Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#İsmail Tekin Yazıları

bursaarena.com.tr - İsmail Tekin Yazıları haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, İsmail Tekin Yazıları haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

İSMAİL TEKİN yazdı: "Tiyatrodan Çıkarken.." Haber

İSMAİL TEKİN yazdı: "Tiyatrodan Çıkarken.."

Yoksul bir ailede doğdum. Bu cümleyi kurduğumda çok tekrarladığım için bazıları hayat hikâyemin özetini duyduklarını zannedebilir. Oysa insanın hikâyesi doğduğu evden çok, o evin içinde ve dışında gördükleriyle şekillenir. Ben, sessiz bir çocuktum. Çok konuşmazdım. Belki de bu yüzden çok dinledim. İnsanlar kendi hayatlarını yaşarken ben onları izliyordum. Kimin hangi huyunun başına ne iş açacağını, hangi tercihin onu nereye sürükleyeceğini anlamaya çalışıyordum. Yıllar sonra dönüp baktığımda, çocukluk gözlemlerimin büyük bölümünün doğru çıktığını gördüm. İnsanlar çoğu zaman tesadüfen bir yere gelmiyorlardı. Onları bugün bulundukları noktaya taşıyan şey; çocukluklarından getirdikleri alışkanlıklar, korkular, cesaretleri ve zaaflarıydı. Belki bu yüzden gençliğimde kişisel gelişim kitaplarına ilgi duydum. Kişiliksiz olduğum için değil... Kişiliğimde yapacağım küçük bir düzeltmenin hayatımda büyük bir karşılık bulacağına inandığım için… Çok çalıştım… Ama itiraf etmeliyim ki çalışmaktan daha çok düşündüm. Düşünmek de bir çalışmadır sonuçta... Hatta bazen insanı beden gücüyle yapılan işlerden daha fazla yorar. Çünkü düşünce, insanı sürekli kendi eksikleriyle karşı karşıya bırakır. Hayatın ilerleyen yıllarında başka bir gerçekle karşılaştım. İnsan her şeyi değiştiremiyor. Bunu kabul etmek kolay değil. Çünkü gençlik yıllarında hepimiz hayatımızın başrol oyuncusu olduğumuza inanıyoruz. Yeterince istersek başarabileceğimizi, yeterince mücadele edersek aşamayacağımız herhangi bir engelin kalmayacağını düşünüyoruz. Sonra zaman geçiyor… Bazı insanların önüne açılan yolları, bazılarının önüne örülen duvarları görüyorsunuz. Doğru olmak her zaman kazandırmıyor… Dürüst olmak her zaman avantaj sağlamıyor... Hatta bazen doğruluk ve dürüstlük, kısa vadede insanın kanatlarını kopartıp uçmasına engel olabiliyor… Bunu yazarken doğruluktan şikâyet etmiyorum. Sadece hayatın muhasebesini yapıyorum. Ve işte tam bu noktada insanın ilgisi ister istemez topluma yöneliyor. Yıllar boyunca aynı tartışmaları izledim. Sağcılar, solcuları suçladı. Solcular, sağcıları suçladı. Dindarlar, sekülerleri eleştirdi. Sekülerler, dindarları... Milliyetçiler başka şeyler söyledi, yenilikçiler başka şeyler... Herkes karşı tarafın yönlendirildiğini düşünüyordu. Kimse kendisinin de yönlendirilebileceğini düşünmüyordu. Zamanla kendi kendime şu soruyu sormaya başladım: Acaba aynı tiyatronun farklı koltuklarında oturan seyirciler olabilir miyiz? Belki sahnede gördüğümüz oyuncuların bir kısmı gerçekten kendi rollerini oynuyor, belki bazıları başkalarının yazdığı metinleri okuyor. Belki görünenden daha fazla hesap, daha fazla çıkar ilişkisi ve daha fazla yönlendirme vardır. Belki de bazı olaylar sandığımızdan çok daha karmaşıktır. Bu soruların hepsine kesin cevap verebilecek bilgiye sahip değilim. Ama şunu biliyorum: İnsan bazen kendi teorilerine de mesafeli durabilmelidir. Çünkü hakikati aramak, haklı çıkmaya çalışmaktan daha değerlidir. Çocukluğumdaki gözlemci çocukla hiçbir zaman kavga etmedim, bugün geldiğim noktada da kavga etmiyorum. Biliyorum ki; o çocuk hâlâ insanların davranışlarını anlamaya çalışıyor ve hâlâ toplumun gidişatını izliyor. Ama artık bir şeyi daha biliyor, biliyorum yani... Bir ömür boyunca sahnede olduğumu sandım. Meğer ben de seyircilerden biriymişim. Şimdi tiyatrodan çıkmak için hazırlık yapıyorum. Elbette bunun adı ölüm. Herkes için aynı olan tek gerçek. Perde kapandığında oyuncular da çıkacak salondan... Seyirciler de... Hatta oyunu yazdığını zannedenler bile... Belki gerçek adalet tam da burada saklıdır. Çünkü ölüm, hayatın bütün unvanlarını eşitleyen tek hakemdir. Ölümlü olduğunu unutan zalimlere gelsin… Öleceksiniz… Bütün pisliğinizi; kuşattığınız, sattığınız, kirlettiğiniz bu vatan toprağı temizleyecek… ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

