150

21 Mart Dünya Şiir Günü imiş.

Bu vesileyle ömrünce kendini yazarak daha güzel ifade edebilmiş, 1996’dan bu yana üç şiir, bir kısa öykü-deneme kitabı, iki de romana imza atabilme imkânı bulmuş biri olarak yazmak üzerine birkaç söz söyleme ihtiyacı hissettim.

“İnsan neden yazar?” ve “Kime, ne zaman yazar denir?” soruları, çoğu zaman merak konusudur.

İlkinden başlayalım.

“İnsan neden yazar?” sorusu, cevabı fazlasıyla kişisel ve oldukça yüzeysel bir soru...

Sanatın birçok farklı dalında sorulagelen, “neden şiir, neden roman, neden müzik, neden mizah” soruları gibi. Dahası, derdi üretmek olan gerçek sanatçılar zaten enerjilerini bu sorulara harcamazlar.

Mesela bir arıya “Neden, nasıl bal üretiyorsun?” diye soruyor muyuz? Ya da sorsak bir cevap alabilir miyiz?

Elbette herkesin hareket ve kendini keşif noktası, sonrasındaysa motivasyonu bambaşka olabilir. Buna söz yok, olamaz da…

Ama sanat en temelde bir yetenek işidir. Beri yandan azim ve kararlılıkla çalışmayla desteklenmeyen yeteneğin de bir yere varamayacağı ortada…

Madem konu şiir, Türk şiirinin önemli hececilerinden Bekir Sıtkı Erdoğan’ın bir röportajında söylediklerinden küçük bir alıntı yapalım.

“Nasıl ki madenden çıkarılan kıymetli bir taş o haliyle de bir değer taşıyorsa, duygu da içten geldiği haliyle değerlidir. Ama bunun bir sanat eseri olması için işlenmesi gerekir. Tıpkı madenden çıkan o kıymetli taş gibi…”

Şiirimizin bir başka devi Attila İlhan’ın şu söyledikleri de çok önemlidir:

“Her cümle mısra olamaz. Şiir, düz yazının satır başı yapmış hâli değildir. Mısra, iç ritmi, imgesi ve yoğunluğu olan bir yapı taşıdır.”

Bu noktada nedir, ne değildir konusunda ben de birkaç şey söyleyeyim izninle.

Ben yukarıdaki iki tespite de katılmakla beraber, şiirin, satırlar dolusu yazıyla anlatabilecek şeylerin, kendi içindeki ritmi hatta müziğiyle, imge ve alegoriyle, en kısa ve etkileyici biçimde söylenme sanatı olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda şiir, özgün olması gereken bir sestir aslında…

Hani şöyle bir rivayet vardır.

Türkçenin yalın şairlerinden Yunus Emre’ye Mevlana’nın Mesnevi’si sorulur. Yunus Emre, en az şiirleri kadar net, yalın ve özlü bir cevap verir:

“O kadar söze ne gerek? ‘Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm’ der geçerim.”

Yunus, bunu dedi mi demedi mi bilemem, ama burada ifade edilen çerçevede düşündüğümü söylemek isterim.

Yalın ve keskin söylemek; gönülde, akılda, dilde iz bırakmak…

Bir de şiirin biçimsel tartışmaları var.

Ölçülü (vezinli) şiir, serbest şiir…

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, şiir, bir ses sanatıdır aslında. O sesi üretecek kulak gerektirir. 7’li, 8’li, 11’li, 13’lü, 14’lü, 15’li ölçülerin, hatta aruz kalıplarının hepsi birer makamdır. Her biri, binlerce yıllık kültürel hafızamızdan damıtılarak günümüze ulaşıp şiir sesimizi oluşturmuşlar, büyük bir ses silsilesiyle coğrafyalar aşıp günümüze ulaşmışlardır.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’na Ne zaman bir köy türküsü duysam, şairliğimden utanırım” dedirten de budur.

Tıpkı Makedonya’nın Radoviş kasabasına bağlı yörük köyü Ali Koç’ta, edebiyat eğitimini bırakın, doğru dürüst okul bile görmemiş Türk gençlerinin bir çırpıda söyleyiverdikleri şu mânileri gördüğümde şairliğimden utandığım gibi…

Fistanı var biçilmez,

Rengi vardır seçilmez.

Ben Ali Koç kızıyım,

Benle dalga geçilmez.

*

Çantası var kolunda,

Gezer bayır yolunda.

Çok güzelsin be yârim,

Melek mi var soyunda?

*

Ev altından tavşan al,

Bu mendili kuşan al.

Ben askere gidince,

İnce bele kuşan al.

*

Taş attım da gümlesin,

Âşık olan dinlesin.

Beni yârdan ayıran

Döşeklerde inlesin.

(Kaynak: Çıkayım Gideyim Urumeline-Hüseyin Şirvan-Kişisel Basım-2009)

Ölçünün kusursuzluğunu, kafiyelerin nizamını fark ettiniz, değil mi?

Konumuza devam edelim.

Peki ya serbest şiir?

Serbest şiir, yukarıda bahsetmeye çalıştığım “makamları” reddedip “ben kendi makamımla, kendi sesimle var olacağım” iddiasıyla büyük bir meydan okumadır.

Yani, Attila İlhan ustamızın da vurguladığı gibi, satırları alt alta yazıp ortaya çıkana “şiir” demek değildir ve aslında çok daha zordur.

Bu noktada ikinci soruya gelelim.

“Kime, ne zaman şair, yazar denir?”

Bu konuda da farklı görüşler var. Kimi yayımlanan eser (kitap) sayısını ölçü alır, kimiyse o kitapların gördüğü ilgiyi…

Her ikisinin de bir ölçüt sayılamayacağını düşünüyorum.

Yayımlanmış kitap desek…

Sağlığında kitabı olmamış Türk şiirinin bir başka devi Yahya Kemal’e ne diyeceğiz? Yani, şiirleri kitap olunca mı şair oldu bu büyük sanatkârımız?

İlgi desek…

Medyada ün salıp on binler satanlar “çok büyük yazar” mı yani?

Bir de kalıcı olmak meselesi vardır ki insan ömrüne sığması zor bir ölçüdür.

Buna da istersen haftaya devam edelim, değerli okurum.

Haftanın Notu:

1999 depreminde yitirdiğimiz, Türk şiirinin aruzla yazan son şairlerinden Mehmet Çınarlı’yı saygı ve rahmetle anarken, şiir ahenginde bir gelecek ve bayram diliyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
150