Doğada bazı canlılar özelikle kurbağa, eklem bacaklı ve ipek böcekleri dediğimiz canlılar yumurtadan olgun hale gelinceye kadar bir sürü değişim geçirirler. Bu değişimi geçirmezlerse o canlıyı tekrar yaşam döngüsüne sokamazlar. Değişimler, eğer gelişime hizmet içinse bu yaşamın sürdürülebilirliğini sağlayan en önemli denge unsurudur. Canlıların büyüme evresinde hücreleri bölünerek çoğalır. Vücut hücreleri dediğimiz sinir, epitel, kan, solunum, sindirim hücreleri kendi içlerinde bölünerek benzer hücreler (mitoz bölünme ile ) meydana getirirler. Ama vücutta canlının cinsiyetini, genetik özellikleri ve karakterlerini mayoz bölünme dediğimiz bölünme ile kazanırlar. Bu, aynı zamanda mayoz bölünmenin bir evresinde genleri taşıyan kromozomların mayoz bölünme sırasında krosingover denilen parça değişimiyle gerçekleşir. Parça değişimi, canlı çeşitliliği için çok önemlidir. Sadece hücrelerimiz mitoz bölünme geçirseydi fotokopi gibi aynı canlılar oluşurdu. Bu yüzden üreme hücrelerinde görülen mayoz bölünmeler, çeşitlilikle birlikte genetik karakterlerin değişimlerinin oluşmasına yol açarlar. Mayoz bölünme, bu yüzden canlıların çoğalıp çeşitlenmesinde çok önemli ve gereklidir.
Cumhuriyetin kuruluşundan (1923’den Atatürk’ün ölümüne kadar) ülkede gerçekleşen tüm devrimler bir değişimdir. Atatürk’ün ölümünden sonra da olumlu, olumsuz ülkede pek çok değişim oldu. Ülkemizde; cumhuriyet döneminden bugüne kadar pek çok parti kuruldu, pek çok parti değişti, pek çok parti kapatıldı. Bu değişimler parti içi demokrasi anlayışlarını da değiştirdi. Kimisi demokratikleşmeye daha açık oldu, kimisi demokrasiyi hazmedemedi. Kimisinin de parti kuruluş felsefeleri, gizli ajandalarla dış odakların çıkarlarına uygun ithal ideolojilerin etkileriyle ortaya çıktı. Kurulan her parti doğa yasalarına göre olağan bir başkalaşım göstermiştir. Değişimin partilerimize olumlu, olumsuz yan etkileri oldu.
Ülkenin kuruluş felsefesine göre; üreten, çalışan, okuyan bilimsel aklı rehber edinen çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü tehdit olarak gören dış odak ve güç merkezleri, Kurtuluş Savaşı’mızda yedi düveli yenen Atatürk’ün çağdaş modern Türkiye Cumhuriyeti’ni hazmedemediler. Özellikle ABD tarafından eğitime, ekonomimize, kazanılmış değerlerimize, üretim araçlarımıza ve zenginliklerimize virusler bulaştırıldı. Virusun fıtratında, canlının en küçük parçası olan hücreyi ele geçirip kontrol altında tutarak çoğalmak ve sonra tüm canlıyı ele geçirmek vardır. Peki, bu virusler vücudumuza nasıl girdiler?
Viruslerin, biyolojideki tanımı hücre içi parazittir.
Bu virüsler, hücrelerimize kendilerini kamufle ederek yıllar önce girdiler. En çok da devletin kurucu partisi olan CHP ‘ye girdiler. Devletin kurucu felsefesinin koruyucu ve sahiplenici partisi olan CHP’nin bağışıklık sistemi çok sağlam olduğu için şimdiye kadar dayandı. Ülkemizin pek çok partisi acaba aynı samimiyet ve duygularla bu koruyucu ve sahiplenici felsefeyi ne kadar savunuyorlar? Bu ülke hepimizin değil midir?
Milletin oylarıyla seçilen vekillerin mecliste ettikleri yeminlerin gereğini neden yapmazlar? Virüs bulaşınca hastalık kaçınılmaz oluyor.
Türkiye zor zamanlardan geçiyor!
Artık sevinerek “doktor dövüyoruz” diyen insanlar var!
Hepimizi yetiştiren ve sadece öğretmenler gününde değerli bulduğumuz öğretmenlerimiz, bugün devletin polisi tarafından, devletin memuru öğretmeni dövüyor!
-İşsizlikten, eğitimli pek çok gencimiz motorlu taşıtla hizmeti yapıyor kelle koltukta…
Çocuklarımızın beslenme çantaları boş!
