Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Lütfiye Kader

bursaarena.com.tr - Lütfiye Kader haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Lütfiye Kader haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

LÜTFİYE KADER yazdı: "Ahlakiliğin Ön Şartı Özgürlüktür" Haber

LÜTFİYE KADER yazdı: "Ahlakiliğin Ön Şartı Özgürlüktür"

Basit anlamda barış, insanların problemlerini çözmeleri, adalet esaslarına saygı göstermeleri, insan haklarına önem vermeleri, her türlü ayrımcılık ve önyargıdan kaçınmaları ve insan onuruna saygı göstermeleri için var olan bir kavramdır. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan beri dünyadaki hangi devletler ile kavga içinde yaşamıştır? Yedi düveli yendiğimiz devletlerle barış içinde onurlu ve saygın bir yerde durarak her zaman “Yurtta Barış, Dünyada Barış “diyen örnek bir devlettir Türkiye Cumhuriyeti. 13 Temmuz 1930’dan beri Van’ın Erciş ilçesine bağlı vadisinde, Zilan Katliamını hafızasında tutanlar, şimdi ülkemizde barışı, etnik kimlikleri ve eşitliği sorguluyor! Binlerce yıldır aynı coğrafyada yaşayan ama Dünya’da kendine devlet kuramamış bir toplumun bugünlere gelip; yaşadığı, büyüdüğü, ürediği, geliştiği bu ülkede yani Türkiye Cumhuriyeti’nde ayrı bir devlet kurmak istiyor. Aslında Kürtlerin bir devlet kuramamalarının en önemli nedenlerinden birisi 1. Dünya savaşıdır. Dünya Savaşını kim başlattı ve sonuçları ne oldu? Savaşın fitilini 28 Haziran 1914'te Saraybosna'da Avusturya-Macaristan veliahttı Arşidük Franz Ferdinand'ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi ateşledi. Devletlerarası gizli ittifaklar, sömürge rekabeti ve silahlanma yarışı bu suikastı küresel bir savaşa dönüştürdü. Sömürge arayışı, ham madde rekabeti, milliyetçilik akımları ve devletlerarasındaki bloklaşma savaşın nedenleriydi. I. Dünya Savaşı sonrasında Orta Doğu'da çizilen sınırlar, Kürt nüfusunu Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bölmüştür. Bu bölünme Kürtlerin bir arada yaşamalarına engel olmuştur. Bu harita şimdi Kürtler kullanılarak yeniden değiştirilmek isteniyor. Yıllarca (40 yıl) terörist eylemlerde bulunan bölücü PKK terör örgütü, bu defa Kürtlerin birleştirilmesi yalanıyla Türkiye’yi bölmek istiyor. Doğu’daki masum Kürt vatandaşlarının da hamiliğini üstlenerek Kürt’lerine devlet kuramamasının müsebbibi olan sömürgeci(ABD -AB ) ülkelerinin yarattığı bu durumu şimdi emperyalist devletler yeniden dizayn için BOP projesini Kürtler ve Arap ülkeleri sayesinde hayata geçiriyorlar. PKK ve onun meclisteki temsilcisi DEM, MHP ve İktidar, Doğu ve Güney Doğu’da yaşayan vatanına, milletine bayrağına sahip çıkan Kürt vatandaşlarımıza da ne yazık ki esaret prangası taktırıyor. Diyelim ki, Kürtlere bir devlet kurdurdular. Kürdistan olarak parçalı bir yapıdaki Kürtler, İran, Irak, Suriye, Afganistan, Arabistan’a yani Orta Doğuya giderler mi? Türkiye’de yaşayan Kürtler, Ortadoğulu olmak isterler mi? Gitmezlerse Orta Doğu’dan