Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Lütfiye Kader

bursaarena.com.tr - Lütfiye Kader haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Lütfiye Kader haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

LÜTFİYE KADER yazdı: "Demokrasiyle Derebeylik Gelir mi?.." Haber

LÜTFİYE KADER yazdı: "Demokrasiyle Derebeylik Gelir mi?.."

Doğada bazı canlılar özelikle kurbağa, eklem bacaklı ve ipek böcekleri dediğimiz canlılar yumurtadan olgun hale gelinceye kadar bir sürü değişim geçirirler. Bu değişimi geçirmezlerse o canlıyı tekrar yaşam döngüsüne sokamazlar. Değişimler, eğer gelişime hizmet içinse bu yaşamın sürdürülebilirliğini sağlayan en önemli denge unsurudur. Canlıların büyüme evresinde hücreleri bölünerek çoğalır. Vücut hücreleri dediğimiz sinir, epitel, kan, solunum, sindirim hücreleri kendi içlerinde bölünerek benzer hücreler (mitoz bölünme ile ) meydana getirirler. Ama vücutta canlının cinsiyetini, genetik özellikleri ve karakterlerini mayoz bölünme dediğimiz bölünme ile kazanırlar. Bu, aynı zamanda mayoz bölünmenin bir evresinde genleri taşıyan kromozomların mayoz bölünme sırasında krosingover denilen parça değişimiyle gerçekleşir. Parça değişimi, canlı çeşitliliği için çok önemlidir. Sadece hücrelerimiz mitoz bölünme geçirseydi fotokopi gibi aynı canlılar oluşurdu. Bu yüzden üreme hücrelerinde görülen mayoz bölünmeler, çeşitlilikle birlikte genetik karakterlerin değişimlerinin oluşmasına yol açarlar. Mayoz bölünme, bu yüzden canlıların çoğalıp çeşitlenmesinde çok önemli ve gereklidir. Cumhuriyetin kuruluşundan (1923’den Atatürk’ün ölümüne kadar) ülkede gerçekleşen tüm devrimler bir değişimdir. Atatürk’ün ölümünden sonra da olumlu, olumsuz ülkede pek çok değişim oldu. Ülkemizde; cumhuriyet döneminden bugüne kadar pek çok parti kuruldu, pek çok parti değişti, pek çok parti kapatıldı. Bu değişimler parti içi demokrasi anlayışlarını da değiştirdi. Kimisi demokratikleşmeye daha açık oldu, kimisi demokrasiyi hazmedemedi. Kimisinin de parti kuruluş felsefeleri, gizli ajandalarla dış odakların çıkarlarına uygun ithal ideolojilerin etkileriyle ortaya çıktı. Kurulan her parti doğa yasalarına göre olağan bir başkalaşım göstermiştir. Değişimin partilerimize olumlu, olumsuz yan etkileri oldu. Ülkenin kuruluş felsefesine göre; üreten, çalışan, okuyan bilimsel aklı rehber edinen çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü tehdit olarak gören dış odak ve güç merkezleri, Kurtuluş Savaşı’mızda yedi düveli yenen Atatürk’ün çağdaş modern Türkiye Cumhuriyeti’ni hazmedemediler. Özellikle ABD tarafından eğitime, ekonomimize, kazanılmış değerlerimize, üretim araçlarımıza ve zenginliklerimize virusler bulaştırıldı. Virusun fıtratında, canlının en küçük parçası olan hücreyi ele geçirip kontrol altında tutarak çoğalmak ve sonra tüm canlıyı ele geçirmek vardır. Peki, bu virusler vücudumuza nasıl girdiler? Viruslerin, biyolojideki tanımı hücre içi parazittir. Bu virüsler, hücrelerimize kendilerini kamufle ederek yıllar önce girdiler. En çok da devletin kurucu partisi olan CHP ‘ye girdiler. Devletin kurucu felsefesinin koruyucu ve sahiplenici partisi olan CHP’nin bağışıklık sistemi çok sağlam olduğu için şimdiye kadar dayandı. Ülkemizin pek çok partisi acaba aynı samimiyet ve duygularla bu koruyucu ve sahiplenici felsefeyi ne kadar savunuyorlar? Bu ülke hepimizin değil midir? Milletin oylarıyla seçilen vekillerin mecliste ettikleri yeminlerin gereğini neden yapmazlar? Virüs bulaşınca hastalık kaçınılmaz oluyor. Türkiye zor zamanlardan geçiyor! Artık sevinerek “doktor