Batı felsefesinin babası kabul edilen Sokrates, MÖ 469 yılında Atina’da doğdu. Heykeltraş Sophronicus ve ebe Phaenarte’nin oğludur. Düşünün bir kez baba heykeltraş, anne de ebe. Soylu ve entelektüel bir aile. Bu da çocuklar için iyi bir eğitim demekti. Eski Yunan’da soylu ailelerin gençleri iyi eğitim alırdı. O da müzik, jimnastik ve gramer eğitimi aldı. Sonra babasının izinden giderek heykeltraş oldu. Felsefe (philosophia) demek, “bilgi sevgisi” demek değil miydi ? O da felsefesinin merkezine bilgiyi koydu ve bilgece bir hayat sürdü.

Sokrates kendisinden önceki düşünürler gibi doğa filozofu değildir. Felsefesinin kaynağında iki temel soru yer alır. Birincisi, insanın varoluş amacı nedir? Diğeri de, insan nasıl erdemli bir hayat yaşayabilir? Bu iki sorudan da anlaşılacağı gibi o bir ahlak felsefecisidir. Ona göre bütün kötülükler cehaletten, yani bilgisizlikten ve erdem yoksunu olmaktan kaynaklanır. Kişi bir şey hakkında bilgi sahibi olduğu zaman onun iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olduğuna karar verir ve öyle eylemde bulunur. Erdemli olmak için bilge bir kişi olmak gerekir. Erdem bilgidir, erdemlilik ise mutluluktur. Çünkü erdemli insanlar hakikati görürler. Her durumda adaletten ve doğruluktan yana olurlar. İşte insanın varoluş amacı bilge bir hayat sürmektir. İnsan ancak böyle bir hayatı yaşayarak mutlu olabilir.

Filozof sokaklarda yalınayak dolaşarak gençlere, yaşlılara soru sorar ve onlarla sohbet ederdi. Amacı insanların adım adım akıl yürüterek doğru bilgiye ulaşmalarını sağlamaktı. Soru sorma, cevap verme ve verdirme öğretmenliği yapıyordu. Sorgulamadan geçmiş bir hayat yaşanmamış, boşa geçmiş bir zamandı. Yöntemi, bilgiyi sorgulayarak doğurtmaktı. Bir tür ebelik yapıyordu sanki. Toplumda hatip olarak bilinen ve bilgiçlik taslayan adamlar her şeyi bildiklerini zannederken, filozof onların hiçbir şey bilmediklerini bütün çıplaklığı ile ortaya döküyordu. Bu bilge kişi birçok şey bilmesine rağmen “tek bildiğim şey hiçbir şey bilmediğimdir” diyebiliyordu.

İnsanları düşünmeye sevk etmek kimi çevrelerin hiç hoşuna gitmiyordu. Her şeyi sorgulamakta ne demek, olacak iş değildi. Atina halkının kafası karışıyordu. Bu tehlikeli bir durumdu. İnsanlar kim ne derse hep inansın. Soru sormadan, öğrenmeden, bilmeden yaşasın… Böyle yaşasınlar ki, dönemin iktidar sahipleri, onları destekleyen sığ ve felsefeden yoksun kişiler toplumu istedikleri gibi yönetsinler.

Atina demokrasisi toplumun geleceğini düşünmeyen ehliyetsiz, vasat kimseleri iktidara taşımıştı. Bu insanlar Sokrates’ten hazzetmiyorlardı. Filozof ise insanları sadece inandırmak yerine onlara soru sorarak bilmeyi, öğrenmeyi öğretiyordu. Hayatını insanları eğitmeye ve geliştirmeye adamıştı.

Sonunda, iktidarı elinde bulunduranlar Sokrates’i mahkemeye verdiler. Düzmece birtakım suçlar uydurdular. Sokrates, devletin tanrılarını tanımayıp yeni tanrılar icat ettiği ve gençleri dinsizliğe teşvik ettiği iddiasıyla suçlanıyordu. Tam beş yüz kişilik bir jüri oluşturuldu. Amaçları filozofu sindirmek ve susturmaktı. Varlığını hakikate adamış, adaletten ödün vermemiş bu adam ne sustu, ne de korktu. Hiç geri adım atmadı, mahkeme heyetinin karşısında kendine has söylemiyle destansı bir savunma yaptı. Dahası, “soru sorma yöntemiyle” öğrencileri gibi yargıçları da eğitmeye kalkıştı.

Mahkemeden af dileseydi sürgün ya da hapis cezasından kurtulacaktı. Belki de hayatı bağışlanacaktı. “Ey jüri üyeleri, karşınızda bir hatip gibi konuşmayacağım. Sizi sözlerimin güzelliğinden daha çok davamın doğruluğu ve adalete uygunluğu ilgilendirmelidir…. Tüm yaşamım boyunca hak yolundan ayrılmadım… Yaptığım savunmadan en ufak bir pişmanlık duymuyorum. Başka bir biçimde yaşamaktansa, yapmış olduklarımı yaparak ölmek daha iyidir” diyordu.

Yargıçlar, savunmanı inkâr edersen ölüm cezasından kurtulabilirsin dediler. Değerlerimden ve ilkelerimden vazgeçemem der. Doğru bildiklerimi savunmazsam, insanlar için düşüncelerimin bir anlamı kalmaz. Ben söylediklerim arkasındayım. Ben ölsem de düşüncelerim ölmeyecek ve adım binlerce yıl sonra bile anılacak diyerek bile bile ölüme gider.

Jüri ölüm cezasını onar, baldıran zehri içerek ölmesine karar verir. Öğrencileri bu duruma çok üzülürler. Ölümünden bir gün önce bütün hazırlıkları yaparak filozofu kaçırmaya karar verirler. Fakat bu dik duruşlu, yetmiş yaşına basmış cesur adam kendisinin kaçırılmasının erdemli bir davranış olmadığını düşünerek kabul etmez. MÖ 15 Şubat 399 günü baldıran zehri içerek ölür. Atina halkı Sokrates’in adaletsizliğe maruz kaldığına düşünerek mahkeme heyetine tepki gösterir. Bu olaydan sonra kimi yargıçların kararlarından dolayı pişman oldukları, hatta bazılarının da intihar ettikleri söylenir.

Sokrates öldü ama düşünceleri de adı da hâlâ yaşıyor, yaşayacak da. İnsanlık tarihinin her devrinde böyle trajik olaylar ve inandıkları doğrular için her şeyi göze alan yürekli insanlar vardır. Biz de yakın tarihimizde buna benzer olaylara tanık olduk, böyle insanları biliyoruz. Bu insanlar da unutulmadı. Her devirde düşünceleri ve adı kalan bütün insanlara selam olsun.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.