gelen Kürtlerle geçinebilirler mi? Bu sefer aralarında yıllarca süren İran- Irak savaşı gibi savaşırlar. Buradan kim kazanır? Bunlara silah veren bunlara her türlü gıda, sağlık malzemeleri satan ABD ve AB kazanır. Ellerindeki toprağa, suya madenlerine hakim olurlar. O zaman kafa tutacak insanı ve toplumunu koruyan Türkiye Cumhuriyetini çok ararlar. Türkiye Cumhuriyeti de bütünlüğünü, gücünü korumakta zorlanır. Orta Doğu ülkelerinin kaderlerini çizen ABD, AB ve özellikle İngiltere’nin genlerinden gelen sömürgeci iştahları, her zamankinden daha fazla kabararak bugün Türkiye’ye özgürlük, barış ve insan hakları adı altında salyaları akarak düşmanlık tohumları ekerek yaklaşıyor. “Zilan İsyanı’ nın” ana tomurcuk nedeni Ağrı ayaklanmalarına dayanır. 1930'daki Zilan olaylarının zeminini hazırlayan en önemli tarihsel kırılma “Şeyh Sait” isyanıyla olmuştur. Şeyh Sait, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı silahlı ayaklanma başlattığı, rejim ve laiklik karşıtı eylemlerde bulunduğu ve bağımsız bir devlet kurmayı amaçladığı için İstiklal Mahkemesi kararıyla 29 Haziran 1925'te idam edilmiştir.(Wikipedi ) 1930'da Ağrı ve Zilan bölgesinde başlayan yeni dalga, devlet tarafından "Şeyh Said'in yarım kalan hareketinin devamı" olarak algılandı. Bu algı, Zilan bölgesindeki askeri operasyonların son derece sert, tavizsiz ve yıkıcı olmasına yol açtı. Zilan Deresi Vadisinde isyana kalkışması ve orada yeni Türkiye Cumhuriyetini yaşatıp korumak kollamak adına o günkü iktidarın kolluk kuvvetleriyle isyanı engelleyip sönümlemesi sonucu, masum Kürt vatandaşları da çok zarar görmüştür. Türkiye Cumhuriyeti'nin erken dönem ulus-devlet inşa sürecindeki en sancılı dönem olmuştur. (Dergi park) Kürtlerin ileri sürdükleri mağduriyetler, bugün Anayasada belirlenen hangi eşitlik kavramına uymamaktadır. Bugün karşı çıkılması gereken şeyler, Doğu ve Güney Doğu Anadolu ‘daki feodal yapı ve kendilerine yıllardır devlet kurma fırsatı yaratmayan emperyalist güçlerdir. Bu güçler Kürt’lere havuç göstererek onları kullanmaktan çekinmiyorlar. Kendi kaynaklarını tükettiler. Atatürk ‘ün 100 yıllık planlarını bozduğu için Doğu bölgemizdeki Kürt’leri ateşleyip yeraltı yer üstü ve su kaynaklarımızı ele geçirerek, şimdi rövanşı oynuyorlar. Umarım sağduyulu Kürt vatandaşlarımız bu oyunu görürler ve bu oyuna gelmezler. Mustafa Kemal Atatürk, Ocak 1923’teki İzmit Basın Toplantısı’nda, Kürtler için ayrı bir ulusal ya da etnik sınır çizmenin imkânsız olduğunu, ancak 1921 Anayasası gereğince halkın kendi mahallî idarelerinde (liva/sancak düzeyinde) kendi kendilerini seçilmiş muhtarlarla idare edebileceğini belirtmiştir. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Kürtlere ayrı bir etnik veya siyasi özerklik sözü verilmemiştir. Ancak 1921 Anayasası’nda tüm yerel yönetimler için öngörülen idari özerklik (muhtariyet) sistemi, dönemin şartlarında Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgeleri de kapsayan bir yerel yönetim modeli olarak tartışılmıştır. 