İSMAİL TEKİN: Kurban Olurum Size.. Haber

İSMAİL TEKİN: Kurban Olurum Size..

-Bir partinin içinde siyasetle, insanla ve hayal kırıklığıyla yüzleşmenin hikâyesi- Sonsuz sınırsız evren gibi etrafımı sarmıştı siyaset… Yaşım belli bir noktaya gelince kendi kendime şöyle dedim: “Bu ülkenin bana verdiklerini artık bu ülkeye geri verme vakti geldi.” Ve siyasete balıklama daldım. Aslında mütevazı bir insanımdır. Ama hayatımda ilk kez girdiğim parti binasına doğrudan “Belediye Meclis Üyesi Aday Adayı” olarak giriş yaptım. Doğrusunu söylemek gerekirse partililer beni pek “UFO görmüş masum köylü” gibi karşılamadı. Hatta ellerine kalınca bir meşe odunu geçse beni Fizan’a kadar kovalarlar mıydı diye düşünmedim değil. Şaka bir yana… Bir gerginlik oldu. Sonradan öğrendim ki bu işlerin de medrese usulü varmış. Önce gelip ocağa odun taşıyacakmışsın. Her yerde olduğu gibi siyasette de ağalar, paşalar, dayılar varmış. Benim yaradılışımdan mıdır nedir; ne ağa sallarım, ne paşa, ne dayı… Biz olaya doğrudan “dayı dayı” girdik. Çünkü sokaktan geliyoruz biz. Bizim mahallede “ölmek var dönmek yok” lafı hâlâ ciddiye alınır. Güzel çalıştık ilk dönem. İyi bir ekip kurduk. Yanımızda tecrübeli insanlar vardı. Ön seçimden çıkmaya benim nefesim yetmedi belki ama arkadaşlarım listeye girdi. Ben de siyasete sonradan dahil olmama rağmen ön seçimde yirmi birinci oldum. Sonra bir arkadaşımız evrak teslim etmeyince kendimizi ilk yirminin içinde bulduk. İlk mücadele için kötü sonuç değildi. Hatta açık konuşayım: Bence büyük başarıydı. Sonra parti içi yarış devam etti. Bir sonraki aşamada biraz tesadüf, biraz mücadele derken il yönetim kurulu üyeliğine yazıldık. Yazıldığımız gün seçim vardı. Hayatımızda ilk kez bir siyasi seçim kazandık. Görevimizi de kötü yaptığımızı düşünmüyorum. Hatta kendi tercihimizle üstlendiğimiz Engellilerden Sorumlu İl Başkan Yardımcılığı sürecinde örnek işler yaptık. En azından biz öyle inanıyorduk. Bu çalışmaların sonunda Cumhuriyet Halk Partisi kontenjanından Yıldırım Belediye Meclis Üyesi seçildik. Mücadele ettik mi? Ettik. Emek verdik mi? Verdik. Peki takdir gördük mü? Hayır.. Çünkü bu memlekette insanların önemli bir kısmı iş yapmakla değil, bir yerde olmakla ilgileniyor. Kimseyi zan altında bırakmak istemem. İşini hakkıyla yapan insanların başımın üstünde yeri vardır. Ama ben ters adamım kardeşim… Bakıyorum siyasete… Herkes bir yerlere yürümek derdinde. Bir makam… Bir mevki… Bir fotoğraf karesi… Bir koltuk… Bir ihale çevresi… Bir menfaat halkası… Siyaset değil adeta organize bir “yürüme” faaliyeti. Oysa bence siyasetin altın kuralı çok basit: Disiplin, Sonra dürüstlük, Sonra vicdan, Sonra sorumluluk, Sonra samimiyet, Gerisi zaten kendiliğinden gelir.. Ama bunlar işin hikâye kısmı… Asıl mesele başka. Çünkü bu ülkede birçok insan siyaseti memleket için değil, hayatını kurtarmak için yapıyor. Ben iyi gözlemciyimdir. Hikâye yazarım. İyi hikâyeci olmanın ilk şartı insanı izlemeyi bilmektir. Ve yıllardır aynı şeyi görüyorum: Bu ülkede insanlar en çok kendi cellatlarını seviyor. Burası üçüncü dünya ülkesi kardeşim… Burada en büyük aşklar bile eksik doğar. Ve bu topraklarda insanlar, en çok da kendilerini yaralayanlara bağlanır. Bugün geldiğimiz noktada ortalık yine toz duman… Yeni oluşumlar… Yeni hesaplar… Yeni ittifaklar… Ama değişmeyen tek şey yine aynı: Herkes makam peşinde. Çünkü bazı insanlar için koltuğa oturmak sadece makam değildir; aynı zamanda hayat standardıdır. Milletvekili oldun mu? Tamam. Hayat yaz helvasına döner. Buradan esas söylemek istediğim şeye geleyim. Cumhuriyet Halk Partisi bizim evimizdi. Biz o kapılardan içeri girerken bunu düşünerek girdik. Ama bazıları o evin bayramını bize zehir etti. İnsan bazen düşmanından değil, aynı sofraya oturduğu insanlardan yoruluyor. Kırgınlığımız biraz da bu yüzden. Yine de bir ricam var sizden: Bitirmeyelim birbirimizi… Çünkü bu memlekette insanlar artık birbirini anlamadan konuşuyor, dinlemeden yargılıyor, düşünmeden harcıyor. Ben hem korkularınızı seviyorum, Hem de sizi… Her şeye rağmen… Sağlıkla, huzurla, umutla kalın. Hayat bayram olsun… Kurban olurum size… ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

