150

Geçen hafta, potansiyelin eğitim yoluyla keşfedilmesinin önemine değinmiştik.

Bir de madalyonun “potansiyelin asıl sahibi tarafından keşfi” tarafına bakalım istersen kıymetli okurum.

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidini bu köşede daha önce de anlatmış, piramidin en tepesinde “kendini gerçekleştirme” ihtiyacı bulunduğunu yazmıştım. Her insan, potansiyelini tam anlamıyla ortaya koyma, geliştirme ve yaratıcılık yoluyla içsel bir tatmine ulaşma arayışındadır. Ancak ne yazık ki, içinde bulunduğumuz sosyoekonomik şartlar ve üzerimize çöken koyu karanlık, toplumun büyük çoğunluğunu piramidin en alt basamaklarına, yani sadece “hayatta kalma” mücadelesine hapsetmiş durumda.

Liyakatsizlik ve kayırmacılığın iliğimizi, kemiğimizi sömürmesi de cabası.

Peki, bu cenderede kişinin potansiyelinin değer bulması kolay değilse de keşfetmesi bir lüks mü sayılmalı? Elbette hayır!

Çünkü kendimizi tanımadan, potansiyelimizin farkına varmadan ne hür bir birey ne de bilinçli bir vatandaş olabiliriz. Dahası bu bir varoluş zorunluluğudur. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi her insan, içinde bambaşka güzellikler ve yetenekler taşıyan eşsiz bir “tohumdur”. Bu tohumun çatlaması, kök salması ve meyve vermesi için önce kişinin kendi içindeki gücü keşfetmesi, ardından da o gücü eyleme dökme iradesini göstermesi gerekir.

Burada en başta aileye, sonra da kişinin kendisine büyük iş düşüyor.

İşte bu nokta, ne yazık ki sosyal arazları da ortaya çıkarmakta, işi daha da çetrefilli hâle getirmektedir.

Bir yanda ebeveynlerin kendi gerçekleşmeyen hayallerini çocuğu üzerinden gerçekleştirme çabası… Diğer yanda özellikle son çeyrek yüzyılda amacı kişinin potansiyelini değerlendirmek olmayıp ideolojik takıntılarına eğitimi alet ederek insanların gelecekleriyle oynayan, iklimi yaşanmaz kılan siyasi güç…

Konunun hiçbir paydaşının birbirine güvenmediği bir ortamda olan yine yitip giden potansiyellere, yeteneklere ve dolayısıyla hayatlara oluyor elbette.

İş sadece bireyde bitmiyor. Tohum ne kadar kıymetli olursa olsun, “ona uygun bir iklim ve bereketli bir toprak” gerekir kendini gerçekleştirmesi için. Devletin ve toplumun görevi, her bir ferdin yetenekleri doğrultusunda donanımlı kılınmasını sağlamak ve önüne set çekmek yerine o yolu açmaktır. Eğer liyakat yerine kayırmacılığı, çıplak gerçek yerine yalan giydirilmiş propagandayı koyarsanız; yetişmiş insanın “giderlerse gitsinler” denilerek hor görüldüğü bir iklim yaratırsınız.

Sonuç mu?

Bozulan iklim, kirlenen toprak, bütün tohumları çürütür elbette...

Çevreyi kirleten güç sahipleri ile mücadele bu yüzden önemli, öyle değil mi?

Haftanın Notu:

Emeklilere “şükretmiyorlar” diye çıkışıp kumar masasında görüntülenen il başkanı, “500 bin ₺ ile geçinemiyorum” diyen vekil, yeraltı, yerüstü ve kamu kaynakları yağma edilen bir Türkiye, vatandaşın parasıyla sürülen sefalar, komisyonlarda Türk milletine biçilen kefenler!

İktidarın halktan kopması çok da umurumda değil… Sadece şu fazlasıyla umurumda:

Bazı hesaplar, birileri ölmeden verilmeli!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
150