ETABEY KARATOPRAK yazdı: "Şirketin Kurumlaşması"

Şirketlerde kurumlaşma nedir? Sorusuna "şirketin zihinsel değişimi ve yönetimin yapısal dönüşümü" ifadesi cevap olarak verilebilir. Zihinsel değişim, 'mutlakiyetci tavır ve davranışın katılımcı anlayışa geçişi' olarak özetlenebilir. Yönetimler üç temel öğeden oluşur. Karar vericiler, uygulayıcılar ve denetleyiciler. Klasik yönetim biçiminde 'esnaf veya tüccar kafasına göre' karar verici, uygulatıcı ve denetleyici tek elde toplanmıştır. Hangi noktada hangi hatayı yaptığını belirlemek zordur. Bu üç öğenin kesinlikle ayrıştırılmasına yapısal dönüşüm denir. Bu ayrımı yapanlar kurumlaşmışlardır.

Bunu örnekle açıklamakta yarar var. 1988 yılında İran'a hükümetin düzenlediği ticari gezide ortaokul arkadaşım Sebahattin Öztürk ile yaptığımız anlaşma ile şirkete ortak olup birlikte çalışmayı kabul ettim. Şirket Libya'da inşaat yapım faaliyetleri sürdürmekte idi. Sebahattin çoğunlukla Libya'da olduğu için 1982-1986 yılları arasında vekili olarak buradaki işlerin bazılarını ben takip ediyordum. Bu nedenle burayı biliyordum. Libya'daki durumu da inceleyerek bir yol haritası çizmek için yola koyuldum.

Şirketi yeniden yapılandırmak için izlenen yol

Birinci aşamada tanım kümesi diyebileceğmiz şirketin yapısını ve işleyişini belirlemek, ikinci aşamada kısıtlayıcı olarak adlandırabileceğimiz yasal ve coğrafi koşulları (boundary conditions, environment) belirlemek, üçüncü aşamada da nihai ürünü yani inşaatları tamamlamak için şirketi yeni yapısına dönüştürerek (transformation) çalışma sistemini yeniden yapılandırmak. Bunun sürdürülebilir olması için aynı zamandada kurum niteliği kazandırmak.

Bunun için Libya'ya önce turist gibi gittim. Orda çalışanların çoğu hemşeri olduğundan beni tanıyorlardı. sadece gezmek için geldiğimi söyledim. Tripoli'de şirketin varolan büyük garajı ve deposu aynı zamanda irtibat bürosu olarak kullanılıyordu. Önce batan Türk şirketlerinin batma nedenlerini araştırdım. Libya'da kurulmuş en büyük Türk firmaları batmış. Tokaş (Kozanoğlu-Çavuşoğlu ortaklığı- Hisarbankın sahipleri) ) adlı frmanın 1040 adet aracı varmış. Öztürkler İnşaat'ı taşeron olarak Libya'ya götüren Teta İnşaat batmış. Bu dönemde Zileytin şehrinde yüklenilen banka bina inşaatını görmek istedim. Oraya gittim. Libya'nın batısında yüklenici Türk firmalarımızın çoğu batmıştı. Özellikle de Zileytin, Tarhuna, Benvelid üçgeninde yer alanlar. Şu anda bizim anlaşma yaptığımız bölge. Öztürkler ise kendi tescilini aldıktan sonra Cezayir ile hudut Güney-Batıda Ghat, Awenat ve Tahala yerleşkelerinde okul, konut ve hastane inşaat taahhütleri yüklenmiş. Oraları da gezdim. Şirket merkezi de Ghat'ın bağlı olduğu 360 km uzaktaki Uwbari kentinde idi. Orada da Çiller'lerin yönettiği batmış türk firmasının işçileri paralarını alamadıkları için 3 yıldır bekliyorlarmış.

Şirketlerin batmasının temel nedenlerinden biri, işçilerin ücret ödemeleri yapılamadığından greve gitmeleri. Firma sahipleri yaptıkları işin %60'ını döviz olarak transfer ediyorlar. %40'ını dinar olarak Libya'da alıyorlar. Bu iç ödeme ile hem ihtiyaçlar ve inşaat malzemeleri temin edilecek hem de işçi ücretleri ödenecek. Tabii ki yetmiyor. Transfer edilen dövizleri de kar olarak görüyorlar ve ondan ödeme yapmak işlerine gelmiyor. Üst yönetimde olanlar önce kendi alacaklarını transfer ediyorlar ve şirketteki kriz anında da biletleri ceplerinde olduğu için dönüyorlar. Orada işçiler devlet ile karşı karşıya kalıyor. Yönetim kademeleri bu şirket nasıl olsa batacak düşüncesiyle hareket etmeye başladıklarında imalat miktarı da azalıyor. İşçilerin bir kısmını kendi adlarına başka firmalarda çalıştırıp kazanç elde eden yöneticiler bile vardı. Açığı kapatmak için firmalar değişik yöntemlerle fazla hakediş yaparak bir müddet durumu kurtarmışlar. Devlet işi sıkı tutunca da yapacakları bir şey kalmamış. Libya hükümeti de ödemeleri gecikmeli yaptığı için sorunların çözümü gecikiyor. Bunun maliyeti de firmalar için çok ağır. Malzeme yok, işçi çalışmadan maaş hak ediyor. Süre uzadıkça yük ağırlaşıyor.