-Tarım emekçileri, fabrika işçileri, devlet memurlarının ortak sıkıntısı geçim derdi…
-Okullarımızın çoğu, depreme dayanıksız gerekçelerle veya başka nedenlerle yıkılıyor. Okullarda, birbiri içine girmiş vaziyette eğitim yapılıyor. Öğrenim yaşına bakılmaksızın ilkokul ve lise öğrencileri aynı binayı paylaşıyorlar. Bu durum, eğitimsel ve sosyal koruma anlamında eğitim psikolojisi ve pedagojik olarak uygun değil.
-Her yerde bir güvensizlik, her yerde bir inançsızlık var. İnsanlar feyl-i muhtar olmuşlar.(Dilediği her şeyi yapan ve hesap vermeyen ) Antik Yunan’daki “Derebeylik “dönemine doğru gidiyoruz! Bu sağlıksız düzeni sürdürebilmek için; siyaha beyaz, yalana doğru, çirkine güzel, cahile profesör, diyoruz. Ahlakı ve dini kendimize uygun değilse değiştiriyoruz. Dere kenarlarına veya zemini uygun olmayan yerlere, gökdelenler dikerek eşyanın doğasına aykırı olan şeyleri normalleştiriyoruz...
Bu durum nereye kadar gider?
Tarihten ders almazsak, düşmanlarımızı iyi tanımazsak, kendimizi koruma reflekslerimizi geliştiremezsek, sonu derebeylik olur. Yani krallıktan bile daha geriye…
Hâlbuki TC Devleti kurulurken misyonu ve vizyonu vardı. Çok çalışmak, üretmek, halkı yönetimde söz sahibi yapmaktı. Dünya’daki ülkeler tarafından bağımsız ve üniter bir devlet olduğu kabul edilmişti. Vizyonu ise, devleti muasır (çağdaş ) seviyedeki ülkelerden daha iyi duruma getirmek, akıl ve bilimle gelişerek barışı yaymaktı. Haydut devletlere karşı daima mücadeleci yapısı olacaktı…
Şimdi makara geri sarıldı. Patinaj yapıyoruz ama geri sarmada epey yol alındı. 103 yıllık cumhuriyetin tüm kazanımlarını yok ederek, bize uygun görülen monarşi yönetimi dayatılmaya çalışılıyor. Yeni yönetim modeli, kurucu devlet statüsü haline getirilmek isteniyor. Türkiye Cumhuriyetinin çağdaşlığı esas alan kurucu devlet felsefesinin yaratıcılarının şimdi gölgesinden bile rahatsızlık duyuluyor. Şimdi, yapay yeni bir kurucu devlet partisi kurulmasının aşılamasına çalışılıyor.
Her zaman doğanın değişmeyen bir döngüsü vardır. Dünya oluşumundan beri (5 milyar yıl ) döngülerle değişiyor, gelişiyor .( tersine değişimler dahil ) Ülkelerin de döngüleri oluyor. Derebeylikten, monarşiye ve padişahlığa, İstibdat Dönemi’nden, Cumhuriyete uzanan yol, döngülerin başlangıcıydı. Döngülerin ilerlemesi gelişim yönünde olunca çağlar değişti.(Endüstri Devrimi )Döngüler, geriye dönük ilerlerse, sabit süratli araba gibidir. Değişmez, gelişmez, durur hatta geriye gider.
Tarihsel geçmişte medeniyet yaratmış ve bağımsızlık için savaşmış milletlerin yaşadığı deneyimlerin ve epigenetik özelliklerinin, monarşiye döndürülmesi için ne kadar uğraşılsa bile doğa yasalarına hep takılması kaçınılmazdır. Yani, demokrasiyi, özgürlüğü ve bağımsızlığı tatmış milletlerin tekrar ne monarşiye, ne de derebeyliğe dönmesi ancak Dünya’daki gelişmiş devletlerinin de bu döngüye girmesiyle olabilir.
” Bu nereye kadar gider?” sorumda endişesini dile getirmeme rağmen bu durum, sadece Türkiye için geçerli olmayacaktır. Tüm Dünya‘daki gelişmiş, az gelişmiş veya gelişmekte olan devletlerin de bu yönetimlerle dengeleneceğini söylemek için kâhin olmaya da gerek yoktur.
Dünya bir gemi ise hepimiz aynı gemide olduğumuzu unutmamalıyız. 103 yıllık tarihsel gerçekliğimiz bizi dimdik ayakta tutacaktır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
LÜTFİYE KADER
Demokrasiyle Derebeylik Gelir mi?
