Sonbahar yaprakları Kuğulu Park’ın üzerinde adeta dans edercesine yere düşmekteydiler. İhtiyar Adam, kalın parmaklarıyla mendil paketinden birkaç mendil çıkardı. Bankın üzerinde kalmış su damlacıklarını özenle sildi, oturdu. Bej pardesüsünün iç cebinden gazetesini çıkardı. Boynundaki gözlüğünü taktı. Gazetenin ön sayfasındaki tüm haberleri okudu. Sonra müdavimi olduğu köşe yazarlarının yazılarını okumaya başladı. Oyuncu bir yaprak kıvrıla kıvrıla adamın gözlüğüne kondu. Geniş yüzlü adam yaprağı aldı. Rengi dikkatini çekti. Bu yaprağın yerdeki diğer yapraklardan başka olduğunu fark etti. Sarıdan vişneye kadar uzanan bir renk denizindeki tüm renkler, bu yaprak üzerine özenle yerleştirilmişlerdi. Hayran kaldı. Onu yere atmaya kıyamadı. Cüzdanının içine koydu. Yaprak, ihtiyar adamı; yıllardır süren emeklilik hayatından aldı, gençlik günlerine götürdü.

İlk ve son aşkını, karısını hatırladı. Yine böyle anlatılmaz güzellikteki bir sonbahar gününde evlilik teklifinde bulunmuştu Ona. Nasıl da heyecanlanmıştı. Dizlerinin titrediğini hatırladı. Sevdalısı için aldığı kırmızı tomurcuk gülü sunarken dizlerinin titremesine engel olmaya çalıştığını duyumsadı. Neyse ki, 45 yıllık hayat arkadaşı bunu görmemişti.. Ardından içini dayanılmaz bir hüzün kapladı. Yarım asra yakın bir süre aynı yastığa baş koyduğu; iyi günlerinde, kötü günlerinde hayatı paylaştığı karısını apansız kaybedişi geldi gözlerinin önüne. Hastalığı hiçbir işaret vermeden aniden ortaya çıkmıştı. Oğullarını ve kızlarını evlendirmişlerdi. Güzel de işleri vardı. Şimdi artık karı-koca baş başa imkanları ölçüsünde Türkiye’yi ve Avrupa’yı gezeceklerdi. Lakin oğullarının düğününden iki ay bile geçmeden, kadıncağızın ağrıları başlamıştı. Çok geçmeden de, başının tacı yaptığı karısını soğuk ve karlı bir kış gününde kaybetmişti. O günden beri kıştan nefret etmekteydi. Karısının, can yoldaşının ölümü ihtiyar adamın yaşama sevincini bıçakla keser gibi yok etmişti. Adeta inzivaya çekilmişti. Evinden dışarıya çıkmıyordu. Her gün, bıkmadan usanmadan karısının fotoğraflarına bakıyor, göz yaşı döküyordu. Okuyarak ayakta kalmaya çalışıyordu. Oğlunun, kızının ısrarla kendilerinde kalması tekliflerini reddediyor, ihtiyaçları dışında evinden dışarıya adımını atmıyordu. Kızı ve gelinleri hemen her gün yaptıkları yemeklerden babalarına getiriyor. Bu sayede onu görebiliyor, konuşabiliyorlardı.. Akşamları da eşleriyle birlikte geliyorlardı. Uzun yıllar bu böyle sürüp gitmişti. Kederli adam son bir yıldır, dışarıya çıkmaya başlamıştı. Genellikle sabah gazetesini alıyor ve Kuğulu Park’a geliyordu..

İhtiyar adam geçmiş günlerinde gezinirken, parlak tüylü bir güvercin banka kondu. Önce fark etmedi güvercini. Güvercin adeta onun için gelmişçesine adama yaklaştı. Başını yana eğdi. Sevimli bakışları eşliğinde adamı izlemeye koyuldu. Kendisini fark ettirmeye kararlı olduğu anlaşılıyordu. Daha da yaklaştı. Adama dokundu. İhtiyar yine fark etmedi. İnsan canlısı güvercin buna içerlemiş olmalıydı ki, başını daha fazla yana eğdi. Kızgın kızgın adama baktı. Sonunda, sıçradı ve ihtiyarın bacağına kondu. Yaşlı adam kuşu gördü. Bir anda geçmişten o ana döndü. Güvercinle göz göze geldiler. Birbirlerine sevgiyle bakıyorlardı. Yaşlı adam güvercinin başını okşamak istedi. Lakin onu ürkütüp kaçırmak da istemiyordu. Bu yüzden bir süre kararsız kaldı. Sonra tüm cesaretini toplayıp kuşun başını okşadı. Güvercinin de istediği buydu. İhtiyar adamın içini bir mutluluk kaplamaya başladı. Az önceki hüznü dağılmıştı. Zarif bir kadın sesi işitti o an:

-Beyefendi ne kadar güzel bir güvercin bu böyle. Nasıl da size sevgiyle bakıyor. Sizin mi ?