Libya yirminin üzerinde bölgeye ayrılmış eyalet sistemi ile yönetiliyordu. Bu eyaletler, kendi içinde imar ve mali özerkliğe sahiptiler. Merkezi bütçeye aldırmadan mahalli idare olarak ihaleli veya teklif yolu ile kontratlar imzalıyorlar. Yerel idare ihaleleri yerel kanunlara, merkezi hükümet ihaleleri uluslararası anlaşmalara dayalı olduğundan, hakedişler merkezi hazineye gittiğinde sıraya konuyor. Özellikle mahalli idare kontrat yüklenicileri sıkıntı çekiyorlardı. Bir de her KEK (Karma Ekonomik Kurul)) toplantılarında her iki tarafın dile getirdiği sorunlar vardı. Türk bankalarının verdiği teminat mektupları ile firmaların vergi ve sigorta ödememeleri Libya tarafının en önemli şikayeti idi.

Şirket içinde de öbekleşmeler vardı. Dört ana grup vardı. Bulgaristan göçmeni bir inşaat teknikeri ile ancak 15 gün sonra tanıştık. "Nerdesin" diye sorduğumda "Sakaryalı personel müdürünün yeğinine kalp pili aramaya" gitmiş. Bulgar doktor ve hemşirelerden almaya çalışmış. 1000 Dinar'ın üzerinde yüklü bir paraya temin etmiş. Bunu da şirket ödemiş. Türkiye'den işçiler çalışmaya gelebilmek için sağlık raporu almak zorundalar. Belgeler arapça tercüme tasdik edilip konsolosluk onayı ile buraya getiriliyor. Türkiye'de hastane sağlam raporu vermiş. Personel müdürü Mısır'da El-Ezher üniversitesinde okumuş. 40 kişilik grubuyla ayrı bir ekol. Şirket içinde şirket..

Tahala yeni yerleşime açılacak bir yer. Ordaki okul inşaatı aşçısı düzenek kurmuş alkol imalatı yapıyor. Fevzi bu ne diye sorduğumda "abi burada sular mikroplu damıtıp içiyoruz" cevabını verdi. Ben de "aferin iyi yapıyorsunuz" dedim. Bunlar da bizim hemşeriler grubu. Bir de Türkiye'deki muhasebecinin grubu vardı. Ghat da ise Ordulu yaklaşık 100 işçi senelerini doldurmuş çıkış vermişler, 8 aydır ödeme bekliyorlar. Para sıkıntısı had safhada. Piyasada sigara yok. Karaborsa. Devletin Sukundan (market) varolanları veresiye satın alıyorlar. Mızra (tarım yapılan arazi) denilen Mısırlı ortakçı sebze üreticilerinden de ne bulurlarsa haftada bir kamyon ürün satın alıyorlar. Üreticinin veresiye satmaktan başka şansı yok. Bizden başka alıcı da yok. 1 ton domates istedin mi 2 ton da karpuz almak zorundasın. 2 ton patates istedin mi 3 ton soğan almak zorundasın. Salatalığı da unutmayacaksın. Veresiye olduğu için bir sıkıntı yok. Yaklaşık 350 çalışan işçi, biri filistinli (zorunlu) 6 mühendis, 4 muhasebeci, 2 personel, bir tercüman, bir de daktilo yazan mısırlı erkek sekreter vardı. 5 işçi de PKK tarafından kandırılıp Libya'daki kamplarına götürülmüştü.

Ben incelemelerimi ve araştırmalarımı yeterli gördüğümde Sebahattin'e gelmesini söyledim. O da Libya'daki şirketin Genel Müdürü İsmet Dizdar ile birlikte geldi. Yapılması gerekenleri değerlendirdik ve uygulamaya koyduk. İlk önce Sakaryalı Personel müdürünün işine son verdik. Parasını Libya'da istedi. Türkiye ye gidemiyormuş. Haricen bankaya para yatırılamıyordu. Hakediş paraları dışında işçi ücreti ödenemiyor ve transfer yapılamıyordu. Türkiye'de aleyhinde mahkeme ceza verdiği için transfer ve Türkiye'de ödeme istemiyordu. Bu Mekteb-ül Amel'e (çalışma müdürlüğü'ne) başvurmuş. Maaşları oraya yattı. Parayı da vergi müdürü öğlene kadar yaptığı tahsilatı torba ile firmalara satıyor. Türkiye'de 1 dinar için 2 dolar ödeniyor. Libya 2 yıldır ödeme yapmadığı için çıkışlı işçiler gönderilememiş. Şirketin 2,5 milyon Dinar * 3.33 = yaklaşık 9 milyon Dolar transfer alacağı ve 1 milyon Dinar da iç ödeme alacağı bekliyor. Libya'da üretilen araç (kamyon, kamyonet, minübüs) ve inşaat malzemesi (demir, çimento, boya v.s.) için hakedişten kesinti yapılabiliyor. Öncelikle çıkışlı içilerin gönderilmesi için kamyonun birini (yaklaşık 90.000 dinar) iade kararı aldık. Yazıları yazıp tercüman ile fabrikaya gönderdik. İade işlemleri tamamlandığında çek verecekleri söylendi. Aşçı Fevzi, Awenat'taki aşçının koğuşçu oğlu ve yeğenleri dahil bunun gibi birkaç kişi ve Adapazarlı çürükler gönderilmeye karar verildi. Temizlik işlemi eski yapıyı sarstığı için endişeler arttı. Sebahattin'in akraba grubu ile Genel Müdürün akrabaları arasında çekişme ise ayrı bir alemdi. Ücret olarak işçiler aylık 120-200 dinar, kalfalar ve mühendisler 200-300 Dinar muhasebeci ve personel müdürü 400 Dinar ücret alıyorlardı.

