Bu söz, duayen politikacı, 9. Cumhurbaşkanı ve eski Başbakanlardan merhum Süleyman Demirel’in unutulmaz ‘özdeyiş’lerinden biri.

Önce bu sözün öyküsünü anlatıp, sonra da neden gündeme getirdiğimi açıklamak istiyorum.

12 Mart 1971'de ordunun üst kademesi muhtıra vererek Türk siyasetine müdahale etmişti. Başbakan Demirel şapkasını alıp gitmiş yani hükümet istifa etmişti. Askerler, görev süresi biten Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın yerine Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler'in seçilmesini istiyordu. Ancak, Meclis çoğunluğunu elinde bulunduran Adalet Partisi (AP) ile Cumhuriyet Halk Partisi buna karşıydı. İşte, Süleyman Demirel'in bugün dahi hafızalardan silinmeyen o ünlü sözü o aşamadaki görüşme trafiği sırasında ortaya çıktı.

Cumhurbaşkanı adayı olmak için istifa eden Faruk Gürler'in yerine Genelkurmay Başkanlığına atanan Orgeneral Semih Sancar ile Demirel'in gizlice görüştüğü söylentisi ortaya atılmıştı. Gazeteciler, bunu Demirel'e sorup ‘hayır’ cevabını alınca, Semih Sancar'a giderek ''Efendim siz her parti lideriyle görüşüp de Sayın Demirel ile görüşmediniz mi? '' diye sormuştu. Sancar da bu soruya, ''Hayır canım, dün görüştük ya!'' diyerek bu sırrı ağzından kaçırmıştı.

Bunun üzerine gazeteciler tekrar Süleyman Demirel'e gelip olayı anlatmış ve ''Efendim dün görüşmediğinizi söylemiştiniz'' demişlerdi. üzerine Demirel, ünlü “Dün dündür, bugün bugündür'' açıklamasını yapmıştı.

Sonrasında ise hem askeri kanadın hem de siyasilerin uzlaştığı bir isim, Fahri Korutürk Cumhurbaşkanı seçilmişti.

***

Peki bunu neden gündeme getirdim?

Hani, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bakanları, başta Kanal Projesi olmak üzere İstanbul’la ilgili birçok konuda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu pas geçerek, görüşünü almadan istediklerini yapıyorlar ya… Acaba dedim Erdoğan İstanbul Belediye Başkanı iken bu konudaki tavrı nasıldı? Meğer bu konuda çok hassasmış…

İşte örneği:

İstanbul Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 14 Ekim 1997 tarihinde İstanbul'da yaşanan sel felaketi sonrası Mehmet Ali Birand'ın sorularını cevaplamak üzere 32. Gün programına katılmış ve açıklamalar yapmıştı.

Dönemin Çevre Bakanı Dr. İmren Aykut ise telefonla canlı yayına bağlanarak sel felaketiyle ilgili verdiği demece açıklık getirmek isterken ‘yetki’ tartışması yaşanmıştı.

O yetki tartışması şöyle yaşanmıştı:

Erdoğan- Ben tabi İmren hanımın Çevre Bakanı olarak , İstanbul’daki eksikliklerle ilgili, eksiklik varsa bir ziyaretle bizi uyarmalarını beklerdik.

Mehmet Ali Birand – İmren hanım siz ziyaret etmediniz mi sayın Başkanı?

İmren Aykut – Ben Alibeyköy’de sel baskınına uğramış vatandaşları ziyarete gittim. Orada durumu yerinde tespit etmek istedim. O sırada bana soru soran gazetecilere de burada birtakım eksiklikler olduğunu söyleyerek çevreyle ilgili eleştirileri ortaya koydum. Ben bunu Türkiye’nin her yerinde ortaya koyarım. Sayın Başkan bunu bir alınganlık göstermemeli, olgunlukla karşılamalı.

Erdoğan - Ben alınganlık göstermiyorum, ben yalnız diyorum ki bu bizim ortak sorunumuzdur gelip beni ziyaret edip çevreyle ilgili İstanbul’da neler yaptınız sayın başkan diye bana sorsaydınız bu yanlışların içine düşmezdiniz.

İmren Aykut – Soracağım

Erdoğan – Gücünüz yetiyorsa gelin başa baş oturalım bu konuları tartışalım. Ben çevreciyim. Sizin bekraundunuz yok, bekraundunuz olmadığı için bunu yapıyorsunuz.

İmren Aykut – Bakın, sizin belediyecilik bekraundunuzdan çok daha fazla benim çevre bekraundum vardır.

Erdoğan – Gelin o zaman konuşalım.

İmren Aykut – 17 yıllık politikacıyım ben ve altıncı kez bakanlık yapıyorum.

Erdoğan – Bakın 6 kez bakanlık yapmış olabilirsiniz, isterseniz 16 kez bakanlık yapın, bu ülke çok bakanlar gördü.

İmren Aykut – Konuşmalarınıza dikkat edin biraz. Karşınızdakinin kim olduğuna iyi bilerek konuşun.

