Bu cümleyi kurduğumda çok tekrarladığım için bazıları hayat hikâyemin özetini duyduklarını zannedebilir. Oysa insanın hikâyesi doğduğu evden çok, o evin içinde ve dışında gördükleriyle şekillenir.
Ben, sessiz bir çocuktum. Çok konuşmazdım. Belki de bu yüzden çok dinledim. İnsanlar kendi hayatlarını yaşarken ben onları izliyordum. Kimin hangi huyunun başına ne iş açacağını, hangi tercihin onu nereye sürükleyeceğini anlamaya çalışıyordum.
Yıllar sonra dönüp baktığımda, çocukluk gözlemlerimin büyük bölümünün doğru çıktığını gördüm. İnsanlar çoğu zaman tesadüfen bir yere gelmiyorlardı. Onları bugün bulundukları noktaya taşıyan şey; çocukluklarından getirdikleri alışkanlıklar, korkular, cesaretleri ve zaaflarıydı.
Belki bu yüzden gençliğimde kişisel gelişim kitaplarına ilgi duydum.
Kişiliksiz olduğum için değil...
Kişiliğimde yapacağım küçük bir düzeltmenin hayatımda büyük bir karşılık bulacağına inandığım için…
Çok çalıştım…
Ama itiraf etmeliyim ki çalışmaktan daha çok düşündüm.
Düşünmek de bir çalışmadır sonuçta... Hatta bazen insanı beden gücüyle yapılan işlerden daha fazla yorar. Çünkü düşünce, insanı sürekli kendi eksikleriyle karşı karşıya bırakır.
Hayatın ilerleyen yıllarında başka bir gerçekle karşılaştım.
İnsan her şeyi değiştiremiyor.
Bunu kabul etmek kolay değil.
Çünkü gençlik yıllarında hepimiz hayatımızın başrol oyuncusu olduğumuza inanıyoruz. Yeterince istersek başarabileceğimizi, yeterince mücadele edersek aşamayacağımız herhangi bir engelin kalmayacağını düşünüyoruz.
Sonra zaman geçiyor…
Bazı insanların önüne açılan yolları, bazılarının önüne örülen duvarları görüyorsunuz.
Doğru olmak her zaman kazandırmıyor…
Dürüst olmak her zaman avantaj sağlamıyor...
Hatta bazen doğruluk ve dürüstlük, kısa vadede insanın kanatlarını kopartıp uçmasına engel olabiliyor…
Bunu yazarken doğruluktan şikâyet etmiyorum.
Sadece hayatın muhasebesini yapıyorum.
Ve işte tam bu noktada insanın ilgisi ister istemez topluma yöneliyor.
Yıllar boyunca aynı tartışmaları izledim.
Sağcılar, solcuları suçladı.
Solcular, sağcıları suçladı.
Dindarlar, sekülerleri eleştirdi.
Sekülerler, dindarları...
Milliyetçiler başka şeyler söyledi, yenilikçiler başka şeyler...
Herkes karşı tarafın yönlendirildiğini düşünüyordu.
Kimse kendisinin de yönlendirilebileceğini düşünmüyordu.
Zamanla kendi kendime şu soruyu sormaya başladım:
Acaba aynı tiyatronun farklı koltuklarında oturan seyirciler olabilir miyiz?
Belki sahnede gördüğümüz oyuncuların bir kısmı gerçekten kendi rollerini oynuyor, belki bazıları başkalarının yazdığı metinleri okuyor. Belki görünenden daha fazla hesap, daha fazla çıkar ilişkisi ve daha fazla yönlendirme vardır. Belki de bazı olaylar sandığımızdan çok daha karmaşıktır.
Bu soruların hepsine kesin cevap verebilecek bilgiye sahip değilim.
Ama şunu biliyorum:
İnsan bazen kendi teorilerine de mesafeli durabilmelidir.
Çünkü hakikati aramak, haklı çıkmaya çalışmaktan daha değerlidir.
Çocukluğumdaki gözlemci çocukla hiçbir zaman kavga etmedim, bugün geldiğim noktada da kavga etmiyorum.
Biliyorum ki; o çocuk hâlâ insanların davranışlarını anlamaya çalışıyor ve hâlâ toplumun gidişatını izliyor.
Ama artık bir şeyi daha biliyor, biliyorum yani...
Bir ömür boyunca sahnede olduğumu sandım.
Meğer ben de seyircilerden biriymişim.
Şimdi tiyatrodan çıkmak için hazırlık yapıyorum.
Elbette bunun adı ölüm.
Herkes için aynı olan tek gerçek.
Perde kapandığında oyuncular da çıkacak salondan...
Seyirciler de...
Hatta oyunu yazdığını zannedenler bile...
Belki gerçek adalet tam da burada saklıdır.
Çünkü ölüm, hayatın bütün unvanlarını eşitleyen tek hakemdir.
Ölümlü olduğunu unutan zalimlere gelsin…
Öleceksiniz…
Bütün pisliğinizi; kuşattığınız, sattığınız, kirlettiğiniz bu vatan toprağı temizleyecek…
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İSMAİL TEKİN
Tiyatrodan Çıkarken
Yoksul bir ailede doğdum.