Öncelikle şirketi ve varlıklarını her türlü sarsıntıda koruma altına almamız gerekiyordu. Koruma kalkanında yer alacaklar ile şantiye yönetimini ayırmak gerekiyordu. Bunun için akraba takımından 3 kişi seçip bunların maaşını 2 kat artırarak 650 Dinar kontratla "gözlemci" statüsünde atadık. Hiçbir şeye karışmayacaklar, sadece gözlem yapacaklar ve hazırladıkları raporları bize bildirecekler. Şantiyeleri ve üretim yönetimine mühendisleri şantiye şefi olarak 450 Dinar kontratla atadık. Bunların yanınada 600 Dinar kontratla kalfalar atadık. İşçi ücretlerini de bilgi ve becerilerine göre 135- 250 Dinar ücretle yapılandırdık. Bir Dinar 3.33 Dolar idi. Böylece kalfalar şantiye şeflerinin emrinde uygulayıcı kadroyu organize ettik. Bunları denetlemek üzerede müdahale yetkisi olmayan gözlemciler atadık. Böylece denetleme ve uygulamayı ayırdık. İTÜ İnşaat mezunu Suriye asıllı 15 yıl tecrübeli mühendisi teknik müdür olarak atayıp 800 Dinar kontrat yaptık. Bununla da finans, malzeme ve işçilerin verimliliğini esas alarak pert diyagramları ile üretim planlaması yaptık. Bu planlamaya göre şantiye şefleri ile teknik müdür, idarenin önceliklerini de esas alarak aylık üretim programı ve iş akış şemaları hazırlamakla görevlendirildi. Uygulama kararları bize aylık olarak gönderilecekti. İdari yapıda da her yerleşkede bir muhasebe yardımcısı görevlendirildi. Personel işlemlerini de bu personel yapacak ve hasta işlemlerini de takip edecekti. Merkezde de Muhasebe müdürü ve personel müdürü kontratları 800 Dinara çıkarılarak yönetimin tepesinde teknik ve idari personelin aynı seviyede ve diğerlerinden üst seviyede olduklarını açıklamadan anlatmış olduk. Böylece şantiyeler ile merkez arasında hiyarerşik piramit yapı ve tepede bulunanlarıda yuvarlak masa etrafında dayanışmayı sağlayacak tasarı yönetim biçimi oluşturulmuş oldu. Tüm kadroların maaşları beklemedikleri düzeyde artırılmış olduğundan herkes hayatından memnun idi. Tüm kadrolar vazgeçemeyecekleri bir ücret politikası ile şirkete bağlanmış oldu.

Tripoliye döndük. Sebahattin, İsmet Baba (Uludağ Volframın kurucu genel müdürü ve Türkiye'deki 8 numaralı maden mühendisi. Yaşı itibari ile herkes baba derdi) ile Türkiye'ye döndü. Birgün çıkışlı Ordulu işçiler Ghat şantiyesinde isyan etmiş ve idari kadroyu rehin almışlar, işçilerin yemekhaneye girmesini engellemişler. Onlar da korkmuşlar. Beni aradılar. Telefonda tehditin bini bir para. Ben de onlara fabrikadan parayı almaya çalıştığımızı ve en kısa zamanda göndereceğimizi söyledim. Eğer bir kişiye zarar verirlerse bedelinin ağır olacağını ifade ettim. "Benden yarın akşam haber bekleyin" dedim. Kabul ettiler. Türk firmalarının çoğunda işçiler grevde idi. Hatta Enka'nın bir şantiyesinde işçiler ikna edilemediği için polisten yardım istenmiş. Polis de konteynerlerden çıkmadıkları için elektrik vermiş. Ayakları yandığı için birer tokyo ile yurt dışı etmişti. Ertesi gün fabrika bizim çeki verdi. Şantiyeyi aradım. 65 tanesi kamyonla yola çıktılar. Yolu 11 saatte geldiler. Banka çekleri yapıldı. İşçiler de ücretleri ile bir maaş tutarındaki izin ve 15 günlük kıdem tazminatlarının %60'ını banka yolu ile transfer edebiliyorlardı. Çektikleri avanslardan arta kalan ücretleri de bir yıl sonra Türkiye'de ödeniyor. Kontrat bu şekilde. Fakat onlar firmaya kızdıkları için kalan paralarını da istediler. Ertesi gün çeki yapılana kalanı ödendi. Beymen takım elbise 50 Dinar, Togo ayakkabılar 10 Dinar olduğu için hepsi takımı düzmüşler. Ben işçilere indiği gün Türkiye'de bir yıl senet verileceğini söyledim. Hepsini harcayamadıkları için muhasebeciye iade etmek istemişler. Ben de alın dedim. Uçak biletleri alındı. Türkiye'ye söyledim, onları terminale götürecek iki otobüs temin edildi. Helalleştik sevinçle gittiler. Yeşilköy havalimanında Milliyet gazetesi bunları patron gibi görünce sormuş. Enka işçileri ile Öztürkler'in işçileri diye haber yapmış. Orada sistem oturmaya başladı. Yerel kontrol mühendisleri ile olan sürtüşmeler ortadan kaldırılarak üretimde çözüm ortağı olmaları sağlandı. İki ay orada kaldıktan sonra Türkiye'ye döndüm.

