Evladım, deminden beri sana bakıyorum. Nedir derdin, kederin. Allah aşkına söyle. İçime dert olacak..” dedi. Adam, ihtiyara gülümsedi ya da gülümsemeye çalıştı. Yaşlı adamın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Söyleyecek sandı. Adam kibar bir şekilde: “Bir şey yok baba, sen üzülme..” diye cevap verdi. Sonrasında yeniden başını cama dayadı. Sis saatlerdir yarıştığı beyaz zorbanın hükümranlığını ele geçirdi. Adam artık dışarıda hiçbir şey göremiyordu. Göremiyordu görmesine lakin yine de dışarıya bakmaya devam ediyordu. Sisin, her an daha da korkunçlaşan ve insanı sözcüklerle anlatılması mümkün olmayan bir dehşete düşüren korku dolu dansı, yaşlı adamı bu dehşet tünelinden acı dolu zamanlarına geri götürdü: Anneciği emekliydi, emekli bir öğretmendi. Çok yaşlanan anneannesine daha iyi bakabilmek için emekliliği dolduğu gün emekliye ayrılmıştı. Oysa ki, orta yaşlı kadın mesleğine aşıktı. Kendisi gibi yüzlerce donanımlı insan yetiştirmişti. Çevresinde de sözü dinlenen, başı sıkışanların danıştıkları biriydi. Yıllar önce kocasından ayrılmıştı. O günden bu yana da annesi ve oğlu ile birlikte yaşıyorlardı. Güçlü bir kadındı. Çok güçlü bir kadındı. Yaşlı annesine çok güzel baktığı gibi, canından çok sevdiği oğluna hem ana hem de baba olmuştu. Emekli olduktan sonra, yardım derneklerinde çalışıyor, yardıma ihtiyacı olan insanlara elinden geldiğince yardım ediyordu. Hayat bir boksördü. Lakin gerçek boksörler kadar mert değildi. Kalleşti. Güvenilmezdi. Fırsat düşkünüydü. En mutlu anlarının hemen ardından insanların suratlarının ortasına birbiri ardına ölümcül yumruklarını indiriyordu. Kısa süre önce iyi ki yaşıyorum, ne güzel şey yaşamak diye adeta mutluluk sarhoşu olan insanları dizlerinin üzerine çöktürüyordu. Kadıncağız, hayatın sillesini yemiş bu zavallılara yardım etmek için tüm gücüyle çalışıyordu. Yaşadığı mahallede yardım etmediği yok gibiydi…

Oğlunun üniversite sınavını kazandığı gün, hiç kuşku yoktu ki; en mutlu günüydü. Sınav sonrası, oğlu, kendisine; cebine iliştirdiği; hayatın dönekliğine meydan okurcasına melekler kadar temiz olan ve evren var oldukça da öyle kalacak mendili ömrünün son anına kadar kalbinin içinde taşıyacağını söylemişti. İşte o an, gökyüzüne bir güneş yerleşmişti. Ancak, bu güneş; o herkesin bildiği güneş değildi. Görünüşü güneşti belki. Lakin etrafını çevreleyen ve gözleri mutluluktan kamaştıran ışınları, ana-oğulun o ana kadar hiç görmediği renklerden oluşmaktaydı. Hayatı yanlış mı tanımışlardı, ona haksızlık mı yapmışlardı yoksa.. Ana-oğul birbirlerinin gözlerine baktıklarında, hiç şüphe yoktu ki; aynı şeyi düşünür olmuşlardı. Hayat adil miydi acaba ?..Her şey güzel gidiyordu. Adildi hayat. Evet, evet adildi. Adil olması gerektiği gibi adildi…

Değildi. Orta yaşlı kadın, yirmi üç yıl önce iki ameliyat geçirdi, sonrasında, henüz 48 yaşında da ölümcül bir hastalığa yakalandı. Hayat gerçekten adil olsaydı, bir insanın üzerine bu kadar gelmezdi. Hayat ağır sıklet bir boksördü. Vurdu mu deviriyordu. Ringlerdeki boksör, yere düşmüş boksöre, yerdeyken vurmazdı. Ama hayat..

