Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Alper Şirvan

bursaarena.com.tr - Alper Şirvan haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Alper Şirvan haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

ALPER ŞİRVAN yazdı: "Genel Olarak.." Haber

ALPER ŞİRVAN yazdı: "Genel Olarak.."

Genellemeler, güven ihtiyacından doğar. Bir de dünya görüşlerinden… Her şartta hayatı kolaylaştıran bir şeydir. Teslimiyetle duvar örme arasındaki gelgit. İyi ile kötüyü ayırmak için kullanılan sübjektif elekler. Bir de sosyal refleksler var tabii. Güzel olan ne varsa sevdiklerimize, değer verdiklerimize; kötü olan her şeyi sevmediklerimize, kızdıklarımıza atfetmek gibi mesela. Aynı toplum havuzundaki herkesin benzer davranış biçimlerine rağmen “farklı” olduğunu iddia etme arızasında kaybolan “insanın kibirli ve sefil bir varlık olma potansiyeli de” cabası. Aslında her inanç, her düşünce, her ideoloji, hatta her felsefe, insanın terbiyeye muhtaç olduğu konusunda hemfikir de işin doğrultu, yol ve yöntem kısmı biraz karışık. Neyse, konuyu dağıtmayalım. Günlük hayatta dile dolanan genellemeler oldukça fazla. “Kadınlar şöyledir, erkekler böyledir…” “Gençlerden adam olmaz…” “Yaşlılar öğrenemez…” “Bu ülkenin insanı böyledir…” Hatta kendini de katarmış gibi görünüp kompleksini kusar: “Bizden bir şey olmaz!” Oysa kendini asla “bizden” görmüyordur. Bunlar olumsuz genellemeler… Bir de olumlu genellemeler vardır ki, eyvah eyvah… “Bu meslektekiler dürüst olur.” “Engelliler melektir…” “Şu inançta/kimlikte/siyasi görüşte olanlar sütten çıkmış ak kaşıktır. Onlardan kötü çıkmaz.” “Her zengin, varlığını başarı ve emekle elde etmiştir.” “Fakir insanlar daha vicdanlıdır.” İlk bakışta kulağa hoş gelen bu ifadeler de kişileri kalıplara sıkıştıran bir kolaycılığa sürükler. Çünkü insanlar, ait oldukları ya da içinde göründükleri grubun değil; kendi karakterlerinin ürünüdür. Aynı ailede büyüyen kardeşler bile birbirinden tamamen farklı olabilirken, milyonlarca insanı tek bir cümleyle tanımlamak gerçeği değil, önyargıyı besler. Bu arada, çarpık aidiyet duygumuzdan dolayı bazı şeyleri doğrudan yazamadığımı da ifade etmem gerek. En son dalgıçlar, bir komedyeni “gıyaben” asıyordu, dalgıçlarla ilgili şaka yaptığı için… Orası da ayrı bir bataklık. Geçelim. Genellemelerin en büyük zararı, merakı öldürmesidir bir yandan da. Bir insanı tanımaya çalışmak yerine onu, ait olduğunu düşündüğümüz grubun özellikleriyle açıklamaya