HÜSEYİN KOÇ yazdı: "Fıkıh Oluşturan Bir Mezhep İmamının Hezeyanı"
HÜSEYİN KOÇ yazdı: "Fıkıh Oluşturan Bir Mezhep İmamının Hezeyanı"
Haber Giriş Tarihi: 12.08.2026 00:49
Haber Güncellenme Tarihi: 12.08.2026 00:49
Kaynak:
BURSA ARENA
"Mezhepler ya da onların oluşturduğu fıkıh külliyatı bütünüyle İslam demek değildir" dendiğinde; geleneğin gölgesinde kalıp dinin özünden ve içeriğinden kopanların göstereceği tepki malumdur! Konuyu, bu fıkhın baş mimarlarından biri üzerinden, tarihe geçmiş somut bir örnekle anlatmaya çalışacağım.
İslam tarihinin en parlak dönemlerinden biri olan Abbâsî hilafeti, sadece askeri ve ilmi başarılarla değil, aynı zamanda iktidar sahipleri ile bağımsız alimler arasında yaşanan derin ahlaki ve hukuki çatışmalarla da doludur. Bu tartışmaların en çarpıcı, en çok eleştirilen ve fıkıh literatüründe klasikleşen örneklerinden biri; Halife Harun Reşid, dönemin başkadısı (Kâdılkudât) Ebû Yûsuf ve çağın en büyük zahid-muhaddislerinden Abdullah b. Mübârek arasında geçen "babanın cariyesi" vakasıdır. Bu olay; hukukun lafzı ile ruhunun, saray uleması ile sivil ulemanın zihniyet farkını tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Olay, Halife Harun Reşid'in, babası ve eski halife el-Mehdî'nin cariyelerinden birine tutkulu bir şekilde aşık olmasıyla başlar. Harun Reşid, kadına yaklaşmak ve onunla birlikte olmak istediğinde, cariye beklenmedik bir direnç göstererek halifeyi durdurur ve şöyle der: "Baban daha önce benimle birlikte olmuştu. Bu yüzden sana helal değilim, bana yaklaşman uygun olmaz." Bu beyan, İslam aile hukuku açısından çok ağır bir hukuki engel doğurmaktadır. Fıkıhta "hürmet-i müsâhere" yani sıhriyet haramlığı olarak bilinen kurala göre; bir babanın cinsel birliktelik yaşadığı ya da şehvetle dokunduğu bir kadın, onun oğluna, torunlarına ve sonraki nesillerine ebediyen haram kılınmıştır. Eğer cariyenin iddiası doğruysa, Harun Reşid'in bu kadınla yaşayacağı herhangi bir ilişki dinen kesin bir haram, yani zina hükmünde olacaktır. Ancak cariye köle statüsündedir ve koskoca İslam imparatorluğunun halifesine karşı tek başına direnmektedir.
Arzusu ile dinî engeller arasında sıkışan Harun Reşid, bu durumu çözmesi ve ilişkiyi meşrulaştıracak hukuki bir çıkış yolu bulması için Hanefi mezhebinin kurucu figürlerinden, İmam Ebû Hanîfe'nin baş talebesi ve devletin en yüksek yargı makamında oturan Başkadı Ebû Yûsuf'u saraya çağırır. Ebû Yûsuf, halifenin bu talebi karşısında İslam hukukunun ispat usulü kurallarını işleterek şu fetvayı verir: "Ey Müminlerin Emiri! Bir cariyenin tek taraflı iddiasına ne zaman itimat edilir ki? Ona inanmayınız. Zira o güvenilir değildir, sözü de İslam hukukunda kesin bir delil sayılamaz. Sırf sizi kendisinden uzak tutmak için yalan söyleme ihtimali vardır. Bu yüzden onun sözüyle haramlık sabit olmaz, muradınızı ifa edebilirsiniz." Ebû Yûsuf'un bu fetvayı verirken dayandığı teknik gerekçe, fıkhın "Şüphe ile haramlık sabit olmaz" ve "Hüküm ancak kesin delil, şahit veya ikrarla verilir" prensibidir. Hukukun lafzına göre tek bir cariyenin beyanı, halifeyi bağlayacak bir mahkeme hükmü doğurmaya yetmemektedir. Ancak bu fetva, işin ahlaki ve takva boyutunu tamamen göz ardı ederek halifenin şehvetine adeta yeşil ışık yakmıştır.