İSMAİL TEKİN : Ayinesi İştir Kişinin Lafa Bakılmaz -5- Haber

İSMAİL TEKİN : Ayinesi İştir Kişinin Lafa Bakılmaz -5-

Bütün bunlar yaşanırken âşık olmuştum. Mali müşavirlik bürosunda başlamıştı… Firmalarda çalışan personelin geneli ile aynı kuşaktık. Aralarımızda birli ikili yaş farkları vardı. Bir cumartesi günüydü. Büroda bir kıpırtı vardı, ben hariç herkes işini bitirmişti. Sanırım, sinemaya gitme hesapları yapılıyordu. Topluluğun en güzel, en sempatik kızı ‘Sen de gel, ne olur’ dedi. Bu bir sinema davetinden ziyade yeni bir hayat davetiydi. Cennetin kapıları önüme açılmıştı. Ben öyle gördüm ve hafiften poz yaparak da olsa ‘Tamam, geleyim hadi’ dedim. Sinemaya değil kafile, hep birlikte kahve içmeye gittik sanki… Öyle hatırlıyorum. Bu arada bir muhabbet bir muhabbet… Aramızda anlatılanlar Oscar almış en iyi filmlerin senaryolarını geride bıraktı adeta… Bir kız kardeşimiz vardı, dünya iyisi… Hatıralarını anlatıyor. Bursa’nın lodosu meşhurdur. ‘Lodoslu bir günde otobüs durağında beklerken, çok zayıf olduğundan lodosun kendisini uçurduğunu’ anlatıyor ama kıkır kıkır gülerek. Bizimkisi gülmekten ağlamaya başladı. Bazı arkadaşlarımız ‘Dışarıya hava almaya çık’ falan dediler, O çıkarken, ben de O’nun ile beraber çıktım. ‘Hayırdır ne oldu, ne bitti’ ile başlayıp ‘Senden hoşlanıyorum, seninle arkadaş olmak istiyorum’a getirdim mevzuyu ben… Çok açık bir şekilde olmasa da ön kabulü aldığımı düşündüm. Sonra birlikte çıkmalar başladı. Gezmeyi sever. O açık havada olmak istiyor ben kapalı bir yerde. İlk çıkmaya başladığımızdan beri ben ‘Seninle evleneceğiz’ diyorum ve bütün kurguyu da bu minvalde yapıyorum. Yeni yeni birbirimizi tanıyoruz. Çok eğlenceli biri olduğum söylenemez, ciddi bir adamım. Ufak tefek espriler ile devam ediyoruz. Aslında her geçen gün de bizim arkadaşlığımız ilerliyor. Kültürpark’a gittik, Göl Kafe miydi, neydi hatırlamıyorum. Çaylarımız geldi. Tavla oynayalım dedik. Başladık oynamaya… Baktım karşımda sert bir kaya… Zorlu geçti tavla… Neyse ki öyle böyle kazandım ben, serde erkeklik… Düşürülür mü yere? Ah insanoğlu ah! Nelerin peşinde koşarken, neleri kaçırıyorsun? Farkında mısın? Farkındalık önemli bir mesele… Neyse en azından ben, bu kızın, evlenilecek bir kız olduğunun farkına vardım. Sessiz sedasız bir adamım. Sessiz sedasız bir oyun kuruyorum. Kızı isteyeceğiz… Söz, nişan, düğün… Evi şöyle yaparız, eşyayı böyle yaparız… Aile boyu sinek sekiz, kaleciyiz… Yaparız ama nasıl yaparız, o kısmını Allah biliyor… Yani tamamen boş değilim canım, mangal gibi yürek var bende… Safım ama altın saflığında… Evlilik işine nereden başlanır? Biz de Koreli Mehmet’ten… İlk önce izin almak lazım, yani haber vermek de denilebilir… Tarafların neyi ne şekilde anladığına, ne beklediğine bağlı… Babamı meşhur Koreli’nin sofrasında denk getirdim. Ne hikmeti kerametse yalnız kaldık bir ara… Hani bana konuşma fırsatı verdi