Türkiye'de dört şirket vardı. Birisi Toprak Seramik bayisi olarak ticaret yapıyordu. Fakat "onunla işim olmaz" dedim. Şirketin eski çalışanları ile ortak kurulmuştu. Onlar gerekeni yapıyorlardı. Şirketin İstanbul Bankalar Caddesi'nde bir iş hanı vardı. Kiraların nereye gittiği belli değildi. Boşaltılıp onarılarak kiraya verilmesine karar verildi. Bir de kirada akaryakıt istasyonu vardı. Sebahattin'in başka arsaları ve tarlaları vardı. Şirkette çalışan sayısı 6 kişi idi. Genelde tüm çalışmalar Libya'ya yönelik idi. Kiracısının vefatı ile varisleri belli bir bedel karşılığında akaryakıt satış istasyonunu iade ettiler. Buranın yenilenerek işletilmesine karar verildi. Türkiye'de yönetimde yer alan muhasebeciler ile yollar ayrılarak yeni bir yapılandırılmaya gidildi. Öncelikle şirketlerde temsil ve ilzam yetkisi çift imzaya çıkarıldı. Şirket ortaklarının tek imza yetkisi kaldırıldı. Karar vericiler ile uygulayıcılar A ve B olarak iki gruba ayrıldı. A'dan 2 kişi veya A'dan bir kişi B'den bir kişi birlikte iimza yetkilisi kılındı. Böylece şirket içi denetleme sağlanmış oldu. İstanbul'daki işhanı onarıldı. Bağımsız 58 dükkan kiralanmaya başlandı. Kiralar yıl başında döviz olarak belirlendi. Bu Türk Lirasına çevrilerek 12 adet senet olarak alınıyordu. Kira kontratları noterde yapıldığı için kiracıların sorun yaratma şansları kalmıyordu. Her ay faturaları kesilerek veriliyordu. Bursa merkezdeki muhasebeci her yıl başında gidip senetleri alıp geliyordu. Handa sekreter, kalöriferci, bekçi ve bunları denetleyen bir görevli vardı. Pazar günleri de temizlik yapan 2 gündelikçi kişi vardı. Sonra BP ile anlaşılarak ilk 2 yıl ödemesiz 5 yıl vadeli 3 milyon dolar kredi alındı. Bu kredi Türk Lirasına çevrildi ve 2 yıl sonra 3'er dönemlerle geri ödendi. Döviz bazında ödediğimiz tutar 270 bin dolardı. Vakıflar Bankası'ndan önceden alınmış borç temerrüde düşmüştü. Demirel hükümet kurunca genel müdür Yaşar isimli biri olmuştu. Onunla gidip görüştük. Bize %90 faizle krediyi aylık taksitlerle 2 yıl içinde ödeme taahhütnamesi vermemizi istedi. Odasından çıkmadan 1 saat süre verdi. Ben hemen kabul ettim. Sözleşme hazırlattı. İmzaladık çıktık. Sebahattin "hocam biz bunu nasıl öderiz" diye içerledi. Bir hafta sonra banka faizleri %180 yükselince ne kadar doğru yaptığımız ortaya çıktı. Kısaca bunları anlattıktan sonra karar vericiler ile uygulayıcılar arasındaki farkın anlaşılmasını sağlamak için aşağıdaki örnekler çok önemli.

Karar vericiler ile uygulayıcılar arasındaki farklar

1) Bilgi yönünden : BP ile sözleşmeyi imzaladık. Parayı hesabımıza geçtiler. Yapım için akredite ettikleri firmaların isimleri ile birlkte projeleri verdiler. Biz de bunlarla görüştük ve sözleşmeler imzaladık. Akaryakıt satış pompalarını ve tesisatını yapacak olan firmanın genel müdürü Fatih Akın işin başında duruyordu. ODTÜ'de okurken 9 aylık boykot döneminde Amerika'ya gitmiş petrol mühendisi.. Okyanusta kurulu petrol platformlarında çalışmış. Akaryakıt istasyon yapımında deneyimli ve çok donanımlı bir arkadaş. Ben bir iş seyahatinden dönüşte istasyona uğradım. Fatih beyi yemeğe davet ettim. Fakat istasyonda tesisat döşeyicileri ile tartışıyordu. Pompaların bulunduğu kısımlara ada diyorlar. Adalara giden kanallarda boru döşerken ellerinin sığmadığını, arıza durumunda onarımın imkansız olduğunu söylüyorlardı. Baktım borular demir döşeme sıklığında idi. Bunun nedeni her tabancanın adada kendi pompası vardı. Tanklardan bu pompalara özel boru çekiliyordu. Adada 3 pompa var ise buraya 5 boru döşeniyordu. Komşu adalara da aynı şekilde boru döşeniyordu. Her tanktan en az 12 boru çıkıyor ve adalara gidiyordu. Ertesi gün çözüm bulmak maksadı ile ayrıldılar. Yemeğe gittik. Konuyu orda değerlendirdik.