1924 Anayasası kuvvetler birliği ilkesiyle Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet inşa sürecinde önemlidir.1961 Anayasasının kuvvetler ayrılığı ilkesiyle ülke cumhuriyet döneminde birçok kazanımlar elde etmiştir. 1960 darbesinden sonra hazırlanan anayasa ise, en özgürlükçü ve demokratik olarak kabul edilen bir anayasadır.1961 anayasasında; İnsan Hakları, hukuk ve özgürlükler laiklik ilkesiyle korunmuş güvence altına alınmıştır. Bunun içindir ki, bugün Orta Doğu ülkelerindeki bataklığa son on beş yıl hariç hiç düşmedik, Büyükelçi Bilal Şimşir’in kaleminden anlatımına göre: İsmet İnönü, Lozan’da Musul vilayetini isterken, Kürtlerin Turan soyundan olduğunu savunmuş. Resmi tutanakta Paşa’nın şöyle bir savunması var. Kürt halkının İran kökenli olduğu öne sürülmüştür; oysa, bu iddiayı, Kürtlerin Turan kökenli olduğunu kabul eden ,Encyclopedia Britannica yalanlamaktadır. Büyükelçi Bilal Şimşir kendisinden bu konu üzerine araştırma yapması istenince şunu görmüş. Kürtlerin Turan soyundan oldukları, Encyclopedia Britannica’nın dokuzuncu edisyonunda (1875- 1889) yayınlanmış olan “Kürdistan“ maddesinde yer almıştır. Bu maddeyi kaleme alan kişi asker, diplomat ve Asuri uzmanı (çivi yazısını okuyan) İngiliz Sir Henry Creswicke (1810-1895 ) İran’da Irak’ta Türkiye’de uzun yıllar çalışmış 16 kitabı yayınlanmış, kazılardan çıkan kayalara kazınmış olan Asur belgelerine dayanarak Kürtlerin Turan kökenli bir halk olduğunu savunmuştur. 1875- 1911 yılları arasında İngiliz ansiklopedisi sürekli Kürtlerin Turan kökenli olduklarını ama 1911’den sonra ise İngilizler Kürtleri İran kökenli saymaktadır? Ne olmuş da Kürtler “Turanlı “ iken “İranlı “ oluvermişler? Çok ilginç değil mi? Barışçıl bir isimle ne terörü engelleyebilirsiniz ne de ülkeyi geliştirebilirsiniz. Suç örgütü terörist PKK ve türevleri, ABD tarafından beslenip, büyütülmüştür. Kürtlerin temsilcisi değildir. Onlar ABD, AB ve İngiltere’nin kullandığı maşadır. Tarihli, ispatlı, bilimsel gerçekler ortada iken “Barış süreci çerçeve yasa teklifleri” Turan kökenli Kürtlere barış getirmez boyunduruk getirir. Tarih, doğa ve insanlık da bu sömürücüleri affedemez. Kürt vatandaşlarımız için eğitim alanında ve vatandaşlık bağlarını kuvvetlendirecek köklü reformlar yapılmalı, feodal yapıdan kurtarılmalı. Yeter ki hepimiz “Tam Bağımsız Türkiye” saflarında olalım. Evrensel değerler, İnsan Hakları ve özgürlüklerin kaynağı, ahlak temelli olduğu için yazımın başlığını Türk Filozoflarından Ulus Baker’in “Ahlakiliğin Ön Şartı Özgürlüktür.” sözünü seçtim. Anısına saygıyla… ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

LÜTFİYE KADER yazdı: "Atatürk'ü Anlamak" Haber

LÜTFİYE KADER yazdı: "Atatürk'ü Anlamak"