başlarız. Böylece karşımızdaki kişiyi değil, zihnimizde oluşturduğumuz kalıbı görürüz. Onun o kalıpta kalma ısrarı da ayrı bir sorundur elbette. Toplumsal kutuplaşmaların önemli bir kısmı da buradan doğar. Bir kişinin hatası tüm gruba mal edilir. Bir kişinin başarısı bütün gruba paye olarak yazılır. Böylece insan, temsil ettiği düşünülen kimliklere ve etiketlere indirgenirken ya emeği göz ardı edilir ya da “bizden” olarak görülenin beş para etmediği. Oysa hayat, genellemeleri sürekli bozan örneklerle dolu, öyle değil mi? Belki de doğru yaklaşım, genellemeleri tamamen terk etmek değil; onlara tedbirle yaklaşmaktır. Genellemeler bize bir başlangıç noktası sunabilir ama asla varış noktası olmamalı, kanaatindeyim. Her insan, kendi hikâyesiyle değerlendirilmeyi hak eder. Çünkü adalet, insanları ait oldukları gruplara göre değil; yaptıkları seçimlere göre değerlendirebildiğimiz zaman başlar. Hatta bu sebeple her insan, eylemleri ya da eylemsizlikleriyle kendi kaderini kendi yazar. Beri yandan şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim. Gerçekçi analizlerden uzak genellemelerin yanlışlığı, ucu kendi mahallemize ya da sevdiğimiz, değer verdiğimiz şeylere veya fanilere dokunduğunda dank eder kafalara. İşin o kısmı da ayrı bir sosyal araz. Tıpkı zihinlerdeki şablonlar ve birtakım kodlamalar gibi… Bugünden yarına değişecek şeyler değil bütün bunlar. Ama önce… İnsana biat değil de… Kuvvetler ayrılığına, birleştirici, sosyal ulus devlete sahip çıkan, sağlam bir hukuk sistemiyle beslenen bir bakış açısı şart! Çünkü mülkün temeli olan adalet, insanın doymak bilmeyen ihtiraslarıyla değil; konumu ne olursa olsun, insanın uymak zorunda olduğu bir sistemle mümkündür. O sistemin bırakın yıkılmayı, aldığı en ufak bir hasar dahi insanı da adaleti de yok eder. Bilmem, anlatabiliyor muyum? *********************************************************************************************** Haftanın Notu: Hükümet erkânından, hatta “first lady’den” ödüllü Ahbap ile yeterince meşgul edildiysek, şuraya da bir bakalım derim. Türkiye, Kuzey Irak petrol taşımacılığında uluslararası hukuka aykırı tutumu nedeniyle 1,4 milyar dolar ceza ödemeye mahkûm edildi. Kimin petrolünün kime ve nasıl taşındığı akıllarını muktedire teslim edenlerin sorunu. Ama bu cezanın ucu hepimize ve gelecek nesillerimize dokunuyor. Sahi ya, onu da mı biz ödeyeceğiz? Onun da mı sorumlusu yok? ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

