Geçen hafta şöyle bitirmiştik “yazar kimdir” konusuna ilişkin:
Bir de kalıcı olmak meselesi vardır ki insan ömrüne sığması zor bir ölçüdür.
Buradan devam edelim.
Çok geriden almayalım ama insan denen fâninin ölümsüz olma ihtirası “ölümcül” bir gerçek… Ölümcül, çünkü ölümsüz olmak, sonsuz hayat derken dünyadaki sınırlı hayatını ve belirsiz süresini heba eden de çok…
“Sanatçı olunmaz, sanatçı doğulur” gerçeğiyle beraber…
Neyse, konuyu dağıtmayalım.
Sanatta özellikle edebiyatta kalıcı olmanın türlü parametreleri var ve acı gerçek şu ki ortada “budur” denebilecek bir formül yok.
En düz düşünceyle, üretilenin kalite ölçüsü, muhatapla doğru orantılı… Herkese ulaşmak büyük iddia… Sanat tüketicisi diyebileceğimiz kitlenin durumu önemli… Öldükten sonra ünlenen nice yazar, ressam türlü sanatçı var mesela…
Beri yandan yaşadığı çağın, dönemin dinamikleriyle “kalıcı” olan nice yazar, ressam ve türlü sanatçı da yok değil…
Polemik yaratmak istemem ama yeteneklerinin ve şiirlerinin o büyük gücüne karşın Necip Fazıl “Siyasal İslamcı”, Nazım Hikmet “Komünist” olmasaydı bugün bu derece tanınırlar mıydı, bilemiyorum.
Belli bir kesim tarafından tanınan, sevilen, okunanlar da az değil.
Sanat üretimi, kendine uygun toprağa (toplum) ve kültürel iklime ihtiyaç duyar. Yoksa kalitesi ne olursa olsun çürür gider.
Günümüzde “okumuyor bu toplum” gibi bir yaygın klişe var. Buna karşılık irili ufaklı, sayısız yayınevine her gün yenileri ekleniyor. Eh, toplum okumuyorsa “siz basın parayı, biz basalım kitabınızı” diyen, “kitabı olmayan kalmasın” kafasında bu kadar yayınevi nereden ne kazanıyor değil mi?
En son şunu gördüm. “Kitap fikriniz mi var, gelin basalım!”
Yazmana bile gerek yok yani, “fikri ve parayı ver, halledelim” diyor. Böylesi bir pespayelik!
Editör hizmetine hiç girmeden burada keselim. Orada da bir yazıya sığmayacak derecede kanayan yaralar mevcut.
Bu noktada Fırtınalı Hayatlar (Genius) adlı roman uyarlaması, biyografik filmi hararetle tavsiye ederim. Bu filmi eli kalem tutan, yayınevi ya da kitabevi sahibi, editör herkes seyretmeli. Zira hepsine çok şey anlatıyor. Filme ilişkin bilgilere şuradan ulaşabilirsiniz.
Gelelim esere erişim konusuna…
Özellikle 60 yaş ve üzeri kesimin başta kitap olmak üzere “internetten alışveriş” konusundaki durumları malum…
Yanı sıra, bir eserin sektörün lokomotifi sayılanlar dahil, fiziksel kitabevlerinin raflarında boy göstermesi için yazar, yayınevi, kitap üçlüsünden en az birinin “ünlü” veya “destekli” olması şart! Herhangi birinde şöyle bir dolaş, ne demek istediğimi anlayacaksın.
Tüm bunlarla birlikte “okumak, okur olmak” meselesi de teknolojinin yarattığı imkânlar ve kâğıdın pahasıyla beraber artık epey değişti. Yok olan ormanlar da cabası…
Değişti diyorum ama 40 yaş ve üzeri grup, bu değişime ayak uydurabilecek durumda mı, tartışılır.
Yaşı yaşıma yakın bir arkadaşım, sohbet arasında hâlâ gazete aldığını söyledi geçenlerde… Dedim “Hepsi nette var, çoğu ücretsiz. Hatta bazıları köşe yazılarını sesli olarak da yayımlıyor.”
Aldığım cevap ilginçti: “Elime almadan gazete okuduğumu anlayamıyorum.”
Bu kâğıt bağımlısı son kuşak da böyle gidecek, gidecek de başlangıçta görme engelliler için düşünülen “sesli kitap” engelsiz dünyada da epey yaygınlaştı. Benim gibi özellikle zor açılan kitapları okurken fiziksel olarak zorlananlar için de büyük imkân… Meraklısı için söyleyeyim; ücretli uygulamalar dışında YouTube gibi mecralarda bolca sesli kitap bulunuyor.
Bir de bilgisayardan, tabletten hatta cep telefonundan okunabilen e-kitap teknolojisi var. Hatta sadece bu iş için tasarlanmış cihazlar ve uygulamalar mevcut. Bu, dünyada öyle yaygın ki bu alanın öncüsü şirket, birkaç yıl öncesinde Barcelona Futbol Kulübü’nün formasında göğüs sponsoruydu.
Toparlamaya çalışırsak…
Sanatçı, üretir. İçten gelerek… Samimiyetle… Tutamazsınız onu! Üretir ama ürettiğinin ne olacağını düşünmez çoğu zaman. Onun bu emeğini zayi etmeden sesini duyurabileceği, sanatsal gücü ölçüsünde yer bulmasını kolaylaştıracak, tüm paydaşlarıyla birlikte bir kültür dünyasına ihtiyaç olduğu inkâr edilemez bir gerçek…
İşi şansa bırakmadan…
Cem Yılmaz’ın pek sevdiğim bir sözü var:
“Hiçbir şeyi para kazanmak için yapmadım; yaptıklarım para etti sadece…”
O şanslıymış, ama herkes o kadar şanslı olmayabilir.
Yaratıcılık ve yetenek, işin içine geçim sıkıntısı ya da tam tersi fazla rahat girdiğinde özgünlüğünü kaybeder ve sanattan kopar.
Edebiyat açısından bakarsak…
“Ne kadar çok şair-yazar var?” demek yerine, -işlerini layıkıyla yapanları tenzih ederim ama- yayınevleri ve kitabevlerinin işleyişlerinin düzenlenmesinde büyük yarar görüyorum.
Çerçeve ve yöntemler, sağlam temellere dayanan kurallarla şekillenmelidir.
Yoksa buradan konunun tüm paydaşları zararlı çıkar.
Gerçek üreticiler, her alanda olduğu gibi burada da zarar görür.
İşini iyi yapmaya çalışan yayınevleri de kuşkusuz…
Çünkü içeriği geçtim, en basit imla kurallarının, cümle düşüklüklerinin dahi dikkate alınmadığı, özensiz yayımların çoğaldığı bir dünyada, zamanla kimse kitap almaz.
Haftanın Notu:
27 Mart Dünya Tiyatro Günü… İnsanı, insana, insanla, insanca anlatan tüm tiyatro sanatçılarımızın, emekçilerinin günleri kutlu olsun.
...
Yazarın tüm yazıları için tıklayınız





