Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Hüseyin Koç

bursaarena.com.tr - Hüseyin Koç haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Hüseyin Koç haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

HÜSEYİN KOÇ yazdı: "Parti Destekledi Diye Temiz mi Olur?.." Haber

HÜSEYİN KOÇ yazdı: "Parti Destekledi Diye Temiz mi Olur?.."

​“Şu cemaat bizim partiyi destekliyor, bizim lideri seviyor; diğerleri gibi değil” diyorsun ya… ​Mesele sadece parti desteklemek de değil. "Bunlar dindardır, ahlaklıdır, vatana millete hayırlı nesil yetiştirir" aldatmacası; saf kitleleri uyutmak, vicdanları felç etmek ve arkada dönen devasa servet avcılığını gizlemek için kullanılan en kullanışlı argümandır. ​Zamanında FETÖ de iktidarı destekliyordu. Işıkçılar da, Adnan Oktar grubu da destekliyordu. O zaman hepsi “iyi çocuklar”, “hayırlı hizmet erleri”ydi. Süleymancılar muhalefete oy verince de onlara “hain” dediler. ​Ne oldu? FETÖ ve Oktar hain çıktı. Süleymancıların A takımının din tüccarı, servet yığıcı olduğu ortaya çıktı. Işıkçıların Müslümanları soyup soğana çevirdiğini, oğlunun ABD’de kimlerle anıldığını da gördük. ​Demek ki mesele ne Allah kitap, ne de ahlaklı nesil yetiştirmek! Mesele şişirilmiş oy potansiyeli ve nesiller üzerinden yürütülen servet avcılığı. ​İnceleyin! İtikad ve inanç kaynağı yönünden zerre farkları yok. ​Nurcular “tarikat değil” der ama Geylani’ye, Rabbani’ye göbekten bağlıdır. FETÖ ve Adnancılar Nurculuktan; Menzil, İsmailağa, Süleymancılar Nakşi-Halidiye kolundandır. ​Fark ne? Sadece “A” takımlarının istikballeri ve kasalarına girecek servetin miktarı farklı. Hepsi aynı fabrikadan çıkma. ​Hepsi neyi kullanır? Dini, Kur’an kurslarını, namazı, sünneti, "temiz ahlak" masalını… Ama ne hikmetse Kur’an’ın üzerine kurdukları bu şatoda Kur’an’ın mesajının üstünü örterler. Asla anlaşılmasını ve sorgulanmasını istemezler. ​Neden? Çünkü Peygamberimizden iki asır sonra toplanan, üretilen rivayet çöplüğüne ihtiyaçları var. Orada milyonlarca çelişkili; her isteğe, her arzuya, her ticari ve siyasi pisliğe fetva verecek süslenmiş hüküm var. Her açgözlülüklerini o fetvalara dayandırırlar. ​Farklı hile ve tuzakları olduğu için farklı fetva kaynaklarını kullandıklarından, siz de “bunlar farklı” zannedersiniz. ​Oysa hepsinin ortak paydası aynı: Dini ve "ahlaklı nesil" ambalajını kullanarak insan devşirmek, iradeyi ipotek altına almak, servet toplamak ve o kalabalıkla güç olup kral gibi yaşamak. ​SONUÇ ​Parti destekledi diye meşru olmaz. ​"Ahlaklı gençlik yetiştiriyor" dediğin yapıların arkasındaki servet avını görmüyorsan körsün demektir. ​Dün “iyi” dediklerin bugün “hain” çıktıysa, yarın öbürleri de çıkar. ​Çünkü kaynak aynı, yöntem aynı aldatmaca. ​Evlatlarınızı "iyi insan olurlar" hülyasıyla bu tezgahlara kaptırmayın. Allah bize “falanca cemaate mensup muydun?” diye değil, “kulum muydun?” diye soracak. En sonunda doğrusunu Allah bilir. Bunlar benim kanaatimdir.. Tüm okur ve dostlara selam olsun.. ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

HÜSEYİN KOÇ yazdı: "Fıkıh Oluşturan Bir Mezhep İmamının Hezeyanı" Haber

HÜSEYİN KOÇ yazdı: "Fıkıh Oluşturan Bir Mezhep İmamının Hezeyanı"