ALPER ŞİRVAN yazdı: "Kuşak Farkı ve Üç Erik" Haber

ALPER ŞİRVAN yazdı: "Kuşak Farkı ve Üç Erik"

İnsanlık tarihi boyunca nesiller arasındaki farklar hep konuşulmuş olsa da bu farkları harflerle kodlayıp küresel birer sosyolojik etiket haline getirmek modern dünyaya özgü bir durum oluverdi. Önce kuşak (nesil) kavramına göz atalım istersen, değerli okurum. Kuşak, sosyolojik anlamda yaklaşık olarak aynı yıllarda doğmuş, benzer tarihi, ekonomik, teknolojik ve sosyal olaylara tanıklık etmiş ve bu ortak deneyimler sonucunda benzer değer yargılarına, davranış kalıplarına ve dünya görüşüne sahip olmuş insan topluluklarını ifade eder. Bir kuşağın karakterini kendi döneminde yaşanan savaşlar, ekonomik krizler, teknolojik devrimler ve kültürel kırılmalar şekillendirir. Günümüzde her bir kuşak döngüsünün, iletişim imkanlarının artmasıyla da birlikte 15 ila 20 yıllık dönemleri kapsar hale geldiğini söylüyor uzmanlar. Kuşakları harflendirme sisteminin arkasında sanıldığı kadar gizemli bir şifre yok; her şey aslında bir romandan alınan ilhamın ardından gelen alfabetik takiple gelişmiş görünüyor. Kanadalı yazar Douglas Coupland, 1991 yılında yayımlanan Generation X: Tales for an Accelerated Culture (X Kuşağı: Hızlanmış Bir Kültürün Hikayeleri) adlı romanıyla bu terimi popüler hale getirdi. Matematikteki bilinmeyen ifadesi olan "X" değişkeninden ilham alınmıştı romanda. Bu nesil, o dönem için büyüklerinin kalıplarına uymayan, geleneksel bağları sorgulayan, geleceği belirsiz ve "tanımlanması zor" bir kitleyi temsil ediyordu. Bu yüzden onlara "Bilinmeyen Kuşak" anlamında X denildi ve sonra da arkası geldi. Ayrıntılara girmeyeceğim. Sadece ön bilgi vermek istedim. Gelelim “erik” meselesine… 30 yılı aşkın süredir Bursa Kaplıkaya’da bir sitede, rampasını kendimizin yaptığı birinci kat dairede oturuyoruz. Gerek rampa gerekse tekerlekli sandalyem, çocukların fazlasıyla dikkatlerini çekmiştir hep. Seneler önce rampadan gelip su isteyen çocukların çocukları oynuyor şimdi; bizim evin önündeki ağaçlarla çevrili çocuk parkında. Bu ağaçlar arasında bir de erik ağacı var. Geçtiğimiz günlerin birinde, zil çaldı. Babam açtı kapıyı… Siteden, 7-8 yaşlarında iki çocuk… Ellerinde üç tane erik… “Biz bunları satıyoruz Hüseyin Amca! Tanesi 10 liradan 30 lira.” “Nereden bunlar?” “Şuradaki erikten…” Bu sahneyi, salondan seyrederken istemsizce kahkaha attım. Babam, çocukları kırmayıp verdiği 30 lira karşılığında erikleri aldı. Onca yıl boyunca en fazla haşarı, yaramaz ve hatta kavgacı diye nitelenen çocuklar olmuştu sitede. Ağacın her sene verdiği üç beş eriği yemişlerdi en fazla. Hatta çoğu zaman pek de tatlı olmadıklarından kendiliğinden düşer giderdi erikler. O çocukların akıl edemediği şeyi, ağaçtaki erikleri satmayı akıl etmişlerdi 7-8 yaşındaki iki çocuk 2026 yılının ortalarında. Hüseyin amcalarına gelmelerinin sebebi de onda gördükleri müşteri potansiyeli(!) ki yanılmadılar görüldüğü üzere… Osunu busunu bilemem ama anlamsız şeylerle meşgul toplum, siyaset ve hatta dünya, bu kuşağa ne kadar hazır, bilemiyorum. ******************************************************************************************************** Haftanın Notu: Kurtuluş Savaşı’nı tartışmaya açanlar önemli makamlara gelebildiğine göre, demek ki işgalcilerden ve manda kafalılardan kurtulamamışız! Tam tersi, onlara teslim olmuşuz! ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

ALPER ŞİRVAN yazdı: "Teröre Açılan Kapı.." Haber

ALPER ŞİRVAN yazdı: "Teröre Açılan Kapı.."

