HİKMET ÖCAL yazdı: "Onlar Hep Aramızdalar.."

Yeşil, Bursa,

Günümüz..

Akşam saatlerinde narin narin yağan ve yere zor zahmet tutunabilen kar durmuştu. Gece yarısına yakındı. Otomobillerin tekerlekleri altında yerdeki kar da çoktan silinip gitmişti. Yeşil Türbe'nin çaprazındaki eski evde, ev halkı çayını içmiş, yavaş yavaş uykuya hazırlanıyordu. Anne-baba, biri kız biri erkek iki çocuktan oluşan aile mutlu, çok mutlu bir aileydi. Baba, Bursa'da bir fabrikada çalışıyordu. Anne ev kadınıydı. 12 yaşındaki kız çocuk ortaokula, 8 yaşındaki erkek çocuk ise ilkokula gidiyordu. Televizyonda, bir kahkaha tufanı olan; başrolünde kendisi de bir Bursalı ve Bursa sevdalısı olan sanatçı Ata Demirer'in olduğu: "Eyyvah Eyvah" filmini izlemişler, gülmekten adeta kendilerinden geçmişlerdi. Baba, ördeklerin paytak yürüyüşlerini taklit ederek, yüzünü de komik hallere sokarak çocuklarının yanına geldi. Ellerini çırparak sevda yüklü bir sesle: "haydin bakalım, vakit uyku vakti. Doğru yatağa.." dedi. Her anne gibi nur yüzlü anne de yanlarına geldi. Onları sarıp sarmaladı. Çocuklar, sonra babalarına sıkı sıkı sarıldılar. Sevinçle çil yavrusu gibi odalarına koşuştular. Çocukların odaları karşılıklıydı. Kızın odası Yeşil Türbeyi yakından görüyordu...

Vakit hayli ilerlemişti. Erkek çocuk başını yastığa koyar koymaz uykuya dalmıştı. Kız ise uyuyamamıştı. Yattığı yerden Ata Demirer'in komik halleri gözlerinin önüne geldikçe kıkır kıkır kıkırdıyordu. Neden sonra örgülü saçlı küçük kız yatağından kalktı. Küçük penceresinin perdelerini yavaşça araladı. Karşısında göz kamaştıran güzelliğiyle, adı gibi enfes yeşil ışıklarla donatılan Yeşil Türbe vardı. Bir elini çenesine yaslayarak uzun süre bu muhteşem manzarayı seyretti. Bir saat öncesinde nadiren duyulan otomobil sesleri de artık sırra kadem basmışlardı. Gökyüzü soğuk bir mart gecesi olmasına rağmen açıktı. Yıldızlar sırayla küçük çocuğa göz kırpıyorlardı. Kızın minik dudakları yukarı doğru mutlulukla kıvrıldı. Şimdiyse yıldızların anlatılmaz büyüsü altındaydı ve onların tadını çıkarıyordu...

Kısa bir süre sonra Yeşil Türbe'nin hemen bitişiğinden gelen hafif sesleri duydu. Oraya baktı. Yirmiye yakın asker vardı. Daha önce hiç görmediği güzellikteki koltuklarda oturuyorlar ve ellerindeki ince belli bardaklarından çaylarını yudumluyorlardı. Küçük kız şaşırdı. Çok şaşırdı. Lakin garip bir durum vardı. Askerlerin üniformaları şimdiki askerlerinkine hiç benzemiyordu. Eski püsküydüler. Bazılarında küçük, bazılarında geniş yırtıklar vardı. O arada küçük çocuk, ilk bakışta fark edemediği bir şeyi fark etmişti. Askerlerin tam ortasındaki koltukta oturan asker Mustafa Kemal Atatürk'e çok benziyordu. İçinden, ''benzettim herhalde" diye geçirdi. Geçirdi geçirmesine ama benzetmemişti zira o asker Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası değildi. Kızın minik kalbi hızlı hızlı atmaya başladı.Sevinçle ellerini birleştirdi. Heyecandan yerinde duramıyordu. Çabucak pencereyi açtı. Askerler onu gördüler. Gülümseyerek ve kıza el sallayarak sohbetlerine devam ettiler. Çocuk kendinden geçmiş bir şekilde, gözlerini bir an bile ayırmadan onları seyrediyordu. Bir süre sonra Atatürk'ün hemen sol tarafında oturmakta olan askerin ona hiç yabancı gelmediğini fark etti.. Hiç saçı yoktu ve çok güçlüydü. Kim olduğunu hatırlamıyordu ama onun bir kitapta fotoğrafını gördüğünden emindi. Çok geçmeden kim olduğunu hatırladı. Bu asker Seyit Onbaşı'ydı...

