Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde olsa da, yasal düzenleme yapmanın yolu kapalı değil. Çünkü Olağanüstü Hal devam ediyor ve buna dayanarak, Cumhurbaşkanının Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu Kanun Hükmünde Kararname çıkarabiliyor.
 
Gündemde tartışılan konular var. Bunlardan biri, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya attığı “tutuklu ve hükümlülere tek tip kıyafet giydirilmesi”nin zorunlu hale getirilmesi.    
 
Öneriye hukukçular ve muhalefet partileri karşı çıkıyor. Konuya ilişkin olarak 1980’li yıllardan bu yana  neler yaşandığına şöyle bir göz atalım.  
 
İlk uygulama 1984’te başladı. Buna tepki olarak Metris Cezaevi’nde 1984’te başlayan açlık grevi, tutuklu ve hükümlülerin duruşma salonlarında tek tip kıyafetlerini çıkartıp atması eylemine dönüştü.

Metris’te 4 hükümlünün açlık grevinde yaşamını yitirmesi üzerine uygulama askıya alındı. 1986’da ise tümüyle kaldırıldı.
Ancak 1987’de yeniden gündeme getirilince, açlık grevleri tekrar başladı.
Diyarbakır’da bir hükümlü açlık grevinde ölünce tek tip kıyafetten vazgeçildi.
1988 yılında, dönemin Adalet Bakanı Mehmet Topaç, yayınladığı genelgeyle tek tip uygulamasına yeniden başlattı. Bu,12 ayrı cezaevinde 2 bini aşkın tutuklu ve hükümlünün açlık grevine başlamasına neden oldu.
 
Türkiye’nin AB üyelik başvurusu dikkate alınarak genelge geri çekildi.
Cemil Çiçek’in Adalet Bakanlığı döneminde, Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’in başkanlığında kurulan yargı reform komisyonunda hukukçular, tek tip kıyafet uygulamasını hazırlanan tasarıya koydu.
 
2004 yılında Meclise sevk edilen Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun Tasarısı’nda yer alan hüküm, cezaevlerinde tek tip kıyafeti zorunlu hale getiriyordu. Ancak, bu hüküm Meclis Adalet Komisyonu’nda, “Muhtaç hükümlülere talepleri halinde idare tarafından iklime ve sağlığa uygun giysiler verilir” şekline dönüştü. Daha da ileri gidilerek, “Hükümlülerin giysileri, iç ve dış güvenlik görevlilerinin giymekte olduğu üniformalara benzer şekil ve renkte olamaz” hükmü de tasarıya eklendi.

Gelelimin günümüze;
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlığında toplanacak Bakanlar Kurulu’nda çıkarılması muhtemel Kanun Hükmünde Kararnamede veya kararnamelerin birinde 'tek tip kıyafeti zorunlu hale getirecek' bir hüküm yer alır mı ? Alabilir. 
Çünkü burası Türkiye ve Olağanüstü Hal var..

***
8 Ağustos Bitlis’in, yani doğduğum yerin, memleketimin düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümüydü.
 
İş adamı Cemil Özgür ve Ahmet Eren öncülüğünde önemli işer başaran Bitlis Eğitim ve Tanıtma Vakfı (BETAV)’nın ilimize kazandırdığı Eren Üniversitesi, spor  tesisleri, okullar, yurtlar, 800’ ü aşkın üniversite öğrencisine burs verilmesi ve muhtaçlara yardım hizmetleri artarak sürüyor.
 
Büyük İskender’in Bitlis’e yaptırdığı tarihi kale, türkülere konu olan beş minare  ve ünlü seyyah Süleyman Çelebi’nin “Bitlis’e gittim nargilemi koyacak düz bir yer bulamadım” söylemi başta olmak üzere, memleketimin daha nice  tarihi ve kültürel özelliğini anlatmak isterdim, ancak deyim yerindeyse “Yerim Dar”
 
Bu nedenle sadece, Bitlis’in yetiştirdiği ilim insanlarından biri olan Müştak Baba’nın, Ankara’nın başkent oluşuyla ilgili kehanetinden söz edeceğim.
 
Temeli sayılara dayanan ve geleceği öğrenmeye de yaradığına inanılan ‘Ebced’ ilminin üstadı olan Müştak Baba, şiirlerinde sıra sıra kehanetlerde bulunmuş, hatta öldürüleceğini bile yazmış.
 
1750’lerde Bitlis’te doğan, medresede okurken tasavvufa merak salan ve daha sonra  uzun seyahatlere çıkan Müştak Baba, Ankara’nın 1923’te başkent olacağını tam 100 yıl önce yazdığı şiirde dile getirmiş.

Söz konusu şiirin günümüz Türkçesiyle basit ama serbest tercümesi şöyle:
‘1000 mánásına gelen ELF sözü, güzeller beldesinin başına EFSER, yani tác olarak konursa, o belde İstanbul’dan farksız bir hále gelir. Sonra, Yunus Suresi’ndeki NUN ve Kaf Suresi’ndeki KAF harfleri alınır. Resul’ün, yani Hazreti Peygamber’in RI harfi de bunlara iláve olunmak ister ve maksad ‘háy-ı huy’ sözündeki ‘HE’ harfi ile tamamlanır. Ey anlayışlıların padişáhı olan Sultan Hacı Bayram ! Senin bulunduğun o güzel belde, bu değersiz kul Müştak’tan hürmet istiyor !’

Müştak Baba, şiirin ilk mısraında ‘1000′ mánásına gelen ‘elf’ ve ‘tác’ demek olan ‘efser’ sözlerini veriyor ve ‘efser’in başına ‘elf’in iláve edilmesi gerektiğini söylüyor. Ebced hesabıyla 341 tutan ‘efser’e ‘elf’in, yani ‘1000′ sayısının ilávesiyle, Ankara’nın başkent yapıldığı 1923’ün Hicri takvimle karşılığı olan 1341 tarihini elde ediliyor.

Şair, daha sonra beş mısrada sırasıyla ‘elif’, ‘nun’, ‘kaf’, ‘rı’ ve ‘he’ harflerini veriyor.
Bu harfler, bu sırayla yazıldıklarında ortaya bu kez ‘Ankara’ kelimesi çıkıyor.
Yani, Müştak Baba, ‘Ankara’nın eski harflerle yazılışı olan ‘A-N-K-R-H’ harflerini sıralıyor, ‘Güzeller beldesi ve Hacı Bayram’ın memleketi olan Ankara, 1341 yılında başlara tác olacak ve İstanbul’dan - yani, şiirin yazıldığı zamanın başkentinden - farksız hále gelecek’ diyor.
 
İyi haftalar.
 
[email protected] hotmail.com
 
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.