Terör, yalnızca silahla değil; korkuyla, algıyla ve psikolojik baskıyla da var olmuştur öteden beri. Bazen de hepsi birden. Terör örgütlerinin en büyük amacı, büyük bir etki alanı oluşturmak ya da var olanı genişletmektir. Bu şekilde, devletleri, toplumları ve uluslararası kamuoyunu kendisini dikkate almaya mecbur bırakmaktır ana gayeleri. Finansmanlarını onları kullanan emperyal güçlerden ve zehir tacirliğinden sağlarlar çoğu zaman. Buldukları alan kadar cesur ve tehditkârdırlar. Bu yüzden terör örgütlerinin muhatap alınması, çoğu zaman örgütün ulaşmak istediği en önemli hedeflerden birinin gerçekleşmesi anlamına gelir. Epeydir ıskalanan bir gerçeği tekrarlayalım: Terör örgütleri, gücünü halktan değil, her çeşit şiddetten alır. Çünkü halk ta şiddet yoluyla mecbur bırakılanlar arasındadır. Demokratik sistemlerde siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ve düşünce hareketleri toplumun desteğiyle var olurken; terör örgütleri korku, tehdit ve silah kullanarak var olurlar. Terörü muhatap almanın en önemli sonuçlarından biri, hukukun üstünlüğünün zedelenmesidir. Teröre kulak verip onu muhatap almanın şöyle de bir tarafı var: Şiddete başvurmayan kişi ya da grupların yıllarca demokratik yollarla dile getirdiği talepler karşılık bulamazken, terörün ve teröristin muhatap alınması, geçmişte yaptıklarının affedilmesi, hatta gözden kaçırılması; "Sesinizi duyurmanın en etkili yolu silah ve cinayettir. Üstelik ceza da yok!" gibi son derece tehlikeli bir mesaj içerir. Bunun sonucunda yalnızca mevcut örgütleri cesaretlendirmekle kalmaz, gelecekte ortaya çıkabilecek yeni radikal yapılanmalara da yol açmış olursunuz. Terörü muhatap almak, statükonun ta kendisidir. Feodal güçlere teslim olmaktır. Tabanda karşılığı olan taleplerin silaha ihtiyacı olmadığı da bir gerçek. Var mı? Güneydoğuda bir annenin, sosyal medyaya da yansıyan, DEM Partili bir milletvekiline “senin çocukların İngilterelerde okuyor, karın Antalyalarda denize giriyor” şeklindeki isyanı çok şey anlatmakta. Bunun yanında, terör mağdurları, şehitler ve yakınları da göz ardı edilmemeli hiç şüphesiz. Kadınlar, çocuklar, bebekler; gencecik öğretmenler, doktorlar, askerler ve daha niceleri… Adalet duygusunun zayıfladığı toplumlarda toplumsal barışın tesisi çok da mümkün değil. Ateşin, sadece düştüğü yeri yaktığı yerde bereket mi olur? Terörle mücadelede asıl hedefin, örgütlerin yalnızca silahlı kapasitesini değil, propaganda gücünü de etkisiz hâle getirmek olduğunu düşünürsek son dönemde yapılanların ne anlama geldiğini daha net görebiliriz. Evine giren hırsızdan “her şeyi al, yeter ki öldürme” diyerek kurtulamazsın. İlk açılım sürecinden itibaren yaşananlar, bunun en net örneği… Sonuç olarak mesele, yalnızca bir örgütün muhatap kabul edilmesi değil, açılan yol ve demokrasi, insan hakları gibi değerlerin terörle eşleştirilmesidir. Gelecekte o açılan kapıdan girmeye niyetlenenlere “hayır” deme hakkınız olmayacağı gibi oluşan olumsuz demokrasi algısının neye hizmet ettiği ve edeceği açık değil mi? Bu noktada Ahmet Taner Kışlalı’nın “Ben Demokrat Değilim” adlı kitabını okumanı öneririm. Demokrasiyi sandık oyunundan çıkarıp yaşayan bir organizma olarak içselleştirebilmiş toplumların teröre verdikleri en güçlü cevap, göz yummak değil, hukuktan ayrılmadan, insan haklarını koruyarak, hiçbir şiddet hareketine meşruiyet kazandırmamaktır. Acı gerçek şu ki, demokrasi başta olmak üzere birçok değere en büyük zararı, sözde onları savunanlar veriyor. ************************************************************************************************* Haftanın Notu: Kâğıt üzerinde de olsa DEM seküler solu, HÜDAPAR ise Siyasal İslamcı sağı temsil etmekteler… En azından toplumsal kanaat bu yönde. Bu iki parti, birbirlerine ilişkin düşüncelerini, varsa ayrıldıkları, birleştikleri noktaları açıklasalar keşke. “Trump geldi, çocuklarınızı saklayın.” ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

ALPER ŞİRVAN yazdı: "Para Bizi Bozmasın Dedik Ama…" Haber

ALPER ŞİRVAN yazdı: "Para Bizi Bozmasın Dedik Ama…"