Çocuk artık gördüklerinin Mustafa Kemal Atatürk ve Seyit Onbaşı olduğunu biliyordu. Heyecandan duramadı, kalktı ve bir rüzgar gibi eski evlerinin sürgülü kapısını açarak onlara doğru koştu. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi ama zerre kadar bunu umursamıyordu. Hemen önlerine geldi. Olduğu yerde çakıldı kaldı. Sözcüklerle anlatılmaz bir hayranlıkla hepsini tek tek izliyordu. Bir şey dikkatini çekmişti. Askerlerin üniformalarındaki irili ufaklı yırtıklarda göz kamaştıran ışıklar vardı. Bu ışıklar yeşildi... Hiç bir şey söylemeden kendisine sevgiyle bakan askerlere sıkı sıkı sarıldı. Gene bir şey dikkatini çekmişti. Kıyafetleri kirliydi ama sanki anneciğinin yeni yıkadığı çamaşırlar gibiydiler. Mis gibi kokuyorlardı.. Buna daha çok şaşırdı. Küçük kız, bir süre sonra, az önce fark etmediği bir şeyi fark etti. Askerlerin iki-üç metre ötesinde yerde sedyede yatan askerler vardı. Yaralıydılar. Kimisi inliyordu, kimisi de derin uykudaydı. Ancak bunların üniformaları farklıydı..

Mustafa Kemal Atatürk'ün sağ yanındaki iki asker ayağa kalktı. Yeşil Türbe'nin önündeki çeşmeden mataralarına su doldurdular. Su doldururlarken küçük kızın gözleri yuvalarından fırlaycakmış gibi oldu zira çeşmeden akan su değildi. Akan yeşil bir ışıktı. Kelimenin tam anlamıyla insanı alıp götürüyordu. İki asker şefkatle yerde yatan askerlerin yanına geldi. Yatan askerler belli belirsiz bir şeyler söylüyorlardı. Başka bir dildendi söyledikleri. Askerler yerde yatan askerlerin başlarını, kendi kardeşlerinin başlarını okşar gibi okşarlarken, mataralarındaki ışığı onlara içiriyorlardı. Küçük kız artık kendinde değildi. Ne diyeceğini, ne edeceğini bilemiyordu. Boğazına bir şeyler düğümlendi. Küçük kalbi çoktan kanatlanıp uçmuştu. O esnada Mustafa Kemal'ın kendisine şefkat ve sevgiyle göz kırptığını gördü. Koştu. Sarıldı. Sıkı sıkı sarıldı Ona. Artık dayanamıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Küçük kız Atatürk'ün dizine oturdu. Gururla yaşadığı anın tadını çıkarıyordu. Askerlerin önlerindeki masaların üstündeki çay bardaklarının içinde çay sandığı şeyin yine yeşil ışık olduğunu gördü. Hiç korkmadı. Sevinçten çılgına döndü. Koştu. Seyit Onbaşıya sarıldı. Minik elleriyle onun yüzünü sevdi. Dünyanın en kuvvetli askeri de ona kendi kızına sarılır gibi sevdayla sarıldı. Uzun bir süre öylece kaldılar. Neden sonra küçük kız diğer askerlerin bu manzara karşısında gözyaşlarına hakim olamadıklarını fark etti...

Askerler, Türk Askeriydiler. Dünyanın en güçlü askerleriydiler. Hızlıca ayağa kalktılar. Yavaş yavaş kristalleşiyorlardı. Işıkları her geçen an daha da göz kamaştırıyordu. Önce gövdeleri kayboldu, sonra yüzleri.. Gökyüzünden üzerlerine yeşil ışıklar yağıyordu.

Küçük kız, Onları asker selamı vererek selamlarken yeniden hıçkırıklara boğuldu...

.....

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

.....

Anahtar Kelimeler:
Hikmet Öcal
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.