Pandemi sürecinde zaman zor geçiyor, yeni bir yazı yazayım dedim. Aşı dünyaya umut olsa da bir belirsizlik hakim. Gelen aşılara ne kadar güvenebiliriz? Henüz bu konuda doyurucu bilimsel bir açıklama yapılmadı. Aristoteles’in dediği gibi “insan, insani varoluş gereği bilmek istiyor”.. İnsanlık birçok şeyin üstesinden gelmiş, bu da geçer diyelim.

Hacı Bektaş Veli Keramet baştadır taç da değil. Her ne arasan kendinde ara” diyor. Bizim kültürümüzde akıl, mantık deyince akan sular durulur, neler söylemişler neler. Bunlar öyle anlamlı, öyle derin sözler ki insan düşündükçe her birinden bir ders çıkarabilir. Hiç unutamam büyüklerimiz, “akılsız baştan sefil taban çok çeker” diyerek sitem ederlerdi. Düşünmeden bir şey yapıldığında “sen aklını kiraya mı verdin?” diye öğüt verirlerdi. Yaşanmışlıklar işte, tecrübe denilen şey ne kadar değerli değil mi? Bilge kişiler onlar, yerden göğe kadar haklılar. İşte, akıl deneyimle birleştiğinde böyle anlamlı sözler kendiliğinden ortaya çıkıyor ve bir toplumun ortak değerleri oluyor. Zaman onları hiç eskitemiyor, üstelik daha çok anlam kazanıyorlar. Bizler de yapıp ettiklerimizle yüzleşiyoruz onlarla ve doğruluğunu ispat ediyoruz defalarca. “Aklını kiraya vermek” deyimi öyle hemen geçilecek bir şey değil. Üzerine bir kitap bile yazılabilir. Nasıl olur da kişinin kendisinin yerine başkası düşünebilir? Ya da bir başkasının yapıp ettiğini kişi hiç düşünmeden nasıl kabul eder?

Hadi biraz felsefe diyelim; Büyük filozof Immanuel Kant, 1724’de Königsberg’de bir Alman zanaatkâr ailenin yoksulca ortamında doğar. Erken yaşta anne ve babasını kaybetmesi büyük bir şanssızlık. Maddi ve manevi desteği olmayan bu dahi adam yoksulluk içinde eğitimine devam etmiş. Öğrenciliğinin ilk yıllarında teoloji, Latince, matematik ve doğa bilimleriyle tanışır. Daha sonra fizik, mantık ve felsefe derslerine daha çok ilgi gösterir. Königsberg Üniversitesi felsefe bölümünde doktora yapar, 1770’de mantık ve metafizik profesörü olur. Kant deyip geçmeyin. Kant çağdaş felsefenin öncüsüdür, o büyük bir düşünür ve aşılamayan bir dünya filozofudur. Büyük filozof ama ne fayda, birçok büyük insanın kaderi gibi onun yaşamı da hep hastalıklarla, sıkıtılarla geçer ve 1804 yılında da hayata gözlerini yumar.

Kant “aydınlanma nedir? ” sorusunu “aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayış durumundan, yani kendi aklını bir başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamayışı durumundan kurtulmasıdır” biçiminde yanıtlıyor. Ergin olmayı, kişinin kendi aklıyla gerçeği kavraması, eğriyi doğruyu bilmesi, ayırt edebilmesi ve böyle davranabilecek yetkinliğe ulaşması anlamında söylüyor. Aslında insan yaradılışında bağımsız düşünme imkânına sahiptir. “Demek ki ergin olmayışının nedeni, aklın kendisinde değil, aklı kendisi kullanmayı göze alamayan, kullanma kararını veremeyen insandır”. Kant devam ediyor. “İnsanların çoğu ömürleri boyunca erginliğe erişmemiş kalırlar. Çünkü ergin olmayış çok rahattır” diyor. Daha ileri giderek; “insanların büyük çoğunluğu erginliğe doğru bir adım atmayı sıkıntılı hatta tehlikeli bulurlar. Çünkü tembel ve korkaktırlar. Bütün bu nedenlerden dolayı ergin olmayıştan kurtulup kendi başına güvenle yürüyebilen pek az kişi vardır. Ancak bağımsız düşünen birkaç kişi her zaman bulunacaktır. Bunlar, önce kendi boyunduruklarını atacak, sonra da insanın değeri ile bağımsız düşünmenin insan için bir ödev olduğu düşüncesini çevrelerine yayacaklardır.” diyerek aydınlanmanın kapsamlı bir tanımını yapıyor Kant. Gel de işin içinden çık, çıkabilirsen. İnsan herhangi bir rehbere gereksinim duymadan kendi aklını kullanma cesaretine sahip olacakmış, öğrenme ve bilme cesareti gösterecekmiş sonra da bunu bir ödev olarak çevresine yayacakmış. Böylelikle insan “kendisi aydınlanacak” ve “insan hayatının anlamını ve düzenini” aydınlatacakmış. İş yine dönüp dolaşıp eğitime geliyor. Çocuğu bir birey olarak gören eğitim anlayışıyla ve kişinin insansal olanaklarını gerçekleştirmesine imkân veren insan odaklı bir kültür ortamında kişi kendisini ve çevresini aydınlatabilir.