evren… Kafadan bir giriş yaptım; ‘Baba, ben evleneceğim’.. Şoku çabuk atlattı Koreli… E ne de olsa eski kulağı kesiklerden… Masanın ortasına sağ elini yumruk gibi yaparak başparmağının olduğu tarafı yukarı gelecek şekilde; ‘Maçan yiyorsa mesele yok oğlum’ diyerek raconu en üst perdeden kesti. Unuttuğu bir şey vardı. Biz de O’nun oğluyduk sonuçta. Racona racon; ‘Benim senden herhangi bir beklentim yok, baba. Büyüğüm olduğun için sana haber veriyorum’ dedim. ‘Mesele yok o zaman’ dedi. Konuyu kapattık. Bir daha düğün mevzusuyla ilgili babamla herhangi bir şey konuşmadık. Ben o zamanlar asfaltı kazıyorum, bir çalışmak ki evlere şenlik. Gece gündüz, sabah akşam, cuma pazar hepsi birbirine karışıyor. Osmanlı Bankası’ndan bir kredi kartı vermişler bana, limit güzel. Osmanlı Bankası da Osmanlı İmparatorluğu gibi oldu. İmparatorluk gitti adı sanı kaldı, banka gitti oncağızın adı sanı da kalmadı. Benim gibi yazan olursa hatırlanacak işte. Neyse borç harç, cart curt bir yerlere getirdik evlilik mevzusunu… Kızı istedik, verdiler... Verdiler de kızı almak zor tabi… Altıparmak’ta bir daire tuttum. Ruhsuz bir daire… Badana, boya, temizlik, perdeler… Kolay işler sayılır. Mobilya işleri kötü… İnegöl’e gittik mobilya bakmaya… Odur budur baktık, dönüşte neredeyse ayrı minibüslerle Bursa’ya dönecektik. Benim mobilya rakamlarını karşılayabilecek bütçem falan yok. Daha doğrusu bütçem yok ki; içinden mobilya paraları karşılansın. Uyumlu benimki… Belki de ben onunkiyimdir, lafın gelişi bunlar. Mobilyaları bir katalogdan beğenip, mobilyacı arkadaşa yaptırma konusunda anlaştık. Zaman geçti mobilyalar tamamlandı. Mobilyacı arkadaşımdı. Anamdan emdiğim sütü burnumdan getirdi. Yabancı biri olsaydı; ‘büyük ihtimalle düğünü ben, onunla yapardım’ diye düşünüyorum. Neyse götürdük kurduk eve... Çeyizler geldi yerleşti. O ruhsuz daire, dünyanın en güzel yuvası halini almıştı. Dairenin son durumundan sonra kendi kendime ‘Ulan, helal olsun sana be! Zorlukların adamı olarak bir zoru daha başardın, helal osun sana!’ dedim. Sonraları dairenin sahibi bize bir ziyarette bulundu. Kırk yıl hatırı var diye birer kahve içelim dedik. Kahveden iki yudum aldıktan sonra ‘ben, kirayı düşük tutmuşum’ dedi, mal sahibi… Malın sahibi değil de malın malı sanki… İyi ki içki masasında falan değiliz yani… Yoksa rakı şişesinde balık yapacağım müdürü… Banka müdürüydü, zatı muhterem. Kiracı, ev sahibi ilişkimizin çok uzun sürmeyeceği o an belli olmuştu. Zaten uzun da sürmedi, sanırım bir-bir buçuk yılda terki diyar ettik Altıparmak’ı… Hemen hemen her garip kuşun yuvası olan Yıldırım’a döndük. Döndüm düğün mevzusuna… Düğünümüz oldu… Dönemi için değerlendirirsek muhteşemdi. Çırağan Sarayı’nda falan değildi, Yeşil’de Hünkâr Düğün Salonu’nda olmuştu. Kalabalıktı, hareketliydi. Düğünün olacağı günün sabahında evde mobilyaların son eksiklerini tamamlıyorduk. Nikâh memuru ile sabah