Ben, "bizim sitede 180 daire var. Hepsine çıkış tek borudan" dedim. "Olmaz" dedi. Dünyada 2 çeşit pompa var. Emme-basma ve dalgıç adı da verilen derin kuyu su pompası. Boru içerisinde kuyuya indirilyor. Her çalıştığında ark yaptığı için kıvılcım çıkarıyor. Su içinde önemli değil ama benzin hemen tutuşur. Bu pompayı Amerika'da bazı istasyonlarda bir kaç adada denemişler. Fakat sonra vazgeçmişler. Bu nedenle adalarda tabancanın altında emme-basma pompası kullanıyoruz. "Yanma nasıl gerçekleşir" sorusuna "aynı anda yanıcı madde, hava ve ateşleyici bir araya geldiğinde olur" diye cevap verdi. Ben de, "biz dalgıç pompa kullanacağız. Yanmayı engellemek için pompanın tamamı akaryakıt içinde kalacak. Şamandırayı ona göre ayarlacaksın. Tankta en az 30 cm yükseklikte akaryakıt kalacak, bu da her tankta satılmadan bekleyecek 3 bin litre demek. Pompayı dik koymana gerek yok. Çünkü yükseklik 5 metreden fazla değil. Yatık koyacaksın. Boru çapının 2 katı yükseklikteki yakıt yanmayı engeller. Biz yanıcı maddeyi satıyoruz. Ateşleyici pompa mecbur. Sadece bunlar ile havanın temasını kesmek yeterli. Tabancanın kopması veya başka bir tehlike anında tabancanın bağlı olduğu kısma kesici vana koyman gerekiyor" dedim. "emin misin ve kesin kararlımısın?.." diye sordu. "Kararım kesin" dedim. Yemekten kalktık. Onu oteline bıraktım. Eve gittim. Gece uyumamış. İstanbul'a BP'ye gitmiş . Beni BP'deki proje yetkilisi İngiliz Mühendis aradı. Teyid etmemi yazılı istedi. Bende gönderdim. Yeni proje yapıldı. Dünyada dalgıç pompa ile yapılan ilk istasyon bizimki oldu. Önceden istasyona giden araç satın alacağı yakıta göre pompa arıyordu. Şimdi hangi adaya yanaşırsa ordan istediğini alabiliyor. Önceden yanyana 3 pompa ve 3 tabanca koyabiliyorken şimdi iki yüzlü ve çeşit sayısı kadar tabanca konulabiliyor. Araç farkına varmadan hareket edip hortumu kopardığı anda kesici vana akımı anında kesiyor ve tehlikeyi ortadan kaldırıyor. Eski tiplerde ise pompanın elektriği kesilerek durduruluyordu. bu sürede pompa habire yakıtı yere döküyordu. Çoğu yangın ve patlamaların sebebi oluyordu. Bu sistem yaygınlaştıkça yangın tehlikesi ortadan kalktı.

Ben karar verici olarak uygulamacı Fatih Akın kadar istasyon bilgim yoktu. Çok donanımlı birisi olmasına rağmen deneylemeden ve bir kaç yıl test etmeden buna karar veremiyordu. Mühendisler deneysel çalışmalarını tamamlamadan veya teknik şartnamesi olmadan bir konuda karar veremiyorlardı. Benim için ise bu basit bir özdeşlikti.

Yanma = (yanıcı madde) ve (ateşleyici) ve (Hava)

Bu birleşik önermenin doğrulanması için bu üç değişkenin aynı anda gerçekleşmesi zorunlu. Biri gerçekleşmez ise yanma gerçekleşmez. Hava ile teması kesildiğinde bu önermenin doğruluk değeri sıfır olur. Bu nedenle kesin karar vermiştim. Bunu "p = q ^ r ^ z" şeklinde yazıp anlattım. BP dahi taahhütname almadan kabullenemedi. Fatih bey burdan kendine yeni bir sektör yarattı. Dalgıç pompalar hassas idiler. Tank diplerinde pislik ve su birikintisi kalmasın diye PETROZONE adında tank bakım şirketi kurdu. Distribütor firmalar ile anlaştı. Tanklarıda havuz gibi temizledi. Tüm dünyada temiz ve susuz yakıt tüketimini sağladı. Ana dağıtım silolarına taşınan yakıt sürtünmeden dolayı meydana gelecek yanmayı önlemek için deniz suyu karıştırılarak pompalanıyormuş. Sonra bu su dinlendirme yöntemi ile tekrar dipten tahliye ediliyormuş. Bu yöntem ile az miktarda da olsa istasyonlara aktarılan su tamamen alınmış oluyor. Su olmadığı için tanklara paslanma ve korozyonda yok denecek seviyeye inmiş oluyor. Burda ben sadece "yanma işleminin matematiik modelini kurmakla" bu kararı verdim.

2) Teknik şartnamesi olmayan yatırımlarda yasalar karşısında önlem: Bulgaristan'dan Bursa'ya gelen göçmenlerden biri yanında otolar için 2 tane otogaz kiti getirmiş. bunları şoförlere anlatmaya çalışmış fakat ikna edememiş. ODTÜ'lü bir makine mühendisinin yanında çalışırken ona da anlatmış. O da bu kitleri deneme olarak Heykel-Muradiye dolmuşlarına takmış. Gaz tankı yerine de mutfak tüpünü kullanmış. Dolmuşçular para kazanmaya başlayınca durakta diğerleri de istemiş. Onlara da getirmişler. Fakat şikayet üzerine sorunlar yaşamışlar. Şoförler cemiyetine başvurmuşlar. Başkan desteklemiş ve kitlerin dünyada öndeki bir İtalyan firmasından ithal etmiş. Oğlu ve kardeşinede montaj için dükkan açmış. Bu arada ODTÜ'lü de otolar için gaz tankı üretimine ve dispenserler (gaz satış pompası) ithal edip istasyon kurup gaz satmaya başlamış. Talep fazla. Bir toplantı da İsmet Baba, "Hoca şu işe bir el atarsan iyi olur" dedi. Ben de "bakarım" dedim. Araştırmalara başladım.