Bu cümleyi kurduğumda çok tekrarladığım için bazıları hayat hikâyemin özetini duyduklarını zannedebilir. Oysa insanın hikâyesi doğduğu evden çok, o evin içinde ve dışında gördükleriyle şekillenir.
Ben, sessiz bir çocuktum. Çok konuşmazdım. Belki de bu yüzden çok dinledim. İnsanlar kendi hayatlarını yaşarken ben onları izliyordum. Kimin hangi huyunun başına ne iş açacağını, hangi tercihin onu nereye sürükleyeceğini anlamaya çalışıyordum.
Yıllar sonra dönüp baktığımda, çocukluk gözlemlerimin büyük bölümünün doğru çıktığını gördüm. İnsanlar çoğu zaman tesadüfen bir yere gelmiyorlardı. Onları bugün bulundukları noktaya taşıyan şey; çocukluklarından getirdikleri alışkanlıklar, korkular, cesaretleri ve zaaflarıydı.
Belki bu yüzden gençliğimde kişisel gelişim kitaplarına ilgi duydum.
Kişiliksiz olduğum için değil...
Kişiliğimde yapacağım küçük bir düzeltmenin hayatımda büyük bir karşılık bulacağına inandığım için…
Ama itiraf etmeliyim ki çalışmaktan daha çok düşündüm.
Düşünmek de bir çalışmadır sonuçta... Hatta bazen insanı beden gücüyle yapılan işlerden daha fazla yorar. Çünkü düşünce, insanı sürekli kendi eksikleriyle karşı karşıya bırakır.
Hayatın ilerleyen yıllarında başka bir gerçekle karşılaştım.
İnsan her şeyi değiştiremiyor.
Bunu kabul etmek kolay değil.
Çünkü gençlik yıllarında hepimiz hayatımızın başrol oyuncusu olduğumuza inanıyoruz. Yeterince istersek başarabileceğimizi, yeterince mücadele edersek aşamayacağımız herhangi bir engelin kalmayacağını düşünüyoruz.
Sonra zaman geçiyor…
Bazı insanların önüne açılan yolları, bazılarının önüne örülen duvarları görüyorsunuz.
Doğru olmak her zaman kazandırmıyor…
Dürüst olmak her zaman avantaj sağlamıyor...
Hatta bazen doğruluk ve dürüstlük, kısa vadede insanın kanatlarını kopartıp uçmasına engel olabiliyor…
Bunu yazarken doğruluktan şikâyet etmiyorum.
Sadece hayatın muhasebesini yapıyorum.
Ve işte tam bu noktada insanın ilgisi ister istemez topluma yöneliyor.
Yıllar boyunca aynı tartışmaları izledim.
Sağcılar, solcuları suçladı.
Solcular, sağcıları suçladı.
Dindarlar, sekülerleri eleştirdi.
Sekülerler, dindarları...
Milliyetçiler başka şeyler söyledi, yenilikçiler başka şeyler...
Herkes karşı tarafın yönlendirildiğini düşünüyordu.
Kimse kendisinin de yönlendirilebileceğini düşünmüyordu.
Zamanla kendi kendime şu soruyu sormaya başladım:
Acaba aynı tiyatronun farklı koltuklarında oturan seyirciler olabilir miyiz?
Belki sahnede gördüğümüz oyuncuların bir kısmı gerçekten kendi rollerini oynuyor, belki bazıları başkalarının yazdığı metinleri okuyor. Belki görünenden daha fazla hesap, daha fazla çıkar ilişkisi ve daha fazla yönlendirme vardır. Belki de bazı olaylar sandığımızdan çok daha karmaşıktır.
Bu soruların hepsine kesin cevap verebilecek bilgiye sahip değilim.
Ama şunu biliyorum:
İnsan bazen kendi teorilerine de mesafeli durabilmelidir.
Çünkü hakikati aramak, haklı çıkmaya çalışmaktan daha değerlidir.
Çocukluğumdaki gözlemci çocukla hiçbir zaman kavga etmedim, bugün geldiğim noktada da kavga etmiyorum.
Biliyorum ki; o çocuk hâlâ insanların davranışlarını anlamaya çalışıyor ve hâlâ toplumun gidişatını izliyor.
Ama artık bir şeyi daha biliyor, biliyorum yani...
Bir ömür boyunca sahnede olduğumu sandım.
Meğer ben de seyircilerden biriymişim.
Şimdi tiyatrodan çıkmak için hazırlık yapıyorum.
Elbette bunun adı ölüm.
Herkes için aynı olan tek gerçek.
Perde kapandığında oyuncular da çıkacak salondan...
Seyirciler de...
Hatta oyunu yazdığını zannedenler bile...
Belki gerçek adalet tam da burada saklıdır.
Çünkü ölüm, hayatın bütün unvanlarını eşitleyen tek hakemdir.
Ölümlü olduğunu unutan zalimlere gelsin…
Öleceksiniz…
Bütün pisliğinizi; kuşattığınız, sattığınız, kirlettiğiniz bu vatan toprağı temizleyecek…