Fetvayı alan Harun Reşid'in vicdanı şeklen rahatlar ve büyük bir sevince boğulur. Halife, bu hayat kurtaran fetvanın karşılığı olarak Ebû Yûsuf'a derhal yüz bin dirhem (bazı kaynaklara göre yüz bin dinar) para, çok kıymetli elbiseler ve hediyeler verilmesini emreder. Olayın en trajikomik ve eleştirilen perdesi tam bu anda yaşanır. Ebû Yûsuf, o gece saraydan ayrılmadan önce halifenin hazinedarına döner ve paranın derhal, o gece peşin olarak kendisine teslim edilmesini şart koşar. Gece yarısı olduğunu, hazine dairesinin kapılarının kilitli ve anahtarların görevlilerde olduğunu belirtek "Sabahı bekleseniz olmaz mı?" diyen hazinedara Ebû Yûsuf şu çarpıcı cevabı verir: "Halife, falan kadının nefsine kavuşmak için sabredemeyip gece yarısı benden fetva istedi ve sabırsızlık gösterdi. Ben de bu malı almak için sabredemem! Halifenin fikrinin sabaha kadar değişmeyeceğinden veya ikimizden birine o sabaha kadar ölümün gelmeyeceğinden nasıl emin olabiliriz? Derhal getirin." Bunun üzerine hazinedar zorla da olsa gece vakti kapıları açtırır ve devasa meblağdaki ödülü Ebû Yûsuf'a teslim eder. Ebû Yûsuf, dünyalık ücretini peşin peşin garantiye alarak saraydan ayrılır.
Bu olay saray duvarlarını aşıp dışarı sızdığında, dönemin en büyük muhaddis, zahid ve fukahasından biri olan Abdullah b. Mübârek'e ulaştırılır. Devlet otoritesinden tamamen bağımsız yaşayan, hayatını cihat, ilim ve dürüst bir ticaretle geçiren Mübârek, olayı duyduğunda derin bir sarsıntı geçirir. Onun bu duruma gösterdiği tepki, İslam düşünce tarihinde ahlakın ve dinin onurunu savunan tarihi bir manifesto niteliğindedir: "En çok hangisine şaşıracağımı bilemiyorum: Babasının cariyesine yönelen bu adama (Halife Harun Reşid'e) mi? Kendi rızasıyla, iffetini korumak için Emîrü'l-Mü'minîn'den ve dünya nimetlerinden kaçan bu kadına mı? Yoksa 'Babanın kadınının namusuna leke sür, şehvetini tatmin et ve bunun günah yükünü de benim omzuma koy' diyen bu dünyanın fakihine (Ebû Yûsuf'a) mi?"
İmam Suyûtî'nin Târîhu'l-Hulefâ adlı eserinde naklettiği bu vaka, İslam medeniyetinde iki farklı ulema tipinin ve adalet anlayışının çarpışmasıdır. Bir tarafta Ebû Yûsuf and "Saray Uleması" çizgisi vardır: Devleti ve yöneticiyi elde tutmak, istikrarı korumak veya şahsi menfaat elde etmek adına hukukun lafzi boşluklarını ve hilelerini kullanmayı mubah gören yaklaşım. Onlara göre yasağın kesin delili yoksa, kapı açılabilir. Diğer tarafta ise Abdullah b. Mübârek ve "Zahid/Bağımsız Ulema" çizgisi vardır: Güce dalkavukluk etmeyen, dinin ve hukukun ruhunu, takvayı ve ahlakı her şeyin üstünde tutan yaklaşım. Onlara göre şüpheli durumlarda harama giden yollar kapatılmalıdır. Bu tarihi kesitte en asil duruşu sergileyen ise, hiçbir hak ve gücü olmadığı halde iffeti ve inancı uğruna mutlak güce direnen isimsiz bir cariye olmuştur.
Netice olarak; mezhep imamları masum, hatasız veya vahiy alan kimseler değildir. Alacağı paraya, siyasi konjonktüre veya güce göre fetva üreten beşerî mekanizmalardır. Onların ortaya koyduğu fıkhî çözümler pratik hayatı kolaylaştırmak için birer uygulama aracı olabilir; ancak bu beşerî yorumları "Gerçek İslam budur, mutlak din budur" diyerek dinleştirdiğimiz an sorun başlar. İnsan itikadı şahısların fetvalarıyla değil, Allah'ın evrensel ahlak ve adalet ilkeleriyle inşa edilir. Bu olay, fıkıh ilminin gücün elinde nasıl bir araca dönüştürülebileceğinin ve buna karşı yükselen vicdani sesin ne kadar gür olabileceğinin en ibretlik vesikasıdır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
HÜSEYİN KOÇ yazdı: "Fıkıh Oluşturan Bir Mezhep İmamının Hezeyanı"
"Mezhepler ya da onların oluşturduğu fıkıh külliyatı bütünüyle İslam demek değildir" dendiğinde; geleneğin gölgesinde kalıp dinin özünden ve içeriğinden kopanların göstereceği tepki malumdur! Konuyu, bu fıkhın baş mimarlarından biri üzerinden, tarihe geçmiş somut bir örnekle anlatmaya çalışacağım.