Erdoğan – Fark etmez

İmren Aykut – Ben bu devletin bakanıyım, siz İstanbul’un Belediye Başkanısınız. Herkes kendi konumunu çok iyi takdir etsin.

Erdoğan - İstanbul ile ilgili konuda lütfen beni aşmayın

İmren Aykut - Ben o konuda da sizi aşarım çünkü devletin bakanıyım.

Erdoğan – Benimle konuşun ondan sonra açıklama yapın, benim gıyabımda açıklama yapmayın.

***

Siyaset dünyası maalesef böyle.

Dün Fatullah Gülen’in elini eteğini öpüp, methiyeler dizenler, PKK ile açılım macerasına girişenler, Esat ile kanka olup, ortak Bakanlar Kurulu toplantısı yapma aşamasına gelenler, ‘Hafter meşru bir şahsiyet değil onun ile meşru Libya Hükümeti arasında asla arabuluculuk yapmayız’ diyenler, birbirlerine en ağır hakaretleri sıralayıp sonra ittifak yapanlar, ‘Dün dündür, bugün de bugündür’ ü oynadılar.

Bir gazeteci olarak, 40 yılı aşan meslek hayatım boyunca, bu tavrı sergilemeyen politikacıları da tanıdım tabi. Bunlardan biri de merhum Bülent Ecevit idi. O’nu anmışken, geçenlerde yanına gönderdiğimiz eşi Rahşan Ecevit’e de rahmet diliyorum. Karadeniz illerinden birine seçim gezisine giderken, Rahşan Ecevit’in, evde hazırlayıp özel uçakta konukları olan bizlere kendi elleriyle ikram ettiği sandviçlerin tadı hala damağımda.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra Mamak’ta bulunan Ankara Sıkıyönetim Mahkemelerindeki davaları izlemek için nizamiye kapısında giriş kartı almak isterken, sıraya girenler arasında Bülent Ecevit’i gördüm.

Yanında partili ya da koruma, hiç kimse yoktu. Bir başınaydı. Sormam üzerine, ‘hakkındaki bir davanın duruşmasına katılmak için geldiğini, otobüse binerek mahkemelerin olduğu bölgeye gideceğini’ söyledi. Zorla ikna ederek, mensubu olduğum kurumun aracına bindirdiğimi ve mahkemenin kapısına bıraktığımı unutamıyorum.

***

Bir de, seçim gezilerinde, biri Ecevit’e, diğeri gazetecilere ait 2 davranış var ki, onlara yaşayanlar da, sonradan duyanlar da gülmeden edemiyor.

Seçim gezilerinde gördüğü herkesi selamlayan, sık sık otobüsü durdurup vatandaşlarla el sıkışan Ecevit’in, karşılaştığı damat ve geline “hayırlı başarılar’ demesi bizi gülmekten kırıp geçirmişti.

Propaganda gezilerinde seçim otobüsü bazen mola vermeden uzun yol katediyor, gazeteciler tuvalete gitme ihtiyacı hissediyordu. Ecevit çiftinin çiçeği – böceği sevdiğini bilen meslektaşlar, ‘efendim çiçek toplayayabilir miyiz’ diye teklifte bulunuyordu. Yerleşim yerlerine uzak olan mekanlarda otobüs kenara çekilince isteyenler dere kenarı, kaya arkası gibi kuytu yerlerde ihtiyaç giderirken, kimileri ise Bülent ve Rahşan Ecevit ile birlikte kır çiçekleri topluyordu. Bu nedenle ‘çiçek toplama’ deyimi meslektaşlar arasında süregelen bir espri konusu olarak kaldı.

***

Karaoğlan’ ve ‘Kıbrıs Fatihi’ olarak anılan Ecevit’ten söz ederken gelen bir haberi aktarmadan edemedim.

Habere göre, eski Genelkurmay İç Güvenlik Müdürü Ünal Atabay, Rusya'nın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanıyacağını iddia ediyor. Coğrafi ve enerji kaynakları bakımından Doğu Akdeniz'in Suriye ile bütünlük sağladığını belirten Atabay, Rusya'nın planını ise şöyle açıklıyor:

"Suriye sahasındaki zenginliklerin, gerekse deniz yetki alanlarındaki enerjinin kullanılabilmesi için Rusya'nın KKTC'ye ihtiyacı bulunuyor. Bu noktada Türkiye ile iş birliği kaçınılmaz ve bir zorunluluktur. KKTC'de askeri üs elde etmek istiyor. Rusya, Suriye'de Türkiye ile olan pürüzlerin kalkması ve Doğu Akdeniz'de enerji alanında iş birliği yapması karşılığında, KKTC'yi tanımak ya da Abhazya'ya tanıttırmak, buna karşılık Türkiye'nin de Abhazya'yı tanımasını planlıyor. Böylece Rusya; KKTC'de askeri üs elde etmek ve ayrıca önümüzdeki süreçte Suriye'nin imar ve inşasında kullanılmak üzere Kıbrıs'ın Karpaz bölgesinde lojistik bir üs oluşturmak niyetinde.’

---

İYİ HAFTALAR

[email protected]

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.