İnsanlık tarihi, soyut değerler ile somut ihtiyaçların bitmek bilmeyen mücadelesine sahne olmuş. Bu mücadelenin en net görüldüğü alanlardan biri de para ve idealizm arasındaki ilişki... İlk bakışta birbirine tamamen zıt kutuplar gibi görünen bu iki kavram —biri tamamen maddî, ölçülebilir ve pragmatik; diğeri ise manevi, ilkesel ve hatta düşsel— aslında insan hayatının ve toplumsal ilerlemenin iki temel motorudur. Aralarındaki ilişki, basit bir çatışmadan ziyade, doğru yönetilmesi gereken hassas bir denge oyunu… İdealizm; dünyayı daha iyi bir yer yapma, sanatta ve hayatta yüceleşme, adaleti savunma veya toplumsal bir fayda üretme arzusudur. Para ise çoğu zaman bu saf duyguları kirleten, bencilliği körükleyen bir araç olarak görülse de insan için inkâr edilemez bir ihtiyaç… Sanatta ve Edebiyatta Çatışma: Bir yazarın, şairin veya ressamın sadece "popüler olanı satıp para kazanmak" amacıyla eser üretmesi, idealizmin kaybı ve ticarileşme (metalaşma) olarak yorumlanır. "Sanat, sanat içindir" düsturu, paranın getirdiği kısıtlamalara bir başkaldırıdır. Toplumsal Projelerde Çıkmaz: Topluma fayda sağlamak amacıyla yola çıkan oluşumlar (dernekler, kolektif hareketler), finansal kaygılar işin içine girdiğinde yönlerini kaybedebilirler. Para, ideallerin önüne geçtiğinde kurumlar temel ruhtan uzaklaşır. Bu perspektiften bakıldığında, paranın idealizmin prangası haline geldiği görülür. “Yaşamak” ile “hayatta kalmak” arasındaki uçurum, insanı hayallerinden uzaklaştırabilir. Ancak madalyonun diğer yüzü bize bambaşka bir gerçeklik sunar: İdealler, finansal bir zemin bulamadığı sürece soyut birer temenniden ibaret kalmakta. Bu da ayrı bir güncel gerçeklik… En sağlıklı ilişki, paranın araç, idealizmin ise amaç olarak kaldığı model belki ama bunu yapabilen insan çok değil. Parayı bulan da bulmayan da kişisel çıkarları gereği değerlerini tezgâha koymaya teşne. Sonuç olarak; para ve idealizm, bir kuşun iki kanadı gibi aslında. Sadece parayla uçmaya çalışanlar hangi değeri savunuyor görünürlerse görünsünler, malum yeşilde kaybolurken; sadece idealizmle uçmak isteyenler hayatın gerçeklerinin yerçekimine yenik düşmekten kaçamıyor. Yıllar önce “Ekmek Teknesi” diye bir dizi vardı. Oradaki karakterlerin biri, mahallenin muhafazakâr abisine “para bizi bozmasın Celal abi” diye seslenirdi. O günlerden bugünlere neler olageldiğini hepimiz biliyoruz, değil mi? ************************************************************************************************* Haftanın Notu: Kendini mazlum olarak görüp bu çizgide yaşayanların elde ettiği her güç, sahibini canavarlaştırır. Siyasetteki birtakım gelişmeler, hiçbir grubun sütten çıkmadığını görmemiz, kişilere/gruplara ve hatta kendi ‘mahallemize’ değil prensiplere bağlı kalma gerekliğini anlamamız açısından hayra vesile olmuş olabilir. ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

ALPER ŞİRVAN yazdı: "Sosyal Zekâ Geriliği" Haber

ALPER ŞİRVAN yazdı: "Sosyal Zekâ Geriliği"