İslam tarihinin en parlak dönemlerinden biri olan Abbâsî hilafeti, sadece askeri ve ilmi başarılarla değil, aynı zamanda iktidar sahipleri ile bağımsız alimler arasında yaşanan derin ahlaki ve hukuki çatışmalarla da doludur. Bu tartışmaların en çarpıcı, en çok eleştirilen ve fıkıh literatüründe klasikleşen örneklerinden biri; Halife Harun Reşid, dönemin başkadısı (Kâdılkudât) Ebû Yûsuf ve çağın en büyük zahid-muhaddislerinden Abdullah b. Mübârek arasında geçen "babanın cariyesi" vakasıdır. Bu olay; hukukun lafzı ile ruhunun, saray uleması ile sivil ulemanın zihniyet farkını tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Olay, Halife Harun Reşid'in, babası ve eski halife el-Mehdî'nin cariyelerinden birine tutkulu bir şekilde aşık olmasıyla başlar. Harun Reşid, kadına yaklaşmak ve onunla birlikte olmak istediğinde, cariye beklenmedik bir direnç göstererek halifeyi durdurur ve şöyle der: "Baban daha önce benimle birlikte olmuştu. Bu yüzden sana helal değilim, bana yaklaşman uygun olmaz." Bu beyan, İslam aile hukuku açısından çok ağır bir hukuki engel doğurmaktadır. Fıkıhta "hürmet-i müsâhere" yani sıhriyet haramlığı olarak bilinen kurala göre; bir babanın cinsel birliktelik yaşadığı ya da şehvetle dokunduğu bir kadın, onun oğluna, torunlarına ve sonraki nesillerine ebediyen haram kılınmıştır. Eğer cariyenin iddiası doğruysa, Harun Reşid'in bu kadınla yaşayacağı herhangi bir ilişki dinen kesin bir haram, yani zina hükmünde olacaktır. Ancak cariye köle statüsündedir ve koskoca İslam imparatorluğunun halifesine karşı tek başına direnmektedir.
Arzusu ile dinî engeller arasında sıkışan Harun Reşid, bu durumu çözmesi ve ilişkiyi meşrulaştıracak hukuki bir çıkış yolu bulması için Hanefi mezhebinin kurucu figürlerinden, İmam Ebû Hanîfe'nin baş talebesi ve devletin en yüksek yargı makamında oturan Başkadı Ebû Yûsuf'u saraya çağırır. Ebû Yûsuf, halifenin bu talebi karşısında İslam hukukunun ispat usulü kurallarını işleterek şu fetvayı verir: "Ey Müminlerin Emiri! Bir cariyenin tek taraflı iddiasına ne zaman itimat edilir ki? Ona inanmayınız. Zira o güvenilir değildir, sözü de İslam hukukunda kesin bir delil sayılamaz. Sırf sizi kendisinden uzak tutmak için yalan söyleme ihtimali vardır. Bu yüzden onun sözüyle haramlık sabit olmaz, muradınızı ifa edebilirsiniz." Ebû Yûsuf'un bu fetvayı verirken dayandığı teknik gerekçe, fıkhın "Şüphe ile haramlık sabit olmaz" ve "Hüküm ancak kesin delil, şahit veya ikrarla verilir" prensibidir. Hukukun lafzına göre tek bir cariyenin beyanı, halifeyi bağlayacak bir mahkeme hükmü doğurmaya yetmemektedir. Ancak bu fetva, işin ahlaki ve takva boyutunu tamamen göz ardı ederek halifenin şehvetine adeta yeşil ışık yakmıştır.