Doğada bazı canlılar özelikle kurbağa, eklem bacaklı ve ipek böcekleri dediğimiz canlılar yumurtadan olgun hale gelinceye kadar bir sürü değişim geçirirler. Bu değişimi geçirmezlerse o canlıyı tekrar yaşam döngüsüne sokamazlar. Değişimler, eğer gelişime hizmet içinse bu yaşamın sürdürülebilirliğini sağlayan en önemli denge unsurudur. Canlıların büyüme evresinde hücreleri bölünerek çoğalır. Vücut hücreleri dediğimiz sinir, epitel, kan, solunum, sindirim hücreleri kendi içlerinde bölünerek benzer hücreler (mitoz bölünme ile ) meydana getirirler. Ama vücutta canlının cinsiyetini, genetik özellikleri ve karakterlerini mayoz bölünme dediğimiz bölünme ile kazanırlar. Bu, aynı zamanda mayoz bölünmenin bir evresinde genleri taşıyan kromozomların mayoz bölünme sırasında krosingover denilen parça değişimiyle gerçekleşir. Parça değişimi, canlı çeşitliliği için çok önemlidir. Sadece hücrelerimiz mitoz bölünme geçirseydi fotokopi gibi aynı canlılar oluşurdu. Bu yüzden üreme hücrelerinde görülen mayoz bölünmeler, çeşitlilikle birlikte genetik karakterlerin değişimlerinin oluşmasına yol açarlar. Mayoz bölünme, bu yüzden canlıların çoğalıp çeşitlenmesinde çok önemli ve gereklidir.
Cumhuriyetin kuruluşundan (1923’den Atatürk’ün ölümüne kadar) ülkede gerçekleşen tüm devrimler bir değişimdir. Atatürk’ün ölümünden sonra da olumlu, olumsuz ülkede pek çok değişim oldu. Ülkemizde; cumhuriyet döneminden bugüne kadar pek çok parti kuruldu, pek çok parti değişti, pek çok parti kapatıldı. Bu değişimler parti içi demokrasi anlayışlarını da değiştirdi. Kimisi demokratikleşmeye daha açık oldu, kimisi demokrasiyi hazmedemedi. Kimisinin de parti kuruluş felsefeleri, gizli ajandalarla dış odakların çıkarlarına uygun ithal ideolojilerin etkileriyle ortaya çıktı. Kurulan her parti doğa yasalarına göre olağan bir başkalaşım göstermiştir. Değişimin partilerimize olumlu, olumsuz yan etkileri oldu.
Ülkenin kuruluş felsefesine göre; üreten, çalışan, okuyan bilimsel aklı rehber edinen çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü tehdit olarak gören dış odak ve güç merkezleri, Kurtuluş Savaşı’mızda yedi düveli yenen Atatürk’ün çağdaş modern Türkiye Cumhuriyeti’ni hazmedemediler. Özellikle ABD tarafından eğitime, ekonomimize, kazanılmış değerlerimize, üretim araçlarımıza ve zenginliklerimize virusler bulaştırıldı. Virusun fıtratında, canlının en küçük parçası olan hücreyi ele geçirip kontrol altında tutarak çoğalmak ve sonra tüm canlıyı ele geçirmek vardır. Peki, bu virusler vücudumuza nasıl girdiler?
Viruslerin, biyolojideki tanımı hücre içi parazittir.
Bu virüsler, hücrelerimize kendilerini kamufle ederek yıllar önce girdiler. En çok da devletin kurucu partisi olan CHP ‘ye girdiler. Devletin kurucu felsefesinin koruyucu ve sahiplenici partisi olan CHP’nin bağışıklık sistemi çok sağlam olduğu için şimdiye kadar dayandı. Ülkemizin pek çok partisi acaba aynı samimiyet ve duygularla bu koruyucu ve sahiplenici felsefeyi ne kadar savunuyorlar? Bu ülke hepimizin değil midir?
Milletin oylarıyla seçilen vekillerin mecliste ettikleri yeminlerin gereğini neden yapmazlar? Virüs bulaşınca hastalık kaçınılmaz oluyor.
Türkiye zor zamanlardan geçiyor!
Artık sevinerek “doktor dövüyoruz” diyen insanlar var!
Hepimizi yetiştiren ve sadece öğretmenler gününde değerli bulduğumuz öğretmenlerimiz, bugün devletin polisi tarafından, devletin memuru öğretmeni dövüyor!
-İşsizlikten, eğitimli pek çok gencimiz motorlu taşıtla hizmeti yapıyor kelle koltukta…
Çocuklarımızın beslenme çantaları boş!