Başka bir anlatımla; kişi aklın, bilimin, sanatın, sporun, edebiyatın ışığında insan gerçeğine yöneldiğinde doğa, insan ve hayatla ilgili bütün konuları aklın bir ürünü olan bilgiyle aydınlattığında insan doğasına uygun bir yaşamı geliştirebilir. Örnek vermek gerekirse; eğitimde gençleri yeteri kadar edebiyata, felsefeye, sanata, spora yönlendirebilseydik estetik anlayışımız daha iyi olurdu. Estetik anlayışımız şehir planlamacılığımıza yansırdı, bununla övünebilirdik. Tarihi dokuyu iyi koruduğumuzu söyleyemeyiz. Çarpık yapılaşma ve rant hırsı tarihi değerlerimize çok zarar verdi. Şehirlerimize yeterli sayıda meydanlar ve parklar kazandırabilseydik gençler orada sanat ve spor yaparlardı, kendilerini ifade ederlerdi, ne güzel olurdu. Keşke bisiklet yolları yaygınlaştırılsaydı, az da olsa nefes alabilirdik. Kitap okuma alışkanlığımızla dünya sıralamasında neredeyiz? Tarımda yerli tohumu bilimle geliştirebilirdik, yazık oldu ninelerimizin emeklerine ve Anadolu’nun verimli topraklarına. Doğayı, denizleri yeterince koruyabildiğimiz söylenebilir mi?

Şiddet hiç durmuyor, üstelik artıyor. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, hayvanlar,…fiziken zayıf olan kim, ne varsa hepsi bu şiddetten nasibini alıyorlar. Yaşamın bir değer olduğunu yeterince öğretebildik mi? Aklın özgürleşmesi vicdanın özgürleşmesinin de yolunu açıyor, kişiye yuttaşlık bilinci kazandırıyor. Düzgün ahlak, adalet duygusu aklın vicdanın özgürleştiği bir zeminde ve değer bilgisiyle birlikte var oluyor. Yani, insanı araç olarak değil amaç olarak gören bir anlayışla. Temel bilimlere daha çok önem verebilseydik, bu alanlarda yetenekli gençlerimiz geleceğini burada görebilirdi. O zaman daha fazla bilimsel buluşlara imza atabilirdik. Bunlar büyük kazanım olurdu bizim için. Mars’a gitme hayallerimiz olabilirdi belki. Aşıyı ilk biz bulabilirdik, dünya kapımızda kuyruğa girebilirdi. Buradan aldığımız katma değeri insanımızın hayatına yansıtabilirdik.

İşte bütün bunlar; özgür düşünebilen, aklın sınırlarını zorlayan, bilim yapabilen, bilimsel bilginin, sanatın, edebiyatın, sporun insan hayatına anlam kattığını bilen, insanı ve doğayı bir değer olarak gören bir anlayışla mümkün. Bilime gönül vermiş insanlar çalıştılar, çabaladılar birçok alanda buluşlar yaptılar ve hayatımızı kolaylaştırdılar. Belki geçmiş uzak bize, Almanya’da Türk bilim insanları bilim aklıyla çalışarak ilk aşıyı buldular ve gururumuz oldular. Keşke ülkemizde yapabilselerdi bu büyük buluşlarını. Bilim tarihi böyle başarı hikayelerinden oluşuyor. Bu sıkıntılı günleri de aklın ve bilimin dediklerini yaparak aşacağız elbette.

...

Yardımcı Kaynak:

Macit Gökberk. Aydınlanma Felsefesi, Devrimler ve Atatürk. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi. (s.25-27).

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Şermin / Frankfurt 2 ay önce

Sayın Doktor bey, bu nefis yazı için çok teşekkür ederim.

Misafir Avatar
Mehmet Özdemir 2 ay önce @Şermin / Frankfurt

Çok çok teşekkür ederim Şermin hanım. Sağlıklı günler dilerim.

Beğenmedim! (0)