Yaşlı adam başını ağır ağır yukarıya doğru çevirdi. Karşısında yine kendi yaşlarında güler yüzlü bir hanımefendi vardı. Şaşkınlığı geçer geçmez yanıt verdi:

-Hayır Hanımefendi, birden bacağıma kondu. Çok sevimli bir şey. Ben de, uçup gitmesin diye inanın kımıldayamıyorum…

Hayvan sever olduğu açıkça belli olan kadın, güvercini okşamaya başladı. Adam, kısa bir süre sonra hanımefendiyi banka oturmaya davet etti. Kadın, vücut dilinden tam bir beyefendi olduğunu anladığı adamın teklifini kabul etti. Zarif bir şekilde oturdu. Güvercin, adamın dizinden indi. Paytak paytak kadına yaklaştı. Kadın bir kahkaha patlattı. Kadının kahkahası adamın çok hoşuna gitti. Zira karısı da böyle kahkaha atardı. Güvercin bu kez kadının koluna kondu. İkisi de güvercini aynı anda sevmek isteyince elleri birbirine değdi. Liseli gençler gibi utandılar o an. Bir süre birbirlerinin yüzlerine bakakaldılar. Güvercin, adeta görevini yerine getirmişçesine kanat çırparak yitip gitti. Bir süre arkasından öylece baktılar.. Başka bir kuştu bu.. Ve hatta sadece bir kuş değildi. Evrenin gücünü kendi güzelliğinde barındıran ve sevda yüklü bulutlarla kurak ruhlara yağmurlar yağdıran bir elçi gibiydi

Sohbet etmeye başladılar. Kadın emekli bir öğretmendi. O da, tıpkı yaşlı adam gibi yıllar önce kocasını kaybetmişti. Lakin hanımefendi, o günden sonra kendisini hayır kurumlarının faaliyetlerine adamıştı. Böylelikle çok sevdiği kocasının acısına dayanabiliyordu. Hiç kuşku yoktu ki, az önceki kahkahasının ardında büyük acılar vardı. Uzun bir süre sohbet ettiler. Birlikte çay içtiler. Bakışları birbirlerinden hoşlandıklarını adeta bir ayna gibi yansıtıyordu. Hanımefendi, yaşlı adama çay için teşekkür ederek parktan uzaklaştı. Yaşlı adam, dudaklarına yerleşen tebessüm eşliğinde yaşlı kadının ardından, gözden yitinceye kadar baktı…

Ertesi sabah, yaşlı adam, uyanır uyanmaz aynanın karşısına geçti. Kendini uzun zamandır hissetmediği kadar canlı hissediyordu. Traşını oldu. Çizgili, lacivert takımını elbise dolabından çıkarıp bir çırpıda giydi. Mutfağa geçti. Buzdolabından kahvaltılıkları yeşil masa örtüsünün üzerine özenle yerleştirdi. İçi içine sığmıyordu. Bu halini yadırgıyordu. Yadırgıyordu yadırgamasına lakin bu durumdan pek de şikayetçi değildi. Çay yaptı. İki yumurta koydu suya. Yumurtaları çabuk çabuk soydu. Masaya oturdu. Kahvaltısını yapmaya başladı. Gene Kuğulu Park’a gidecekti. Hanımefendiyi bekleyecekti. İçinden bir ses, O'nun geleceğini söylüyordu. Hissediyordu. O an dayanılmaz bir pişmanlık çöreklendi tüm benliğine. Suçluluk duydu. Karısının hatırasına saygısızlık yaptığını düşündü. Gitmekten vaz geçer gibi oldu. Öte yandan gitmeyi ve hanımefendiyi tekrar görmeyi de çok istiyordu. Bin yıl süren bir kararsızlık yaşadı. Zor da olsa kararını verdi. Gidecekti, gitmeliydi.. Süklüm püklüm kalktı masadan. Çok düzenli bir kişiydi. Kahvaltı tabağını masada hiç bırakmazdı. Lakin o kadar çok heyecanlıydı ki, bunu yapacak gücü kendinde göremedi. Pardesüsünü giydi. Kahverengi el çantasını aldı. Koşar adımlarla evden çıktı. Kapıyı çekti. Kilitlemeyi unuttu…

