Cenaze Namazı kılındıktan sonra, Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sekreteri ve İngilizce Çeviri Hocası Ahmet Cemal Aşan’ın cenazesi, uzun yıllar görev yaptığı, sarı boyalı Eğitim Fakültesi Binasının önüne getirildi. Diğer üniversitelerden, fakültelerden gelen eğitimciler, Onun eski, yeni yüzlerce öğrencisinin doldurduğu alanda sadece keder vardı. Çocuklarıydı öğrenciler. Öyle severdi yavrularını. Arada kızardı. Kızmazdı aslında. Bütün isteği çocuklarının ileride donanımlı birer İngilizce Öğretmeni olmalarını sağlamaktı. Alanda birbirini daha önce tanımayan o kadar çok kişi vardı ki.. Cenazenin hemen önünde Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Doğan Bayar, Prof. Dr. Gül Köse, Türkiye’den Amerika’ya döndükten dört yıl sonra bile, birlikte çalışmaktan onur duydukları ve ondan çok şey öğrendiklerini söyledikleri sevgili Ahmet Hocalarını kaybettiklerini duyar duymaz ilk uçakla gelen Deborah Grant Jones, Bill Hanrahan, Susan Carlson, Nancy Baum ve diğer öğretim üyeleri bulunmaktaydı. Arkada ise yüzlerce eski- yeni öğrencisi vardı. Öyle ki alan dar gelmiş, insanlar Eczacılık Fakültesi ve Güzel Sanatlar Bölümüne doğru ilerlemek zorunda kalmışlardı. Genci-yaşlısıyla pek çok kişinin göz pınarları doluydu. Göz yaşları kimisinin göz pınarlarından boşanırken, kimisi, sevgili Hocalarını kaybetmiş olmanın elemiyle adeta şoka girmişlerdi. Keder hiç bu kadar et ve kemiğe bürünmemişti…

Pek lazımmış gibi patavatsız bir yağmur başladı. Dondurucu Eskişehir soğuğunda yağmur Ahmet Cemal Aşan sevdalılarını tepeden tırnağa ıslatıyordu. Islatıyordu ıslatmasına lakin kimse oralı olmuyordu. Yanlarında şemsiye olanların bile akıllarına şemsiyelerini açmak gelmedi. Ön sırada bulunan ve öğrencileri tarafından anlatılmaz derecede çok sevilen Prof. Dr. Gül Köse’nin ve Deborah Grant Jones’un gözyaşları, peşi sıra gelen hıçkırıklarına karışıyordu. Orada bulunan herkesin üzerinde emeği olan ve Anadolu Üniversitesi’nin İngilizce’de bir marka olmasında çok büyük katkısı olan koca çınarı kaybetmiş olmayı kimse kabul etmiyordu, edemiyordu. Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, konuşmasını yapmak üzere geldiğinde, onlarca kişinin hıçkırıkları birbirine karışıyordu. Birbirlerinin yüzlerine bakanlar, o anlarda hep aynı şeyi, acıyı iliklerine kadar hissediyorlardı. Şahsiyetsiz yağmur hızını artırmaya yeltendi. Yaralı insanları bununla korkutacağını, efelik yapacağını sandı. Kimse tınmadı. Yağmur olduğu yerde öylece kalakaldı. Yağmur damlaları Ahmet Hocaları için gözyaşı çeken güzel insanların göz yaşlarına karışıyordu. Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen de ağlamaklıydı. Ayakta bile zor duruyordu. Dokunsanız yıkılacak gibiydi. Gökyüzünde fıldır fıldır dönmekte olan kuşlar da acı çekiyorlardı. Zira Ahmet Hoca güvercinleri çok severdi. Evinin bahçesinde beslediği çok sayıda güvercini vardı. Onları kendi çocukları gibi severdi. Fakülte Sekreterliği Makam Odasının penceresinin hemen önünde, her zaman bir yem tası ve su tası bulunmaktaydı. Gün içinde sayısız kuş; tasın bulunduğu pencerenin önüne konar, yemlerini yemeye başlamadan önce, odasında çalışmakta olan sevgili Hoca’ya sevgiyle bakar, kimisi, türlü hokkabazlıklar yapar, taklalar atar, neden sonra da akıllarına yemek gelir, en sonunda da neşeyle yemlerini yerlerdi. Yerken bile arada ona göz atarlardı. Böyle zamanlarda Ahmet Cemal Aşan, yüreğinde tarifi imkansız bir mutluluk duyar. Yandan yana onlara bakar ve içinden: “güzellikler” derdi…Bu yüzden kuşlarda o gün yakıcı bir hırçınlık vardı. İnsanların üzerinden garip sesler çıkartarak ve hiç durmadan uçuyorlardı. Arada bir de sertçe insanlara çarpıyorlardı. Yaşananlar karşısında yağmur utanmıştı. Geldiği gibi aniden çekti gitti. Dakikalardır olanı biteni izleyen güneş, yüzünü göstermeye çalıştı. Lakin buna muvaffak olamadı. Bu gücü kendisinde göremedi. Olduğu yerde kalmaktan başka bir şey yapamayacağını duyumsadı...