-Tarım emekçileri, fabrika işçileri, devlet memurlarının ortak sıkıntısı geçim derdi…
-Okullarımızın çoğu, depreme dayanıksız gerekçelerle veya başka nedenlerle yıkılıyor. Okullarda, birbiri içine girmiş vaziyette eğitim yapılıyor. Öğrenim yaşına bakılmaksızın ilkokul ve lise öğrencileri aynı binayı paylaşıyorlar. Bu durum, eğitimsel ve sosyal koruma anlamında eğitim psikolojisi ve pedagojik olarak uygun değil.
-Her yerde bir güvensizlik, her yerde bir inançsızlık var. İnsanlar feyl-i muhtar olmuşlar.(Dilediği her şeyi yapan ve hesap vermeyen ) Antik Yunan’daki “Derebeylik “dönemine doğru gidiyoruz! Bu sağlıksız düzeni sürdürebilmek için; siyaha beyaz, yalana doğru, çirkine güzel, cahile profesör, diyoruz. Ahlakı ve dini kendimize uygun değilse değiştiriyoruz. Dere kenarlarına veya zemini uygun olmayan yerlere, gökdelenler dikerek eşyanın doğasına aykırı olan şeyleri normalleştiriyoruz...
Bu durum nereye kadar gider?
Tarihten ders almazsak, düşmanlarımızı iyi tanımazsak, kendimizi koruma reflekslerimizi geliştiremezsek, sonu derebeylik olur. Yani krallıktan bile daha geriye…
Hâlbuki TC Devleti kurulurken misyonu ve vizyonu vardı. Çok çalışmak, üretmek, halkı yönetimde söz sahibi yapmaktı. Dünya’daki ülkeler tarafından bağımsız ve üniter bir devlet olduğu kabul edilmişti. Vizyonu ise, devleti muasır (çağdaş ) seviyedeki ülkelerden daha iyi duruma getirmek, akıl ve bilimle gelişerek barışı yaymaktı. Haydut devletlere karşı daima mücadeleci yapısı olacaktı…
Şimdi makara geri sarıldı. Patinaj yapıyoruz ama geri sarmada epey yol alındı. 103 yıllık cumhuriyetin tüm kazanımlarını yok ederek, bize uygun görülen monarşi yönetimi dayatılmaya çalışılıyor. Yeni yönetim modeli, kurucu devlet statüsü haline getirilmek isteniyor. Türkiye Cumhuriyetinin çağdaşlığı esas alan kurucu devlet felsefesinin yaratıcılarının şimdi gölgesinden bile rahatsızlık duyuluyor. Şimdi, yapay yeni bir kurucu devlet partisi kurulmasının aşılamasına çalışılıyor.
Her zaman doğanın değişmeyen bir döngüsü vardır. Dünya oluşumundan beri (5 milyar yıl ) döngülerle değişiyor, gelişiyor .( tersine değişimler dahil ) Ülkelerin de döngüleri oluyor. Derebeylikten, monarşiye ve padişahlığa, İstibdat Dönemi’nden, Cumhuriyete uzanan yol, döngülerin başlangıcıydı. Döngülerin ilerlemesi gelişim yönünde olunca çağlar değişti.(Endüstri Devrimi )Döngüler, geriye dönük ilerlerse, sabit süratli araba gibidir. Değişmez, gelişmez, durur hatta geriye gider.
Tarihsel geçmişte medeniyet yaratmış ve bağımsızlık için savaşmış milletlerin yaşadığı deneyimlerin ve epigenetik özelliklerinin, monarşiye döndürülmesi için ne kadar uğraşılsa bile doğa yasalarına hep takılması kaçınılmazdır. Yani, demokrasiyi, özgürlüğü ve bağımsızlığı tatmış milletlerin tekrar ne monarşiye, ne de derebeyliğe dönmesi ancak Dünya’daki gelişmiş devletlerinin de bu döngüye girmesiyle olabilir.
” Bu nereye kadar gider?” sorumda endişesini dile getirmeme rağmen bu durum, sadece Türkiye için geçerli olmayacaktır. Tüm Dünya‘daki gelişmiş, az gelişmiş veya gelişmekte olan devletlerin de bu yönetimlerle dengeleneceğini söylemek için kâhin olmaya da gerek yoktur.
Dünya bir gemi ise hepimiz aynı gemide olduğumuzu unutmamalıyız. 103 yıllık tarihsel gerçekliğimiz bizi dimdik ayakta tutacaktır.
17.06.2026