Türkiye'de dökme gaz satan tüm firmalara fax ile talepte bulundum. Bize İpragaz ve Bizimgaz dışında hepsi olumsuz cevap verdi. Bu iki firma da Fransız Molino gaza aitmiş. BP'ye de yazdım. Onlar da hayır cevabı ile yapabilirsiniz izni verdiler. Her ikisi ile konuştuk. Bu işi İpragaz ile anlaştık. Sözleşme 5 madde. Taraflar, yapılacak işler, yükümlülükler, ihtilaf halinde müeyyideler ve yetkili mahkemeler. Tüm yapım işleri, maliyetleri onlara ait. Gazın nakliyesinide yapacaklar. Belirleyeceğimiz satış fiyatının %25'i bizim. Gazı satıp parasını ödeyeceğiz. Hiç gaz istasyonu yok. Sanayi ve icaret bakanlığının bu konuda bir yönetmenliği ve teknik şartnamesi yok. Sebahattin ile Hollanda'ya gittik. Orada tam bir gaz istasyonu nasıl olur gördük. Tanklar yer üstünde idi. Fotoğrafını çekip geldik. Avukatlarımızla toplantı yaptık. Herhangi bir patlama anında maddi zararları gidermek için sigorta çözüm. Fakat insan kaybında ne yaparız? Avukatlar: "bilirkişi raporuna göre mahkeme ceza verir. İtiraz ederiz üniversiteden 3 lü bilirkişi heyeti atanır. Onların raporu kesin olduğundan hakim ihmal ve tedbirsizlik ölçüsüne göre ceza verir." dediler. "Bu yaptığımız sözleşme bizi kurtarır mı" sorusuna da "hayır" dediler. Düşündüm, öyle bir durumda bize kim hak verebilir?. Hiç kimse. Akşam düşündüm. Bu üçlü bilirkişi raporunu önceden alabilirsem kendimizi daha kolay savunabiliriz. Aklıma Ulüdağ Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümü geldi. Onlardan yapımı kontrol ve denetim için destek isteyecektim. Telefon açtım. Fakülte sekreteri üniversiteyi ağaçlandıran orman mühendisi Cemal Üreyen idi. Ona durumu anlattım. "Gel" dedi "Dekan beyle görüş" Gittim, Dekan da benimle aynı dönemde Bursa Üniversitesine Dr. asistan olarak giren fen liselerinin altın çocuklarından Prof. Dr. Mehmet Kırbıyık.. Sarıldık. "Hayırdır ne işin var?" sordu. Bende "bir otogaz istasyonu kuruyoruz fakat teknik şartname ve yönetmelik yok. İpragaz ne yapacak bilmiyoruz. Bize teknik danışmanlık ve kontrol mühendisliği yapacak destek arıyoruz". diye açıkladoığımda "Kolay" dedi. "Bizim Döner sermayeye 50 bin lira yatırırsın. Canavar gibi gazlar konusunda uzman bir doçent var. Onu görevlendiririz.".. Benim "bir tane değil üç tane olsun". şeklindeki önerime "O zaman bir de tank uzmanı doçent var onu görevlendirelim. Biri de tesisat uzmanı olsun. Böylece her şeyi denetlemiş oluruz".. Devamla, "Bu hocalar ne isterse ipragaz onu yapacak, tamam" dediğimde "Parayı yatırdığında görevlendirme kararı alırız." diye olumlu yaklaştı. 

Hemen muhasebecimizi aradım. Fakslanan hesaba hemen parayı yatır ve makbuzu buraya faksla dedim. Ben çay içene kadar işlem tamamlandı. Tabii çok sevinmiştim. Hem yapılan işlerin yeterli olduğundan emin olacaktık, hem de azda olsa kendimizi yasalar karşısında güvence altına almış olacaktık. Hocalar projedeki eksikleri tamamlattılar. Sonra yapılan işleri kontrol ettiler. Kullanılan elektrik kablolarını eksproof olmasını istediler. Aydınlatma lambaları değiştirildi. Gömülen tankların korozyandan korunması için yapılacak dolgu kumunun özelliklerini belirlediler. Kanallarda boruları test ettiler. Dolumdan önce tanklara önce azot gazı koydurdular. Likitgaz satıldıkça azot genleşip havanın girmesini engelliyormuş ve yanma esnasında patlamayı önlüyormuş. Güvenilir bir tesis kurmayı sağladılar. Belediye başvurumuza istinaden bunun da likit olduğu için akaryakıt olduğunu ve ek bir ruhsata gerek olmadığını söyledi. Ben hocalardan bu yapılanları bir rapor haline getirmelerini istedim. Onlar da 150 sayfadan fazla bir rapor hazırladılar ve bize verdiler. İpragaz bir fotokopisini istedi. "Bunu biz kullanabilir miyiz" dediler. Hiç para almadan "evet" dedim. Çünkü Satışa başladık. Günde 30 bin litre gaz satıyoruz. Parayı nereye koyacağımızı şaşırdık. Gözümüz rapor falan görmüyor. Belediye bize teşekkür yazısı gönderdi. Bursa'da hava kirliliğinin %40'ına otolar sebep oluyormuş. Oldukça düşmesine otogaz tüketimi yardımcı olmuş.

İpragaz bu raporu alıp Sanayi ve Ticaret Bakanlığına götürmüş. Bazı düzenlemelerle bu teknik şartname olmuş. Yönetmelik olarak yayınlanmış. İpragaz bir petrol dağıtım firması ile anlaşmış. Bütün istasyonlara kurdu. Bir anda piyasada tüketilen dökme gaz satışının %40 ını ele geçirmiş. Tabi Bursa'da da açılan gaz istasyonları nedeniyle bizim satışlar da üçte bire düştü.