Sevgili Yılmaz Büyükerşen, konuşmasını nihayete erdiremedi. Sesi titriyordu. Ahmet Abi derdi. Beraberce sayısız yurt içi ve yurt dışı seminerlerine gitmişlerdi. Başı döndü. Su getirdiler, kolonya getirdiler. Gözleri yaşlı küçük bir güvercin Yılmaz Büyükerşen’in acıdan çökmüş omuzuna kondu. Güvercin ağlıyordu. O güvercin, vefat etmeden önce bahçede sevgili Ahmet Hoca’nın da omuzuna konmuş, herkesin şaşkın bakışları arasında onu öpmüştü…

Tören bittikten sonra, 1993 mezunları da berbat bir haldeydiler. Erkan Yılmaz, arkadaşlarına: “hadi, son bir kez onunla ders yaptığımız sınıfa gidelim” dedi. O kadar duygu yüklüydü ki, o da zorlukla sözünü tamamlayabildi. Ağır adımlarla ve ızdırap içinde merdivenlerden çıkmaya başladılar. Öğrenci işlerinin önünden geçerlerken onun hemen karşısındaki Fakülte Sekreterliği Makam Odasına bakamadılar. O dünyada hiçbir güç onlara oraya baktıramazdı. Fulya dayanamadı hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Zaten uzun zamandır kendilerini tutmakta olan Emsal ve Saide’de kendilerini koyuverdiler. Arkadaşları onların kollarına girdiler. Kaldırdılar. O esnada Yasemin’in şöyle dediği işitildi:

-Nasıl da gözlüğünün üzerinden muzip muzip bakardı, değil mi.. Çeviri yapmaya tahtaya çıkmaya korkardık. Çalışmadığımız zamanları nasıl da anlardı. Nokta atışı yapardı. Ama hiç kırmazdı. Candı…

Hepsinin yüzünde öksüz çocukların ifadeleri oluştu. Koridordan ilerlediler. Sınıfa girdiler. İçeri adımlarını adar atmaz gözlerine inanamadılar. Ahmet Cemal Hocaları kürsüsünde, ince çerçeveli gözlüğünün üzerinden muzip muzip bakarak onları bekliyordu. Işıklar içerisindeydi. Herkes şaşkınlık ve mutlulukla birbirinin gözlerinin içine bakıyordu. Öylece kaldılar. Bunun üzerine Hocaları onlara kızar gibi yaptı. Şakadan kaşlarını çattı ve şöyle bağırdı:

-Anlamadınız mı eşek sıpaları. Geçin bakayım yerinize. Ha, Hikmet, sen oturmadan al şu sayfayı, Besim’e git. 30 tane fotokopi çektir. Al da gel. Bugün son defa çeviri yapacağız. Çabuk ol. Oyalanma. Kırarım kafanı…