​"Mezhepler ya da onların oluşturduğu fıkıh külliyatı bütünüyle İslam demek değildir" dendiğinde; geleneğin gölgesinde kalıp dinin özünden ve içeriğinden kopanların göstereceği tepki malumdur! Konuyu, bu fıkhın baş mimarlarından biri üzerinden, tarihe geçmiş somut bir örnekle anlatmaya çalışacağım. ​İslam tarihinin en parlak dönemlerinden biri olan Abbâsî hilafeti, sadece askeri ve ilmi başarılarla değil, aynı zamanda iktidar sahipleri ile bağımsız alimler arasında yaşanan derin ahlaki ve hukuki çatışmalarla da doludur. Bu tartışmaların en çarpıcı, en çok eleştirilen ve fıkıh literatüründe klasikleşen örneklerinden biri; Halife Harun Reşid, dönemin başkadısı (Kâdılkudât) Ebû Yûsuf ve çağın en büyük zahid-muhaddislerinden Abdullah b. Mübârek arasında geçen "babanın cariyesi" vakasıdır. Bu olay; hukukun lafzı ile ruhunun, saray uleması ile sivil ulemanın zihniyet farkını tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. ​Olay, Halife Harun Reşid'in, babası ve eski halife el-Mehdî'nin cariyelerinden birine tutkulu bir şekilde aşık olmasıyla başlar. Harun Reşid, kadına yaklaşmak ve onunla birlikte olmak istediğinde, cariye beklenmedik bir direnç göstererek halifeyi durdurur ve şöyle der: "Baban daha önce benimle birlikte olmuştu. Bu yüzden sana helal değilim, bana yaklaşman uygun olmaz." Bu beyan, İslam aile hukuku açısından çok ağır bir hukuki engel doğurmaktadır. Fıkıhta "hürmet-i müsâhere" yani sıhriyet haramlığı olarak bilinen kurala göre; bir babanın cinsel birliktelik yaşadığı ya da şehvetle dokunduğu bir kadın, onun oğluna, torunlarına ve sonraki nesillerine ebediyen haram kılınmıştır. Eğer cariyenin iddiası doğruysa, Harun Reşid'in bu kadınla yaşayacağı herhangi bir ilişki dinen kesin bir haram, yani zina hükmünde olacaktır. Ancak cariye köle statüsündedir ve koskoca İslam imparatorluğunun halifesine karşı tek başına direnmektedir. ​Arzusu ile dinî engeller arasında sıkışan Harun Reşid, bu durumu çözmesi ve ilişkiyi meşrulaştıracak hukuki bir çıkış yolu bulması için Hanefi mezhebinin kurucu figürlerinden, İmam Ebû Hanîfe'nin baş talebesi ve devletin en yüksek yargı makamında oturan Başkadı Ebû Yûsuf'u saraya çağırır. Ebû Yûsuf, halifenin bu talebi karşısında İslam hukukunun ispat usulü kurallarını işleterek şu fetvayı verir: "Ey Müminlerin Emiri! Bir cariyenin tek taraflı iddiasına ne zaman itimat edilir ki? Ona inanmayınız. Zira o güvenilir değildir, sözü de İslam hukukunda kesin bir delil sayılamaz. Sırf sizi kendisinden uzak tutmak için yalan söyleme ihtimali vardır. Bu yüzden onun sözüyle haramlık sabit olmaz, muradınızı ifa edebilirsiniz." Ebû Yûsuf'un bu fetvayı verirken dayandığı teknik gerekçe, fıkhın "Şüphe ile haramlık sabit olmaz" ve "Hüküm ancak kesin delil, şahit veya ikrarla verilir" prensibidir. Hukukun lafzına göre tek bir cariyenin beyanı, halifeyi bağlayacak bir mahkeme hükmü doğurmaya yetmemektedir. Ancak bu fetva, işin ahlaki ve takva boyutunu tamamen göz ardı ederek halifenin şehvetine adeta yeşil ışık yakmıştır. ​Fetvayı alan Harun Reşid'in vicdanı şeklen rahatlar ve büyük bir sevince boğulur. Halife, bu hayat kurtaran fetvanın karşılığı olarak Ebû Yûsuf'a derhal yüz bin dirhem (bazı kaynaklara göre yüz bin dinar) para, çok kıymetli elbiseler ve hediyeler verilmesini