İnsan zekâsı denildiğinde çoğumuzun zihninde aynı görüntü belirir: Matematik problemlerini hızla çözenler, güçlü hafızaya sahip olanlar ya da akademik başarılarıyla öne çıkanlar… Oysa zekâ, yalnızca rakamlarla ya da sınav sonuçlarıyla ölçülebilecek kadar dar bir alan değil. İnsan zihni, bir bahçeye benzer; her çiçeğin açma biçimi farklı. Bugün psikoloji ve eğitim dünyasında kabul gören görüşe göre zekânın birçok türü var. Mesela: Sözel zekâ; dili etkili kullanma becerisidir. Mantıksal zekâ; neden-sonuç ilişkilerini çözebilme gücüdür. Görsel zekâ; şekilleri ve mekân ilişkilerini anlamayı sağlar. İşitsel zekâ ritim ve seslere duyarlılığı ifade eder. İçsel zekâ kişinin kendini tanımasını, doğa zekâsı ise çevreyi ve canlıları anlama becerisini içerir. Hatta kimi bilim insanlarına göre bedeni ustalıkla kullanabilmek de “bedensel zekâ” işaretidir. Bir de çoğu zaman görünmeyen ama hayatın tam merkezinde duran bir zekâ türü vardır: Sosyal Zekâ. Sosyal zekâ, insanı, dolayısıyla da hayatı okuyabilme sanatıdır. Bir yüz ifadesindeki kırgınlığı sezmek, söylenmeyeni duyabilmek, kalabalık içinde yalnızlaşanı fark edebilmek, muhatabının durumuna göre hareket etmek… Kısaca, insan ilişkilerinin görünmeyen dilini anlayabilmektir. Dikkat et; bazı insanlar bir ortama girdiklerinde huzur hissettirir. Bunun sebebi bilgi düzeyleri değil, sosyal zekâlarıdır çoğu zaman... Çünkü sosyal zekâ, “ne söyleyeceğini bilmek” kadar, “ne zaman ve nasıl söyleyeceğini bilme” becerisidir de aynı zamanda. Sende iz bırakan öğretmenini hatırla mesela; aynı bilgiyi çok kişi anlatmış olsa bile onun anlattığı unutulmaz olmuştur. Çünkü yalnızca konuya değil, sana ve “o ya da gelecekteki bir ânına” dokunmuştur. İşte sosyal zekânın görünmez etkisi, tam da bu! İş hayatında da böyledir kimi zaman... İnsan yönetimiyle kurumsal işleyişi aynı verimlilikte yürütenler olumlu izler bırakırlar hem kurumsal hem bireysel hafızalarda. Dostluklar, komşuluklar nihayetinde toplumsal birliktelikler de ha keza… Birbirini anlamak, duruma göre hareket etmeyi sağlayan sosyal zekâdan geçer. Gerektiğinde susmak, gerektiğinde sınır koymak, kimi zaman da karşımızdakinin sessizliğinin bile bir cümle olduğunu anlayabilmektir. İnsanları ve ilişkileri yönetme sanatıdır. Sosyal zekâ ile olaylara ve insanlara yaklaşmanın, yaş, sosyoekonomik durum, inanç ya da eğitimle de ilgisi yok. Arif olmak, bambaşka bir seviye çünkü… Başka ülkeleri, toplumları, milletleri bilemem. Gidip görmedim, orada yaşamadım. Ama kendi ülkemdeki gözlemimi ve bu gözlemden doğan tespitlerimi paylaşabilirim. Malum, son 24 yılı yoğunluklu olmak üzere 40 yıldır Siyasal İslam ile kol kola girmiş neoliberalizm hâkim ülkemizde. “Gemisini kurtaranın kaptan olmasının” kötü bir şey olduğu söylenirdi eskiden ama şimdi bu bir “var olabilme yöntemi” haline geldi. “Tok açın halinden anlamaz” bir söz olmaktan çıkıp sosyal gerçeklik olarak karşımıza dikilir oldu. “Aç kalan, muhtaç toplumlar, ilk önce kendi değerlerini yer” derler. Eskiden, sosyal katmanlar arasında bu kadar derin uçurumlar olmamasına karşın “olan var, olmayan var” anlayışı yaygındı. Sokakta oynayan çocukların eline verilebilecek tek şey “salça ekmek” idi ama bunu yapanlar ayıplanırdı. “Siyah poşetler/torbalar” vardı mesela, satın alınan şeyi dışarı göstermeyen… Şimdilerde bu “inceliklerden” çok uzağız. Yiyenin, "herkes yiyor”, gezip yaşayanın “herkes gezip yaşıyor” sandığı bir sosyal yapımız var bugün. Son 40 yılda toplumun damarlarına zerk edilenin, aşımıza katılanın ne olduğu da bizi ne hale getirdiği de ortada. Ulus devlete alerjisi olan Siyasal İslam ve yeni Osmanlıcılığın doğal ortağı, neredeyse her mahalleye bir etnik kimlik verme niyetindeki neoliberalizmin yan değil direkt etkisi, sosyal zekâ geriliğidir. Ve bu gerilemenin ne yazık ki sonu yok! *************************************************************************************** Haftanın Notu: TFF başkanı niye istifa etsin? Hangi “yapamayanın” çekildiğini, en azından utandığını gördün çeyrek asırdır? ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.