Bize teknik destek sağlayan bu değerli hocalarımız Mehmet Kırbıyık, Sedat Ülkü, Abdulvahap Yiğit ve (diğer ismi hatırlamıyorum) in hazırladığı o "teknik rapor ile kurulan istasyonlar dünyanın en güvenirlerinden olup dünyada otogaz tüketiminde ikinci olmamızı" sağlamıştır. Bizler için de ucuz ulaşım imkanı oluşturmuştur.

3) Kendini kanıtlamaya çalışan bürokrata karşı önlem (Raid buhar basıncı)

Bir gün bürodayım. İstasyondan telefon ettiler. Test için gelmişler. Yönetim kurulundan birini istiyorlar. Ben de gittim. Tiicaret Müdürlüğü'nden gelmişler. Yakıtlardan numune alıp incelemeye göndereceklermiş. Birer şişede mühürleyip bize verip gittiler. Aradan 2 ay geçti. Bana Asliye Ceza Mahkemesi'nden bir celp geldi. Avukat gidip baktı. Kurşunsuz benzinin "raid buhar basıncı" düşükmüş. "Bu ne" diye BP ye sordum. Kışın yakıtlardaki alkol oranı artırılırmış. Donmaya karşı ve yanmayı kolaylaştırmak için. Biz yaz standartında olanı satıyormuşuz. Numune almaya geldikleri gün eskisinin satışı durdurulmuş. Onu başka bir tanka boşaltıp kışlık olanı almamız gerekiyormuş. O dönemde kurşunsuz benzin satışı yok denecek kadar azdı. Bir ay önce 2 bin litre alınmış öyle duruyor. Tabi duruşmalar başladı. Mahkemede "sanık Etabey Karatoprak" diye mübaşir bağırdığında avukat ile birlikte giriyorduk. Hakim bir cevap beklyor ama avukatta tık yok. 5-6 duruşmadan sonra hakim benim halime acımış olacak ki "kardeşim bunu sen mi ürettin?.." diye sordu. Hayır "BP nin bayisiyiz. Onlarda bu akaryakıt bizim diye yazı verdiler, dosyada.." dedim. Hakim ifademi düzelterek yazdırdı. Savcı da beraatimi talep etti. Ve kurtardık. Orada şunu anladım. Buraya sorumlu bir şef atamalıyız. Pompacılardan birini hemen şef yapıp. Atama yazısını yazdım. Hem pompacıları denetleyecek hem de yakıt siparişini belirleyecek. "Ben onu kurtarabilirim ama o beni kurtaramaz.." Kurumda uygulamacı birini bu şekilde yetkili kılarak, ileride meydana gelecek sıkıntıların muhatabı olmaktan yönetim kurulunu kurtarmış olduk..

Neden bize bu harekat yapılmıştı? İl Ticaret Müdürü hemşehrimiz, istasyona geliyor. Kendisini tanıtmasına rağmen kimse ilgilenip itibar göstermiyor. O da kim olduğunu ve neler yapabileceğini kanıtlamak için bunu yapıyor!.. 

4) Siyasetçilere karşı önlem

Siyasi parti yöneticileri genellikle seçim dönemlerinde gelir destek isterler. İş hayatında olanlar bu desteği az veye çok yaparlar. Karşıt bir parti ile organik bağın varsa gelmezler. Bizim için yapacakları birşey olup olmadığını da sormaktan geri kalmazlar. İmar durumu ile ilgili sıkıntılarımızı çözmeleri desteğimizin zorunlu olarak katlanmasına sebep olurdu. Biz istasyonu kurduktan sonra VARAN Turizm bize geldi. Anlaştık. İstanbul-Bursa hattını açacaklarmış. İstasyonun arkasındaki park yerinde onlara yer verdik. Kira sözleşmesi yaptık. Terminal binası yapıp faaliyete başladıllar. Şirketin genel müdürü Başbakan Mesut Yılmaz'ın eski özel kalem müdürü idi. Geyet efendi ve kibar bir insandı. Bir yılın sonunda kira kontratını yenilemek için zam istedik. Fakat adam tedirgindi. Devamlı erteliyordu. Bir gün Varan'ın sahibi Nevzat Pekuysal (Tiyatro sanatçısı Suna Pekuysal'ın abisi) beni aradı ve şirkete yemeğe davet etti. Ben de "her hafta İstanbul'a geldiğimi fakat sadece çaya gelebileceğimi, gelmeden önce haber vereceğimi" söyledim. Bir gidişimde aradım. Güneşli'de bulunan fabrikalarına gittim. Bantta 100'e yakın lüks otobüs imalatı başlamış. Bazılarına yeni başlanmış bazılar da tamamlanmak üzere. Fakat tek işçi yok. Öğlen tatili diye düşündüm. "İmalatı durdurduk, artık bu ülkede ticarette yapılmaz yatırım da. Devretmek için görüşmeler yapıyoruz." dedi. "sebebi: belediye seçimlerini 1989'da Doğruyol kazanmıştı. 1990'da Varan Bursa hattını açmıştı. 1991 genel seçimlerini Demirel kazanınca temizlik başladı. Varan'a ayrı bir terminalden kalkış yapamayacağı kararı belediye meclisinde alındı. Bursa şehir terminalinden hareket edebileceği söylendi. Belediye ile olan ilişkilerimize güvenerek kararı durdurmak istedik. Fakat mümkün değildi. Çelik Palas'taki 2 yemekli toplantı gözümde anlam kazanmaya başlamıştı. Birinci toplantı Seçim öncesi Demirel ile idi. Hiç mütevazi biri değildi. Tek başına iktidar olmak istediğini, buna yemekteki tüm iş adamlarının zorunlu desteğinin şart olduğunu, aksini yapanlarla bağlarını koparacağını tehditvari ifade etti. Hemşerim bir müteaahit çok katı biri olduğunu, aksi durumda kafayı taktığı şahsı terddütsüz batıracağını söyledi. Bana da dikkatli olmamı açıklamaya çalıştı. İhalelerin İnci Baba aracılığı ile düzenlenmesi bu nedenle idi. İkinci toplantı bir iki hafta sonra, Cumhurbaşkanı Özal ile idi. Özal kendinden emin eşi ile yemeğe geldi. söz alan hakaret ediyordu. Sen çekil Demirel başa geçsin imasında bulunuyorlardı. Özal dedi ki : 'Benim dönemimde kazandığınız parayı hayal bile edemezdiniz. Serbest ticareti getirdim. İhaleleri şeffaf hale getirmeye çalıştım. Turizmi kurdum. Döviz darboğazından kurtardım'..." gibi açıklamalar da ve serzenişlerde bulundu. Gözleri dolmuştu. Fakat iş adamlarının bu şekilde dönmeleri beni hayrete düşürdü. İşte Nevzat bey de bu tufada hedefe konulanlardan idi. Ben de "Ağabey bundan sonra sizden bir kira talebimiz yok. Bizim ora senin. İstediğin gibi yararlanabilirsin." Dedim. Helaleştik ayrıldım. Sonra Ulusoy'a devrettiler. Türkiye'nin bir çınarı böylece tarihe karışmış oldu.