emreder. Olayın en trajikomik ve eleştirilen perdesi tam bu anda yaşanır. Ebû Yûsuf, o gece saraydan ayrılmadan önce halifenin hazinedarına döner ve paranın derhal, o gece peşin olarak kendisine teslim edilmesini şart koşar. Gece yarısı olduğunu, hazine dairesinin kapılarının kilitli ve anahtarların görevlilerde olduğunu belirtek "Sabahı bekleseniz olmaz mı?" diyen hazinedara Ebû Yûsuf şu çarpıcı cevabı verir: "Halife, falan kadının nefsine kavuşmak için sabredemeyip gece yarısı benden fetva istedi ve sabırsızlık gösterdi. Ben de bu malı almak için sabredemem! Halifenin fikrinin sabaha kadar değişmeyeceğinden veya ikimizden birine o sabaha kadar ölümün gelmeyeceğinden nasıl emin olabiliriz? Derhal getirin." Bunun üzerine hazinedar zorla da olsa gece vakti kapıları açtırır ve devasa meblağdaki ödülü Ebû Yûsuf'a teslim eder. Ebû Yûsuf, dünyalık ücretini peşin peşin garantiye alarak saraydan ayrılır. ​Bu olay saray duvarlarını aşıp dışarı sızdığında, dönemin en büyük muhaddis, zahid ve fukahasından biri olan Abdullah b. Mübârek'e ulaştırılır. Devlet otoritesinden tamamen bağımsız yaşayan, hayatını cihat, ilim ve dürüst bir ticaretle geçiren Mübârek, olayı duyduğunda derin bir sarsıntı geçirir. Onun bu duruma gösterdiği tepki, İslam düşünce tarihinde ahlakın ve dinin onurunu savunan tarihi bir manifesto niteliğindedir: "En çok hangisine şaşıracağımı bilemiyorum: Babasının cariyesine yönelen bu adama (Halife Harun Reşid'e) mi? Kendi rızasıyla, iffetini korumak için Emîrü'l-Mü'minîn'den ve dünya nimetlerinden kaçan bu kadına mı? Yoksa 'Babanın kadınının namusuna leke sür, şehvetini tatmin et ve bunun günah yükünü de benim omzuma koy' diyen bu dünyanın fakihine (Ebû Yûsuf'a) mi?" ​İmam Suyûtî'nin Târîhu'l-Hulefâ adlı eserinde naklettiği bu vaka, İslam medeniyetinde iki farklı ulema tipinin ve adalet anlayışının çarpışmasıdır. Bir tarafta Ebû Yûsuf and "Saray Uleması" çizgisi vardır: Devleti ve yöneticiyi elde tutmak, istikrarı korumak veya şahsi menfaat elde etmek adına hukukun lafzi boşluklarını ve hilelerini kullanmayı mubah gören yaklaşım. Onlara göre yasağın kesin delili yoksa, kapı açılabilir. Diğer tarafta ise Abdullah b. Mübârek ve "Zahid/Bağımsız Ulema" çizgisi vardır: Güce dalkavukluk etmeyen, dinin ve hukukun ruhunu, takvayı ve ahlakı her şeyin üstünde tutan yaklaşım. Onlara göre şüpheli durumlarda harama giden yollar kapatılmalıdır. Bu tarihi kesitte en asil duruşu sergileyen ise, hiçbir hak ve gücü olmadığı halde iffeti ve inancı uğruna mutlak güce direnen isimsiz bir cariye olmuştur. ​Netice olarak; mezhep imamları masum, hatasız veya vahiy alan kimseler değildir. Alacağı paraya, siyasi konjonktüre veya güce göre fetva üreten beşerî mekanizmalardır. Onların ortaya koyduğu fıkhî çözümler pratik hayatı kolaylaştırmak için birer uygulama aracı olabilir; ancak bu beşerî yorumları "Gerçek İslam budur, mutlak din budur" diyerek dinleştirdiğimiz an sorun başlar. İnsan itikadı şahısların fetvalarıyla değil, Allah'ın evrensel ahlak ve adalet ilkeleriyle inşa edilir. Bu olay, fıkıh ilminin gücün elinde nasıl bir araca dönüştürülebileceğinin ve buna karşı yükselen vicdani sesin ne kadar gür olabileceğinin en ibretlik vesikasıdır. Tüm dostlara sevgi ve selamlar.. ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

