
Çocukluğum, Turgutlu ve Bursa’da geçti. Turgutlu’da arkadaşlarım halamın oğulları ve arkadaşlarıydı; Bursa’da ise o sırada oturduğumuz sokakta komşularımızın “hepimiz gibi” çocukları…
Yürüyemeyen bir çocuk olarak okula gitmeye başladığım beşinci sınıfa kadar bir tekerlekli sandalyem olmadı.
Bunu “Aynadaki Öteki” adlı ikinci romanında da anlatmıştım. Kocaman bir bebek arabam vardı o zamanlar... Ben de çok iri sayılmazdım hani... Ona binip arkadaşlarımla gezerdim mahallede. Hiçbiri de “Koskoca çocuğun bebek arabasında işi ne?” demezdi. Ben de -çözüm odaklı olduğumdan mıdır nedir- umursamazdım bunu.
Bursa, boş arsa cennetiydi o zamanlar ve neredeyse her arsa bizim için bir futbol sahasıydı. Mahalle maçlarında kaleye geçerdim. Dizlerimin üzerinde… Arkadaşlarım zaten yadırgamazlardı durumumu. Aynı sokağın komşu çocuklarıydık. Ama maç yaptığımız başka mahallelerin çocukları da yadırgamaz hatta umursamazlardı. Sağ tarafıma hamle yapamadığım için özellikle penaltılarda solumu boş bıraktığım halde kurtardığım şutları görenlerin gözlerindeki şaşkınlığı bugün gibi hatırlıyorum.
Kavga olmaz mıydı? Hem de nasıl?
O kavgalardan aklımda kalan mahalle arkadaşlarımın beni fiziksel olarak koruma çabası, karşı tarafınsa fiziksel durumuma ilişkin tek bir kötü söz söylemeyişleri olmuştur.
Dedim ya… “Yürüyemeyen çocuktum” sadece… O kadar!
Sonra aynı ilişkiler silsilesi okul hayatım boyunca da devam etti.
Bir yıl devam ettiğim İhsan Dikmen 2.İlkokulu…
Muradiye Ortaokulu…
Süleyman Çelebi Lisesi…
Hatta Uludağ Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı Bölümü…
Özellikle Muradiye Ortaokulu’ndan olmak üzere ilkokul, lise ve üniversiteden birçok arkadaşım “40 yıllık dost” olarak halen hayatımdalar…
Aradan geçen yıllar içinde hak-hukuk tanımayan, mafyatik, güç odaklı, işini gördür de nasıl gördürürsen gördür kafasındaki “benim memurum işini bilirci” tezgâhtan geçen toplum ciddi bir değişime uğradı.
En büyük yarayı da şimdilerde türlü sebeplerle çöktüğü ifade edilen toplumun çekirdeği aile kurumu aldı.
Yetmezmiş gibi çocuklarımızı katleden çeteler peydahlandı.
Bu negatif yönde değişimin oluşturduğu uçurumlar, sayılan/sayılmayan birçok olumsuz kavram gibi bir başka kavramı daha hayatımıza soktu.
“Akran zorbalığı…”
Biliniyor ama yine de tanımını yapıp ayrıntılı hale getirelim.
Akran zorbalığı, güç dengesinin eşit olmadığı bir ilişkide; bir kişinin ya da grubun, yaşıtına karşı kasıtlı, tekrarlayıcı ve zarar verici davranışlar sergilemesidir.
Anahtar kelimeleri bellidir: Kasıt, süreklilik, güç üstünlüğü.
Bu zarar şu dört biçimde hatta birkaçını içerecek şekilde kendini gösterebilir.
- Fiziksel (itme-kakma, vurma),
- Sözel (hakaret, alay, lakap takma),
- Sosyal (dışlama, dedikodu),
- Dijital (siber zorbalık: mesaj, paylaşım, ifşa)
Bugün gerek okullarda gerekse mahallelerde bırakın engelli çocukları, zayıf görülen bütün çocuklara akranları tarafından uygulanan zorbalığa ilişkin haberler almaktayız.
Buradaki temel konu “güçlü olanın zayıf gördüğünü önce zorbalama sonra da yok etme eğilimidir.”
Özellikle tecrübe ettiğimiz son 24 yıl düşünüldüğünde…
Ortaya çıkan durumun sebep mi, sonuç mu olduğu bir soru işareti olarak karşımıza dikiliyor.
“Sorunu yaratan anlayış, nasıl çözüm üretecek?” sorusuyla birlikte…
Haftanın Notu:
Kötülüğü etkisiz kıl ki, iyilik yaşasın. Kime göre, neye göre mi? Güldürme beni! Bu devirde bu iki şeyi ayıramayacak kadar da mı değer yargın yok?
Peyami Safa Ortaokulu’nda yürütülen dostluk projesi kapsamında Oya İlkbahar tarafından bestelenen, sözlerinde benim de katkımın olduğu şarkıyı dinleyebilirsiniz.