Bütün öğrencileri ondan fırça yemek için adeta can atarlardı. Hikmet de o an aynı duygular içindeydi. Attığı fırçalar hiç incitmezdi. Hiikmet’in bakışları Ahmet Hocasının bakışlarıyla çakıştı. Sevgiyle bakıyordu Hikmet’e. Oğluna baktığı gibi. Diğer derslerde orta bir öğrenci olmasına karşın, Çeviri derslerinde okulun en iyilerinden biriydi.. O yüzden onu ayrı bir severdi. Öğrencisinin olduğu yere çivilenmiş gibi kaldığını görünce, gene bağırdı:

-Bak hala duruyor, bak alacağım elime sopayı…

Hikmet, şakacıktan fırçayı yiyince fırladı gitti. Hocasının daha önce; “Time” dergisinden hazırladığı sayfayı fotokopi odasındaki Besim’e yetiştirdi. Rüzgar gibi çektirdi. Koştura koştura sınıfa getirdi. Fotokopileri arkadaşlarına çabuk çabuk dağıttı. Kalanları da sevgili Hocasına verdi.

Ahmet Hoca, söze başladı:

-Ertuğrul, gel bakayım. Sen başla…

Ertuğrul piyangonun kendine çıkmasından çok mutlu (!) oldu. Çeviriyi güzelce yaptı. Hocasından bir aferin aldı. Sonra sırasıyla diğer öğrencilerini çağırdı. Hepsine birkaç cümle çevirttirdi. Hata yapanlar her zaman olduğu gibi fırçayı yediler. Daha sonra Ahmet Hoca, az sonra herkesi kahredecek son sözüne başladı:

-Eşek sıpaları, birazdan aranızdan ayrılacağım. Dört yıl boyunca bütün hedefimiz sizleri yüreği Atatürk sevgisiyle dolu, donanımlı İngilizce Öğretmenleri olarak yetiştirmekti. Şimdi gururla görüyorum ki bunu başardık. Öğrencilerinizi her zaman kendi çocuklarınız gibi sevin. Onlar kuzudurlar. Yavrularım, çocuklarım sizlerle gurur duyuyorum. Şimdi gitme zamanı…

Hepsi ayağa fırladılar, gözyaşları içinde Ahmet Hocalarına koştular. Ona sarılmaya çalışıyorlardı. Lakin bunu yapamıyorlardı. Hocaları karşılarında olmasına rağmen ona dokunamıyorlardı. Etrafı ışıklarla dolu Hocaları yavrularına gülümsüyordu. Pencere kendi kendine açıldı. Peşi sıra onlarca kar gibi güvercin içeriye doluşmaya başladı. En önlerinde küçük güvercin vardı. Hocalarından ayrılmamak için çırpınan öğrencilerin kollarına, bacaklarına, başların hafifçe çarparak ışıklar içindeki Ahmet Hoca’ya ulaştılar. Son sesi işitildi. Bu an en yakıcı andı:

-Allahaısmarladık çocuklarım…

Ağlayışlar, haykırışlara, haykırışlar yakarışlara karıştı. Ahmet Hoca ise ışıklar içinde gülümsüyordu. Güvercinler sevgiyle ve şefkatle onu kollarına aldılar. Küçük olan, Ahmet Hoca’nın yüzünü sevdi. Diğerleri de, her geçen ana daha da ışıldayan usta eğitimciye sevgiyle baktılar. Açık olan pencereden alıp götürdüler Onu. Öğrencileri, Hocalarının arkasından çaresizce baktılar.. Hocaları da şimdi güvercinler gibiydi. Bembeyaz elbiseler içindeydi…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Fulya 3 ay önce

Allah rahmet eylesin çok esaslı hocamızdı. Yüreğinize sağlık Melih bey, bizleri o güzel anılarımıza götürüp hocamızı yazınızda yaşatarak adeta buluşturduğunuz için..

Misafir Avatar
Melih ULUDAĞ 3 ay önce @Fulya

Fulya, çok değerli devrem, çok teşekkürler.

Beğenmedim! (0)
Avatar
Ahmet 3 ay önce

Meslek duayenimiz,sevgili hocamiz

Misafir Avatar
Melih ULUDAĞ 2 ay önce @Ahmet

Ahmet, çok değerli devrem, yorumunu şimdi okudum. Ben de kendime hep Onu örnek aldım.

Beğenmedim! (0)