O gün Ankara’da anlatılmaz güzellikte bir hava vardı. Eylül ayında olduğunu bilmese, o günün bir temmuz günü olduğuna inanırdı. Kuğulu Park’a yaklaştığında kalp atışlarının arttığını duyumsadı. Kendini ayıpladı. Liseli bir çocuk gibiydi. Utanmalıydı. Ancak duygularına engel olamıyordu. Zaman zaman yüzü ergenler gibi pembeleşiyordu. Buna da engel olamıyordu. Engel olmak da istemediğini fark etti bir süre sonra…

Şanslıydı. Dün oturduğu bank boştu. Çabuk olmalıydı. Başka biri ya da birileri oturmadan o banka muhakkak oturmalıydı. Önünde yürüyen genç bir çift vardı. Birbirlerine sarılarak yavaş adımlarla yürüyorlardı. Yaşlı adam, gençlerin o bankı gözlerine kestirmiş olduklarını anladı. Adımlarını sıklaştırdı. Onları geçti ve banka oturdu. Cep saatini çıkardı. Saat dokuza on vardı. Hanımefendi ile dün 10’a doğru tanışmışlardı. Tüm kalbiyle tekrar gelmesini diledi. Gelmeyebilirdi de. Bu fikir neşesinin kaçmasına yol açtı. Sonra, aklına dün gözlüğünün üzerine düşen, diğerlerinden farklı olan bin bir renkli yaprak ve güvercin geldi. Bu ikisinin bir anlamı olmalıydı. Bu düşünce yüreğine su serpti. Hanımefendi gelecekti. Gelmeliydi. Az önce geçtiği sevgililer iki bank öteye oturdular. Beyefendi bir süre onları izledi. Çifte kumrular gibiydiler. Ummanlarda büyüyen sevda damlacıkları gibi gözlerini hiç kırpmadan birbirlerine bakıyorlardı. Bir güvercin geldi. Uzun sarı saçlı kızın başına kondu. Beyefendi dikkatli bakınca bu güvercini tanıdı. Dünkü güvercindi. Bundan emindi. Şimdi daha da rahatladı. İçi ışıklarla doldu. Zira bu kuş sevda kuşuydu. Sevenleri birleştirmek onun göreviydi. Evrenin gücü ona bu görevi vermiş olmalıydı…

Beyefendi, gençlerin mutluluğunu gıpta ederek izlerken bir ses duydu,

Bir hanımefendi sesi,

Tanıdık bir ses,

Kalbi kuş olup kanat çırpmaya başladı,

Gelmişti,

Gözleri değdi birbirlerine,

Beyefendi kendi hissettiklerini gördü hanımefendinin gözlerinde,

Ne bir eksiğini, ne bir fazlasını,

Kırmızı bir tomurcuk gül açtı ikisinin göz bebeklerinde,

Anlatılır gibi değildi,

Milyonlarca sarı yaz yaprağı aynı anda dökülmeye başladı,

Gözlüğüne düşen yaprağı gördü ihtiyar adam,

Göz göze geldiler,

Yaprak,

Göz kırptı ihtiyar adama,

Gülümsedi yaşlı adam,

Hanımefendi, beyefendinin neye gülümsediğini anlamadı,

Anlamaya da çalışmadı,

Aynı yaprak kendisine de göz kırptı,

Anlamıştı..

Açık sarı, kehribar sarısı, limon sarısı, fıstık yeşili, haki, kırmızı, vişne yapraklar onların üzerinde bitmek tükenmek bilmeyen bir dansa başladılar,

Gündüzdü,

Lakin gün geceye döndü,

Yıldızlar belirdi,

Göz kamaştırıyorlardı,

Yıldızlarla yapraklar dans ettiler,

Büyülenmiş bakışları eşliğinde onları seyrettiler,

Beyefendi elini hanımefendinin omuzuna koydu,

Hanımefendi başını omuzuna dayadı beyefendinin,

En parlak yıldızlar,

Bir araya geldiler,

Taç oldular..

Beyefendi tacı zarifçe aldı gökyüzünden,

Sevdiği kadının başına taktı,

Zaman durdu…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
A. şahiner 2 hafta önce

Güzel bir anlatım. Ruhum rahatladı sanki. Elinize sağlık sayın yazar bey. Keşke yazının başlığını "Eylül'de Aşk başkadır" koysaydınız.. Böyle de iyi, sağolun.

Avatar
Melih ULUDAĞ 2 hafta önce

Çok teşekkür ediyorum efendim." Eylül'de Aşk başkadır" da güzel bir başlık olurdu.