Sadece muhalif partiler arasında bu çekişme yoktu. Sebahattin, Anap'ın kuruluş yemeğinde açık artırmaya çıkarılan Özal resmini 25 milyon vererek almış. Bursa ayağı kalkmış. Bugün bunu yaptı. Tabancadaki mermi. Yarın nereyi vuracak. Anap'ın başındaki ağaları rahatsız etmiş. Maliye Bakanlığı Vergi Denetleme Kurulu Baş Müfettilerinden iki kişi şirketi denetlemeye gelmişler. Defterleri incelemişler. Sebahattin Şirket adına benim katılmamı istedi. Orada yer alan konaklama giderleri ile giyim kuşam faturalarının işlenmesinin usulsüz olduğunu söylediler. 1990 yılına kadar bizim Türkiye'de bir lira gelirimiz yok . Bunların Libya'dan gelen misafirler için yapıldığını söyledim. Vergi kaçakçılığı yönünde cezai bir durum olmadığını gördükleri için sadece uyarıda bulundular. Özal'ın resmini niye satın aldığını sordular. Alkolün etkisi dedim. Gülüştük. Ayrıldık.. Ben işe başladıktan sonra önlem olarak vergi yönünden ve kayıtların denetimi için 2 danışman buldum. Bunlar her hafta şirkete gelip kayıtları inceleyip düzenleyeceklerdi. Bir de hesap planının yeniden düzenlenmesini istedim. Libya'dan gelen hakedişler artık aktif hesaplarda değil nazım hesaplar da emanet olarak takip edilecekti. Giderler de Libya için harcamalar olarak takip edilecekti. Libya bilançosu ile Türkiye blançosu ayrı oluşturulup yıl sonunda Libyaya tasdikli bilanço daha kolay düzenlenecekti. Bu bizi Çiller vergisinden de kurtardı. Ekonomi krize girince yurt dışında elde edilen gelirler ve hakedişlerden % 1,5 vergi talep edildi. Bizim hakedişler aktif hesapta olmadığı için vergi tahakkuk ettiremediler. Halen yurt dışındaki müteahhitler bu vergiyi ödemekteler. Ticari yaşamda yer alanlara tek önerim iktirdan yana tavır almaları.

4) Şirket Ortakları ve Ailelerinin tavırlarına karşı önlemler

Şirket kurumsal yapıya kavuştukça ortaklar ve aile bireyleri kendilerinin işe yaramadığı kanısına kapılırlar. Birisini bir yerin başına koyarsın bir kaç gün sonra suratı asık gelir. Ne oldu? sorusuna bana bir şey soran yok cevabını alırsın. Ordakiler herşeyi benden iyi biliyorlar. Ben kendime yeni bir iş kuracağım talebinde bulunurlar. "Sen sadece izleyeceksin. Aksayan ve yanlış gördüklerini rapor edeceksin, birlikte çözüm arayacağız" desem de nafile. Hele dışa açılmak için yapılan çalışmaları gezip tozup para harcamak olarak görürlerse, şirketin batacağı endişesine kapılırlar. Buna yönetimde yer alanlar da dahil olduğunda, şirket için tehlike çanları çalmaya başlar. Yaşam kültürleri ve bilgileri buna yeterli olmayan aile şirketlerinde "kurumlaşma çabaları" boşuna kürek çekmek olarak nitelenebilir. Vazgeçildiği anda bedelinin ağır olacağını kavrayamadıkları için, hızla bataklığa doğru yol alırlar ve bir gün pişman olduklarında geri dönüşün olmayacağını anlayamazlar. Bedelini perişanlıkla öderler.

ETABEY KARATOPRAK

[email protected]

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.