Fetvayı alan Harun Reşid'in vicdanı şeklen rahatlar ve büyük bir sevince boğulur. Halife, bu hayat kurtaran fetvanın karşılığı olarak Ebû Yûsuf'a derhal yüz bin dirhem (bazı kaynaklara göre yüz bin dinar) para, çok kıymetli elbiseler ve hediyeler verilmesini emreder. Olayın en trajikomik ve eleştirilen perdesi tam bu anda yaşanır. Ebû Yûsuf, o gece saraydan ayrılmadan önce halifenin hazinedarına döner ve paranın derhal, o gece peşin olarak kendisine teslim edilmesini şart koşar. Gece yarısı olduğunu, hazine dairesinin kapılarının kilitli ve anahtarların görevlilerde olduğunu belirtek "Sabahı bekleseniz olmaz mı?" diyen hazinedara Ebû Yûsuf şu çarpıcı cevabı verir: "Halife, falan kadının nefsine kavuşmak için sabredemeyip gece yarısı benden fetva istedi ve sabırsızlık gösterdi. Ben de bu malı almak için sabredemem! Halifenin fikrinin sabaha kadar değişmeyeceğinden veya ikimizden birine o sabaha kadar ölümün gelmeyeceğinden nasıl emin olabiliriz? Derhal getirin." Bunun üzerine hazinedar zorla da olsa gece vakti kapıları açtırır ve devasa meblağdaki ödülü Ebû Yûsuf'a teslim eder. Ebû Yûsuf, dünyalık ücretini peşin peşin garantiye alarak saraydan ayrılır.
Bu olay saray duvarlarını aşıp dışarı sızdığında, dönemin en büyük muhaddis, zahid ve fukahasından biri olan Abdullah b. Mübârek'e ulaştırılır. Devlet otoritesinden tamamen bağımsız yaşayan, hayatını cihat, ilim ve dürüst bir ticaretle geçiren Mübârek, olayı duyduğunda derin bir sarsıntı geçirir. Onun bu duruma gösterdiği tepki, İslam düşünce tarihinde ahlakın ve dinin onurunu savunan tarihi bir manifesto niteliğindedir: "En çok hangisine şaşıracağımı bilemiyorum: Babasının cariyesine yönelen bu adama (Halife Harun Reşid'e) mi? Kendi rızasıyla, iffetini korumak için Emîrü'l-Mü'minîn'den ve dünya nimetlerinden kaçan bu kadına mı? Yoksa 'Babanın kadınının namusuna leke sür, şehvetini tatmin et ve bunun günah yükünü de benim omzuma koy' diyen bu dünyanın fakihine (Ebû Yûsuf'a) mi?"
İmam Suyûtî'nin Târîhu'l-Hulefâ adlı eserinde naklettiği bu vaka, İslam medeniyetinde iki farklı ulema tipinin ve adalet anlayışının çarpışmasıdır. Bir tarafta Ebû Yûsuf and "Saray Uleması" çizgisi vardır: Devleti ve yöneticiyi elde tutmak, istikrarı korumak veya şahsi menfaat elde etmek adına hukukun lafzi boşluklarını ve hilelerini kullanmayı mubah gören yaklaşım. Onlara göre yasağın kesin delili yoksa, kapı açılabilir. Diğer tarafta ise Abdullah b. Mübârek ve "Zahid/Bağımsız Ulema" çizgisi vardır: Güce dalkavukluk etmeyen, dinin ve hukukun ruhunu, takvayı ve ahlakı her şeyin üstünde tutan yaklaşım. Onlara göre şüpheli durumlarda harama giden yollar kapatılmalıdır. Bu tarihi kesitte en asil duruşu sergileyen ise, hiçbir hak ve gücü olmadığı halde iffeti ve inancı uğruna mutlak güce direnen isimsiz bir cariye olmuştur.
Netice olarak; mezhep imamları masum, hatasız veya vahiy alan kimseler değildir. Alacağı paraya, siyasi konjonktüre veya güce göre fetva üreten beşerî mekanizmalardır. Onların ortaya koyduğu fıkhî çözümler pratik hayatı kolaylaştırmak için birer uygulama aracı olabilir; ancak bu beşerî yorumları "Gerçek İslam budur, mutlak din budur" diyerek dinleştirdiğimiz an sorun başlar. İnsan itikadı şahısların fetvalarıyla değil, Allah'ın evrensel ahlak ve adalet ilkeleriyle inşa edilir. Bu olay, fıkıh ilminin gücün elinde nasıl bir araca dönüştürülebileceğinin ve buna karşı yükselen vicdani sesin ne kadar gür olabileceğinin en ibretlik vesikasıdır.
Tüm dostlara sevgi ve selamlar..
.....
Yazarın tüm yazıları için tıklayınız
Kaynak: BURSA ARENA
En Çok Okunan Haberler