Yaşama bakışı temelde aydınlanmacı dünya görüşü ile şekillenmiş olan Atatürk, sol ve sağ siyasi düşünce kalıplarına indirgenemeyecek bir dizi politik gelişmelere imza atmış bir dehadır. Yaşadığı dönemin ve 21. YY ‘ın konjektüründe; Hem liberal, hem milliyetçi, hem de sosyalistliği pragmatik (faydacı) bir anlayışla özdeşleştirmesi de onun dehasıyla ilgiliydi. Bu yüzden Atatürk’çülüğün ilkeleri ” izm’li “siyasi ideolojilerde sabitlenmedi. Liberalizm, nasyonalizm, sosyalizm ve komünizm gibi düşünsel ideolojilerin dogmatikliği, onun düşüncelerine ve insanın aydınlanma temellerine uygun değildi. Ama bu üç siyasi eğilime liberalizm, nasyonalizm ve sosyalizme yakın olmasına rağmen, onlara saplanmayan özgür bir ruhtu. Sanki yemeğe katılan tuz ve baharatlar gibi onlardan da yararlandı. 20. YY ‘ın diktatörlerinden Rus devlet başkanı Lenin, Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümeti’ne silah ve cephane, mali destek ve diplomatik tanıma sağlayarak kritik bir yardımda bulunması önemliydi. Barışçıl siyasetin onurlu mücadelesiyle stratejik dengeleri ortak düşmanlara karşı satranç taşı gibi oynayıp kazanmasını biliyordu. Vladimir Lenin, Mustafa Kemal Atatürk için onun sosyalist olmadığını ancak ilerici bir lider, yetenekli bir komutan ve ulusal kurtuluş savaşı veren akıllı bir devlet adamı olduğunu söylemiştir. Ulusalcıydı (milliyetçi) çünkü ülkesini ve milletini seviyordu. Ulusalcılık, Kemalist ve milliyetçi bir ideolojidir. Bir ülkenin bağımsızlığını, tam bağımsızlık ilkesini, laik yapısını ve ulusal çıkarlarını korumayı savunan bir düşünce akımıdır. Atatürkçülük ise, Atatürk'ün düşüncelerini ve mirasını günlük yaşama veya pratik uygulamalara uyarlayan daha kapsayıcı bir halk tabiri olarak görülebilir. Klasik Liberalizm (Sağ): Bireysel özgürlük, serbest piyasa ekonomisi, özel mülkiyet ve minimal devlet anlayışını savunur. Genellikle siyasi yelpazenin sağında yer alır. Sosyal Liberalizm / Liberal Sol (Sol): Bireysel özgürlüğün yanı sıra sosyal adaleti, fırsat eşitliğini ve devletin piyasayı denetlemesi gerektiğini savunur. Merkez veya merkez sol olarak kabul edilir. Atatürk; halkının zenginleşmesi ve devletin yükünü azaltmak için eşitlikçi, insan hak ve özgürlükleri koruyan, nitelikli insan yetiştirmek için Sosyal Liberalizme yeşil ışık yaktı. Cumhuriyet kurulduktan sonra kalkınma programlarını İzmir’de İktisat Kongresi düzenleyerek başlattı. Türk halkının üretimden ve eğitimden gelen gücüyle, güçlü bir ekonomi yaratılmasının önünü açtı. Siyasi görüşler dogmatik olmamasına rağmen katılaşırsa dogmatikleşir. Dogmatik, bir düşünceyi, kuralı veya inancı hiç sorgulamadan, araştırmadan ve kanıt aramadan kesin doğru olarak kabul eden ve değiştirmeye yanaşmayan demektir. Dogmatik Eğilim Gösteren düşünce yapıları Faşizm ve Milliyetçilik: Devletin veya ulusun kutsallığını sorgulatmaz, mutlak bir üstünlük ve itaat ister. Köktendincilik (Teokratik Görüşler): Dinî kuralları siyasetin merkezine koyarak kuralları tartışmaya kapatır. Değişime açık değildir. Katı Doktriner İdeolojiler: Bazı komünist veya kapitalist, uç ekonomik modeller teorilerini değişmez yasa gibi görür. Bilim ise değişkendir. İnsan ve bilim bu değişkenlerin etkisini kullanarak gelişir. Dogmatik kelimesinin zıt anlamlıları akılcı (rasyonel), eleştirel ve şüpheci (septik) kelimeleridir. Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ideolojisidir. Dogmatik ve değişmez kurallar bütünü olmaktan ziyade; akıl, bilim ve pragmatizmi (faydacı ) temel alan, çağdaşlaşmayı ve anti-emperyalizmi hedefleyen dinamik bir düşünce sistemidir. Kemalizm, ırk veya kan birliğine değil vatandaşlık bağına (kapsayıcı ve kültürel milliyetçiliğe) dayanır; Faşizm ve Nazizm ise ırkçı ve biyolojik üstünlük temellidir. Kemalizm kendi halkını yüceltebilir fakat hiçbir zaman faşizm gibi ırkçı ve kendi halkını mükemmelleştirmek için uç tavırlar sergileyen bir yöntem olmamıştır. Türkiye’de birinci aydınlanma döneminden sonra gerçekleşecek ikinci bir aydınlanmanın gereği olan Türk Rönesans’ının taşları, yeni bir anlayış ve yeni bir insan modeliyle gerçekleşecektir. Türk Rönesans’ıyla gelişecek yeni bir anlayış, insan modeli ve özgürlük kavramıyla Türkiye de birçok şeyi değiştirecektir. Türkiye’de siyasal ve sosyal bir kırılmanın yaşandığı bu dönemde Rönesans’ın anlamı çok değerli ve anlamlıdır. Çünkü Rönesans insanın kendi eylemiyle kendini gerçekleştiren, kendi tarihini yeniden kendi yapıp ettikleriyle oluşturan motivasyonal bir olgudur. Her aydınlanma, yeni bir insan modeliyle toplumda kabul gören varlık modellerini yaratır. İnsan aklının rasyonelliği tek yol gösterici olarak kabul edilse de mevcut olumsuz koşulların iyileştirilmesi de büyük bir mücadeleyi kaçınılmaz kılmaktadır. Türk Rönesans’ı arayışında elbette bağımsızlık, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, üretkenlik, laiklik, sosyal devlet, hukuk ve kuvvetler ayrılığı gibi toplumsal hiyerarşinin çağdaşlığa ulaşması gerekmektedir. Bunların elde edilmesinde rol oynayacak “Türk Siyasi Hayatına ” yeni bir oluşum girmiştir. Atatürk‘ün ve devletin kurucu partisi CHP’den yeni bir çocuk dünyaya gelmiştir. Bu çocuk, elbette anne babasından getirdiği genleri taşıyacaktır ama artık o geleceğin çocuğu olmak zorundadır. Tüm Türkiye, yeni doğan çocuğa don biçme sevdasına girmemelidir. Kurulan Yeni Parti, ikinci aydınlanma için yepyeni bir umuttur. Çocuğun doğum tebriğine gelenler, partinin program ve tüzüğündeki Atatürk ‘ün “Özgürlük ve Bağımsızlık Benim Karakterimdir.” sözüyle bütünleşenler için ittifak halinde olmaları kaçınılmazdır. Doğan çocuk, ancak o zaman herkesin geleceği için bir sigorta olabilir. Solcu, sağcı, yurtsever, demokrat, milliyetçi, muhafazakâr ve özgürlükçülerin aradığı temel nokta; bağımsız, özgür, üreten, insanca onurlu yaşamı hak eden, dünyada sözü geçen, saygın bir ülke olma noktasıdır. 31. 07.2026 (Yararlanılan kaynaklar: Atatürk Ansiklopedisi ve Ekşi Sözlük) ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

LÜTFİYE KADER yazdı: "Kurtuluşun Şehri Afyon-Sandıklı.." Haber

LÜTFİYE KADER yazdı: "Kurtuluşun Şehri Afyon-Sandıklı.."