konuşup, akşam için bir program yapacağımızı unutmuşuz. Düğün öncesi nikâh memuru abimiz salonun önüne gelmiş, düğün sahibi olarak beni çağırtmış. Gittim tabi ki… Dedi; ‘sabah buluşacaktık, nasıl yapacağımızı konuşacaktık, gelmediniz, ben nikâhı kıymam’… Haydi, buyur buradan yak. Düğün salonuna gelmeden önce Uludağ Yolu’nda bir iki kadeh atmışız. Benim kafa bi’dünya… Kem küm yaptım. Abim oradaydı. Nikâh memuru abimize; ‘Geç lan içeriye’ diye bağırdı. ‘Geç içeriye, nikâh mı kıyacaksın, ne yapacaksan yap, defol git’ diye ekledi. Nikâh memuru abimiz, abimin komutlarına uyarak, bir nizam dâhilinde nizamiyeden girer gibi düğün salonuna girdi. Vakti geldi, nikâhımızı kıydı ve gitti. Düğün bitti, biz balayı için eski garaja gittik, yakın arkadaşlarımız bizi yolcu ettiler. Tabi turizm şirketinde muhasebe müdürüyüz ya, tur operatörü arkadaşımız bize bir balayı turu ayarlamıştı. Arkadaşlarımızın el sallamalarına karşılık vererek Alanya’ya doğru yola çıktık. Sabaha karşıydı herhalde, hava daha aydınlanmamıştı. Otobüsün camından gördüğüm kadarıyla bir çiçek tarlasının içindeydik ama öyle böyle bir çiçek tarlası değil hani… Otobüsten indik, otelimize giriş yaptık. Giriş cennet, gelişme cennet, sonuç cennet… Otel odasına kendimizi attık. Sehpa üzerinde bir buket çiçek, yanında şampanya ve iki kadeh… Bukette iş arkadaşlarımın notu, düğün tebriki… Fakir büyüdük… Mali müşavirlik bürosunda çalışırken, Bursa’nın sayılı otellerinden birinin Mali Müşavirliğini yapıyoruz. Otelin muhasebesini denetlemek demeyeyim, öylesine bir ziyaret edip ufak tefek incelemek için Mali Müşavir abimiz görevlendirdi beni. Gittim, ufak tefek evrak incelemeleri yaptıktan sonra Otelin bilanço ve kar zarar cetvellerini istedim. Verdiler… Bir baktım; gözlerim yerinden fırlayacak. Konaklama gelirlerinde bir rakam var, rakam gelir tablosuna sığmış ama ben rakamı kendi yaşamış olduğum hayata sığdıramıyorum. Rakamlar inanılmaz büyük.. Bakkal defterine yazdırarak veresiye yaşamış bir aile bireyi olarak hayatı öğreniyorum… Acente muhasebe müdürü olunca; fabrikatörlerin personelleri ya da aileleri uçak bileti almaya geliyorlar. Bir sana, bir bana, bir Hasan’a… Bir rakamlar çıkıyor, biz o rakamlarla kendimize yeni yeni hayatlar kurarız diye düşünüyorum. Sekiz yaşında çay ocağında askıcı, on yaşında çerezcide süpürgeci, toz alıcı, on iki yaşında manavda satış elemanı, on dört yaşında kesekâğıdı imalatçısı, on altı yaşında bakkal, manav çırağı, on sekiz yaşında ön muhasebe elemanı, yirmi beş yaşında turizm acentesinde muhasebe müdürü… Yani yavaş yavaş büyüyorum. Kolay olmuyor bu işler… Başkalarının parası, başkalarının parası… Hiçbir zaman gözüm olmadı, başkalarının paralarında, mallarında, namuslarında, hayatlarında… Şahsıma münhasır yaşıyorum. Abdal’ın tekiyim… Devam edeceğim, hayatıma ve yazıma… Şimdilik esen Kalın… ... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.