İnsan yükü ağırdı. Orta yaşlı kadının; vaktiyle dertlerine derman olduğu komşularından çoğu gelmez, onunla ilgilenmez olmuştu. Bir-iki tanesi dışında, komşular kapıyı bile çalmıyorlardı. Kemoterapinin işe yaramadığı zamanlar da gelmişti. Ağrı kesicilerin etkisiz kalacağı zamanlar da yakındı. Kadıncağız, oğluna ve annesine çektiği dayanılmaz acıları hissettirmemek için sabahlara kadar holün bitişiğindeki küçük odasında kimse fark etmesin diye bir tespih böceği gibi iki büklüm olurdu. Ağrısı o kadar dayanılmaz olurdu ki; dudakları bir felçli gibi birbirinden ayrılırdı. Oğulcuğu alırdı anacığını sırtına, yakında bulunan devlet hastanesi acil servisine koşardı. En ağır ağrı kesiciler, olsun olsun üç-dört saat rahatlatırdı…Ne yazık ki o günler de gelmişti…

Tren gara yanaştı. Adam, küçük yeşil valizini aldı. Ağır adımlarla trenden indi. Kapkara bir hava vardı. Tıpkı hayatın kendisi gibi. Hava, o an, hayatın gerçek yüzünü olanca çıplaklığıyla yansıtıyordu. Otobüse bindi. Anneciğinin mezarının bulunduğu mezarlığın yakınındaki durakta indi. Bir yağmur başladı. Arsız bir yağmur.. Tükürür gibi.. Yağmur damlaları adamın yüzüne değdiğinde, adam başını yukarı kaldırdı. Pervasızca düşmekte olan damlalara baktı. Acı acı güldü. Odasından çıkan ve yanına gelen, sarı yağmurluk giymiş olan ince yüzlü mezarcıya başıyla hafifçe selam verdi. Mezarcı, adamı, ziyaret edeceği mezara götürmek için oradaydı. Mezarcıya teşekkür etti. Mezarın yerini bildiğini söyledi. Ocak ayıydı. Mezarlıktaki ağaçların dalları, kısa süre önce peydah olan yılışık rüzgarın etkisiyle, hayatın darbeleriyle bir o yana savrulan insanlar gibi hışırdayarak hareket ediyorlardı. Az ötede yeni bir cenaze vardı. Küçük bir çocuktu vefat eden. Bir kadın ağlıyordu mezarı başında. Ağlayışları, haykırışları bütün evrene karışıyordu.. Kadın dayanamadı. Yere yığıldı.. Yiyecek bulmak için kanat çırpan sekiz-on kuş, bunu görünce açlıklarını unuttular. Ansızın küçük meftanın mezarına kondular. Göz pınarlarında yaşlar vardı.. Ağlıyorlardı…

Adam, anneciğinin mezarına geldi. Yabani otları temizledi. Gözünün önüne, ilkokulu bitirdiği gün, mezarlığın yakınlarındaki pastanede, anneciğiyle birlikte yedikleri çikolatalı pasta geldi. Orada anneciğine, her zaman yanında olmasını istediğini söylemişti. Bunun üzerine anneciği, gülen gözleri eşliğinde yavrusuna hafifçe başını sallamıştı. O an dünyanın en mutlu insanı olan çocuk, pastasını bitirmeyi bekleyememiş, oradaki insanların duygu yüklü bakışları arasında anneciğine sıkı sıkı sarılmış ve onun hiçbir çiçekte bulunmayan cennet kokusunu ciğerine çekmişti.. Adamın gözlerinin altı ıslandı. Cebinden, anne kokulu mendilini çıkardı. Çıkardı ama göz yaşlarını silmek için değildi bu çıkarış. Mendili burnuna yaklaştırdı. Pastanedeki kokuyu duydu. Aynı kokuyu. Ne biraz az, ne biraz fazla…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Etkan 8 ay önce

Harika

Misafir Avatar
Melih ULUDAĞ 8 ay önce @Etkan

Çok teşekkür ediyorum.

Beğenmedim! (0)
Avatar
Ahmet taskan 8 ay önce

Herzaman ki gibi mükemmel

Misafir Avatar
Melih ULUDAĞ 8 ay önce @Ahmet taskan

Çok teşekkür ediyorum 30 yıllık dostum. İyi ki varsın.

Beğenmedim! (0)