Geçen hafta memleketim olan Sandıklı’ya gitmiştim. Sandıklı izlenimlerimi, toplumun ülke gündemine ilişkin sorunlarını kendi penceresine göre nasıl geliştirip dönüştürdüğünü yazmak istedim. İtiraf etmeliyim ki Sandıklı, yerleşim alanı olarak hızla büyüyor, yeni ve devasa binalar yapılmış, yapılmakta. Trafik, neredeyse büyük şehirlerdeki gibi çok yoğunlaşmış. Sokak ve caddelerin rengârenk aydınlatmaları Lasvegas şehrine götürüyor sanki insanı. Gecenin çok ileri saatlerine kadar her yer ışıl ışıl. Sandıklı‘da en çok ne artmış derseniz; caddelerde yol boyunca nerdeyse sabaha kadar yeme, içme kültürü çok artmış. Emlakçılar çok artmış. Üç tekerlekli motorlu araçlar çok artmış. Yazımın sonunda çıkardığım sonuçlara göre siz karar verin. Bu “iyi mi, kötü mü?” diye… Sandıklı Afyon’un en büyük ilçelerinden biridir. Tarihsel geçmişine baktığımızda, günümüzden 110 sene kadar önce Sandıklı’yı ziyaret eden Şemsettin Sami “Kamus-u Alem” adlı kitabında Sandıklı’yı, 6515 nüfusu, 3 camisi, 4 medresesi, 3 tekkesi, 1 rüştiyesi, 1 iptida-i mektebi, birkaç mahalle mektebi, 1240 okuyucusu, 5 hanı, Şehli ( şimdiki Çivril ilçesi ), Geyikler (şimdiki Dinar ilçesi) ve Dazkır (şimdiki Dazkırı ilçesi) adlı üç nahiyesi, 215 köyü, cem ’an 74 990 nüfusu vardır ” şeklinde anlatmaktadır. Sandıklı, 1869 yılında belediye teşkilatı ile teşkilatlandırılmıştır. Atatürk 13 Mart 1930 tarihinde Antalya’dan Ankara’ya dönerken Sandıklı’ya uğramış ve Sandıklı’da bir müddet kalmıştır. Sandıklı, Türkiye tarihinde adına ilk defa altın basılan bir kazadır. (İstanbul dışında adına altın basılmış bir yer de yoktur). Bu altınların Sultan II. Mahmut döneminde (1808 yılında) basıldığı, “Osmanlı Altınları” adlı kitapta belirtilmektedir. Altınlar halen günümüz Altın Borsasında işlem görmektedir. Kurtuluş Savaşını takiben 1925 yılında kurulan Türk Hava Kurumu’nun (THK) o yılda ” Kendi Uçağını Kendin Al Kampanyası ” na en önde katılan Sandıklı, ilki 1926 yılında, diğeri de 1927 yılında olmak üzere ” Sandıklı Uçağı ” adı verilen uçaklarını Türk Hava Kurumu , her yıl Sandıklı’da uçururdu ve halk binerdi. Sandıklı, uçaklarını Türk Hava Kurumuna hediye etmiştir. Çocukken ben bu iki kişilik pır pır uçağına annemle birlikte binmiştim. O zamanlar Türk Hava Kurumu’na (THK) halk tarafından büyük bir destek ve teveccüh gösteriliyordu. Bütün kurban derileri THK ‘ya bağışlanırdı. Şimdi ki gibi kar amacı güden dernek ve vakıflara kurban derisi vermek hoş karşılanmazdı.1934 yılında kadınlarımıza münhasır seçme ve seçilme hakkı veren Yasanın yürürlüğe girmesiyle 1935 yılında yapılan ilk belediye başkan ve meclis üyeleri seçiminde, Sandıklı’da “Cemile Yaman” adlı bayan, belediye meclis azası olarak belediye meclisine girmiştir. Daha fazla bilgi için aşağıdaki linke tıklayınız. https://sandikli.bel.tr/sayfalar/sandikli-tarihi Bu kadar köklü, teşkilatlı ve büyümesi hepimizin en çok da benim istediğim bir