HÜSEYİN KOÇ yazdı: "İki Uçurum Arasında Bir Peygamber: Postacı mı, İlah mı?.." Haber

HÜSEYİN KOÇ yazdı: "İki Uçurum Arasında Bir Peygamber: Postacı mı, İlah mı?.."

Allah Resulü Nebi Muhammed As. Din İçin Nedir, Ne Değildir? İslam dünyasında bugün yaşanan fikri savrulmaların merkezinde, Allah Resulü’nün dindeki konumunun ifrat ve tefrit ekseninde ayrışması yatmaktadır. Bu ayrışmanın bir ucunda, peygamberi beşerî vasıflarından koparıp "yarı-ilah" seviyesine çıkaran hurafe odaklı geleneksel yaklaşım durur. Bu anlayış; onun geçmişi ve geleceği bildiğini, kâinatı yönettiğini iddia ederek onu adeta Allah’ın bir ortağı gibi kurgular. Vahyi açıklayan bir rehber olmaktan çıkarılan peygamber, vahiy dışında bağımsız hüküm koyabilen ortak bir otoriteye dönüştürülür. Bu tasavvurda peygambere atfedilen rivayetler zamanla Kur’an’ın önüne geçerek, vahyin sınırlarını aşan akıl dışı bir mitoloji üretir. ​Diğer uçta ise peygamberi sadece bir "kurye" veya "postacı" derecesine indirgeyen, dinin içini boşaltan modernist sığlık yer alır. Bu "azınlık kurancı" anlayış, peygamberin tebyin (açıklama) ve talim (öğretme) görevini yok sayarak dini sadece metne hapseder. Bu yaklaşımın en büyük olumsuzluğu, ibadetlerin uygulama zeminini ve dinin pratik karşılığını ortadan kaldırmasıdır. Namazın kılınışından ahlaki inceliklere kadar vahyin hayata nasıl aktarılacağını gösteren somut model reddedildiğinde, din ruhsuz bir ideolojiye dönüşür. Peygamberi sıradanlaştırıp devreden çıkaran bu mantık, her bireyin kendi öznel yargısını dinin yerine koymasına yol açarak vahyi keyfi yorumların oyuncağı haline getirir. ​Oysa Kur’an, bu iki uçurumu da kapatacak net bir Resul tasavvuru inşa eder. Kur’an’a baktığımızda peygamberin sıradan bir iletici olmadığı; "Allah’a ve Resule itaat edin" vurgularıyla mesajın nasıl yaşanacağını gösteren bir rehber olduğu görülür. Nitekim "Sana da zikri indirdik ki insanlara kendilerine indirileni açıklayasın" (Nahl 44) ayeti, peygamberin tebyin görevini açıkça ifade eder. Bu görev, ona verilen özel kavrayış ve hikmetle (Bakara 129) metnin içinden hükümleri çıkarmayı ve öğretmeyi kapsar. Ancak burada keskin bir sınır vardır: "Hüküm yalnızca Allah’ındır" (En’am 57). Peygamberin görevi vahiyden bağımsız yeni bir din inşa etmek değil, "kitapta hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı" (En’am 38) o ilahi kelamın doğru anlaşılmasını sağlamaktır. ​Kur’an’da peygamberin gaybı bilmediği, kendine dahi fayda veya zarar verme gücünün olmadığı (7:188) ve "sizin gibi bir beşer" (18:110) olduğu açıkça belirtilir. O, insanların kalplerine hükmeden mutlak bir otorite değil, ilahi emre her daim amade bir kuldur. Peygamberi melekliğe yükseltmek onu örnek alınamaz kılar; onu sıradanlaştırmak ise dinin uygulama zeminini yok eder. Doğru duruş; Hz. Peygamber’i Allah’ın yanına koymak değil, Allah’ın koyduğu yerde görmektir. O, gökten haber getiren ama ayakları yere sağlam basan, adaleti ve merhameti bizzat yürüyerek gösteren eşsiz bir kılavuzdur. Çözüm; peygamberimizi hurafelerin tozundan ve seküler sığlığın ruhsuzluğundan kurtarıp, Kur’an’ın tanıttığı o vakur "İnsan-Resul" kimliğiyle yeniden tanımaktır. Tüm dost ve arkadaşlara selam olsun. ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

HÜSEYİN KOÇ yazdı: "Hayatın Kendisi Namaz Olmadığı Sürece..." Haber

HÜSEYİN KOÇ yazdı: "Hayatın Kendisi Namaz Olmadığı Sürece..."