şeydir. Sandıklı da ne yazık ki ülkemizin her yerinde olduğu gibi kültür erozyonu yaşanıyor. Bu erozyonun önüne geçebilmek için yine de bazı disiplinler ve kurallar getirilebilir. Örneğin trafik yoğunluğunun artmasına neden olan trafik düzenine uymayan motorlu araçlar, disiplin ve kurallarla düzene sokulabilir. Yurdum insanının güzel insanları kendilerine göre çözüm bulmuşlar. Araba alamayanlar, hem ekonomik, hem de teknolojiyi kullanma yolunu seçmişler. Hiç evden dışarı çıkmayan yaşlı, genç, kadın, çoluk çocuk üç tekerlekli elektrikli araçları vızır vızır kullanıyorlar. Gecenin bir yarısında ev kadını aracına binerek gezmeye gidebiliyor. Ya da pazar alış verişi ve çarşıya gidip gelmek için üç tekerlekli motorlu aracı, ehliyetsiz de olsa kullanmaktan çekinmiyor. Elbette kadınların dışarıya çıkıp kendi ihtiyaçlarını karşılamaları çok güzel bir şey ama trafikte düzeni bozabiliyorlar. Zaten gece yarısında ve gece yarısından sonra ışıl, ışıl olan sokaklarda sesler ve araçlardan çıkan yüksek volümlü seslerin insanları rahatsız edebilir düşünce kültürünü de unutturmuşlar. Sandıklı’nın pazarları çok zengindir. Bu sefer, o zenginlikte kaliteyi ne yazık ki göremedim. Köylü, evinden yiyecek içecek ne bulduysa getirmiş pazara. “Peynir ekşimiş” diyorum. “Evet, ekşi peynir“ diyor. Peynir, “çürümüş, kokmuş satmam.” demiyor. İşte kültür ve ahlak erozyonu budur. Glikoz şurubuyla yapılan bal sergisinde vatandaş bütçesine uygun olduğu için almak zorunda kalıyor. Çoğu, bilgisiz ve bilinçsiz. Sandıklı Belediyesi belki bu konularda eğitim seferberliği düzenleyebilir. Üretici ve tüketici eğitimleri köklü bir gelenekten gelen Sandıklı için iyi bir hizmet olabilir. Belediyenin açtığı parkların ucuz ve ulaşılabilir olması, yaz sıcaklarında insanların sokaklara çıkmasına ve toplumsal kültürün paylaşılmasına yardımcı oluyor. Tabi ki yeni oluşturulan kültürden bahsediyorum. 60 TL’ye sucuk ya da tavuk döner olur mu? Adım başı kokoreç, tavuk döner, pide, bükme, ekmek, haşhaşlı yöresel gıda ürünleri keşke daha temiz ve hijyen kurallarına uyularak ve denetlenerek verilen emeğe göre değerlenip satılsa!.. Sandıklı‘da yaşayan özellikle kadınların sağlık durumları iyi değil. Gıda tüketimleri hamur işleri yüzünden ayak, diz ve bel bükülmeleri had safhada. Gençlerin fast food tarzı beslenmeleri onları da işlevsiz yapmış. Motorlara binmek en büyük zevk ve özgürlük alanları. Bu ülkenin geleceği sağlıklı bir nesil yaratmaktan geçiyor. Elbette milli bir bilinç, vatan ve millet sevgisi ile eğitimden geçiyor. Hep birlikte yanlışları düzeltmek için eğitim seferberliğini başlatmak zorundayız. Not: Günümüzdeki kapalı kasa veya kasalı üç tekerlekli araçların neredeyse tamamı 1000W ile 4000W arasında güce sahip olduğundan, ehliyetsiz ve 16 yaşından küçük kişiler tarafından trafiğe açık yollarda kullanılması yasaktır. 20.07.2026 ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.