Okullarda çocuklar birbirini katlediyor. Eylemin sorumlusu seküler bir yapıdan bir çocuk. Toplumun canı yanmış, adalet bekliyor, çözüm bekliyor. Ama ortada konuşulan yine aynı: din üzerinden siyaset, siyaset üzerinden duygu sömürüsü. Neymiş efendim, “Çocuklar namaz kılsaymış bunlar olmayabilirmiş! Namazdan rahatsız olanlar varmış”… Yapmayın efendim! Etmeyin! Eylemeyin! Ortada gencecik çocukların hayatını yitirdiği bir şiddet sarmalı varken; meseleyi “namaz kılan-kılmayan” kavgasına sıkıştırmak, sadece ölenlerin değil, adaletin de kemiklerini sızlatır. Failin kimliği üzerinden hamaset üretmek yerine, o suçu doğuran süreçleri konuşmak gerekir. Ama yapılmıyor. Bir başka zaman… Dinî eğitim verdiği iddia edilen merdiven altı kurs ve yurtlarda olumsuz örnekler ortaya çıkınca bu sefer öteki başlar: “Her eğitim yuvasını imam hatip yaptınız, ahlaksızlık buralardan türüyor!” Hayırdır efendim? Ne şiddetin kaynağı bir okul türüdur, ne de çözüm sadece şekli bir ibadettir. Asıl sorun; olayın kendisini değil, dinin ya da dinsizliğin siyasetini konuşmaktır. Sormak lazım: Bu çocukları katil yapan süreçlerde sizin o “vitrin” siyasetinizin hiç mi payı yok? Halkın derdi çocukların namazı ya da namazsızlığı değil. Mesele, namazın neye dönüştürüldüğüdür. İbadet; vicdanı keskinleştiren bir eylem olmaktan çıkıp kimlik rozetine indirgenmişse, orada çürüme başlamıştır. İşte tablo: Namaz var ama kul hakkı yok. Oruç var ama merhamet yok. Hac var ama adalet yok. Dil “Allah” diyor ama düzen zulmü besliyor. Böyle bir zeminde “çocuklar namaz kılıyor” diye sevinmek, yangın yerinde perde seçmeye benzer. Bir yanda tarikat ve cemaat yapılarında askerî nizamla sokaklarda yürütülen çocuklar… Diğer yanda ideolojik törenlere, mitinglere taşınan, sloganlarla şekillendirilen gençler… Bu neyin eğitimi? Bu neye hazırlık? Sorun ne sadece dindarlık ne de sekülerlik. Sorun; çocukların, gençlerin farklı ideolojik kalıplar içinde araçsallaştırılmasıdır. Bugün tartışılan şey din değil; dinin temsili. Ve en tehlikelisi şu: Bu dil, eleştiriyi “dine saldırı” gibi göstererek kendini koruyor. Oysa gerçek soru hâlâ ortada: Bu ibadetler nasıl bir insan üretiyor? Eğer sonuç; adaletsizlik, kibir ve riyakârlıksa, problem ibadetin kendisinde değil, içinin boşaltılmasındadır. Çünkü ibadet insanı dönüştürür. Dönüştürmüyorsa ya yanlış anlaşılmıştır ya da bilinçli olarak şekle hapsedilmiştir. Din; ahlak ve adalet ekseninden koparıldığında, insanı inşa eden bir güç olmaktan çıkar, onu meşrulaştıran bir aparata dönüşür. Ve mesele hâlâ aynı yerde durur: Hayatın kendisi ibadete dönüşmediği sürece, ritüelin çokluğu neyi değiştirir? Çünkü mesele kaç vakit namaz kılındığı değil; o namazın hayata kaç gram adalet, kaç damla merhamet kattığıdır. Selametle. Tüm dost ve arkadaşlara selam olsun.. ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.