dövüyoruz” diyen insanlar var! Hepimizi yetiştiren ve sadece öğretmenler gününde değerli bulduğumuz öğretmenlerimiz, bugün devletin polisi tarafından, devletin memuru öğretmeni dövüyor! -İşsizlikten, eğitimli pek çok gencimiz motorlu taşıtla hizmeti yapıyor kelle koltukta… Çocuklarımızın beslenme çantaları boş! -Tarım emekçileri, fabrika işçileri, devlet memurlarının ortak sıkıntısı geçim derdi… -Okullarımızın çoğu, depreme dayanıksız gerekçelerle veya başka nedenlerle yıkılıyor. Okullarda, birbiri içine girmiş vaziyette eğitim yapılıyor. Öğrenim yaşına bakılmaksızın ilkokul ve lise öğrencileri aynı binayı paylaşıyorlar. Bu durum, eğitimsel ve sosyal koruma anlamında eğitim psikolojisi ve pedagojik olarak uygun değil. -Her yerde bir güvensizlik, her yerde bir inançsızlık var. İnsanlar feyl-i muhtar olmuşlar.(Dilediği her şeyi yapan ve hesap vermeyen ) Antik Yunan’daki “Derebeylik “dönemine doğru gidiyoruz! Bu sağlıksız düzeni sürdürebilmek için; siyaha beyaz, yalana doğru, çirkine güzel, cahile profesör, diyoruz. Ahlakı ve dini kendimize uygun değilse değiştiriyoruz. Dere kenarlarına veya zemini uygun olmayan yerlere, gökdelenler dikerek eşyanın doğasına aykırı olan şeyleri normalleştiriyoruz... Bu durum nereye kadar gider? Tarihten ders almazsak, düşmanlarımızı iyi tanımazsak, kendimizi koruma reflekslerimizi geliştiremezsek, sonu derebeylik olur. Yani krallıktan bile daha geriye… Hâlbuki TC Devleti kurulurken misyonu ve vizyonu vardı. Çok çalışmak, üretmek, halkı yönetimde söz sahibi yapmaktı. Dünya’daki ülkeler tarafından bağımsız ve üniter bir devlet olduğu kabul edilmişti. Vizyonu ise, devleti muasır (çağdaş ) seviyedeki ülkelerden daha iyi duruma getirmek, akıl ve bilimle gelişerek barışı yaymaktı. Haydut devletlere karşı daima mücadeleci yapısı olacaktı… Şimdi makara geri sarıldı. Patinaj yapıyoruz ama geri sarmada epey yol alındı. 103 yıllık cumhuriyetin tüm kazanımlarını yok ederek, bize uygun görülen monarşi yönetimi dayatılmaya çalışılıyor. Yeni yönetim modeli, kurucu devlet statüsü haline getirilmek isteniyor. Türkiye Cumhuriyetinin çağdaşlığı esas alan kurucu devlet felsefesinin yaratıcılarının şimdi gölgesinden bile rahatsızlık duyuluyor. Şimdi, yapay yeni bir kurucu devlet partisi kurulmasının aşılamasına çalışılıyor. Her zaman doğanın değişmeyen bir döngüsü vardır. Dünya oluşumundan beri (5 milyar yıl ) döngülerle değişiyor, gelişiyor .( tersine değişimler dahil ) Ülkelerin de döngüleri oluyor. Derebeylikten, monarşiye ve padişahlığa, İstibdat Dönemi’nden, Cumhuriyete uzanan yol, döngülerin başlangıcıydı. Döngülerin ilerlemesi gelişim yönünde olunca çağlar değişti.(Endüstri Devrimi )Döngüler, geriye dönük ilerlerse, sabit süratli araba gibidir. Değişmez, gelişmez, durur hatta geriye gider. Tarihsel geçmişte medeniyet yaratmış ve bağımsızlık için savaşmış milletlerin yaşadığı deneyimlerin ve epigenetik özelliklerinin, monarşiye döndürülmesi için ne kadar uğraşılsa bile doğa yasalarına hep takılması kaçınılmazdır. Yani, demokrasiyi, özgürlüğü ve bağımsızlığı tatmış milletlerin tekrar ne monarşiye, ne de derebeyliğe dönmesi ancak Dünya’daki gelişmiş devletlerinin de bu döngüye girmesiyle olabilir. ”Bu nereye kadar gider?” sorumda endişesini dile getirmeme rağmen bu durum, sadece Türkiye için geçerli olmayacaktır. Tüm Dünya‘daki gelişmiş, az gelişmiş veya gelişmekte olan devletlerin de bu yönetimlerle dengeleneceğini söylemek için kâhin olmaya da gerek yoktur. Dünya bir gemi ise hepimiz aynı gemide olduğumuzu unutmamalıyız. 103 yıllık tarihsel gerçekliğimiz bizi dimdik ayakta tutacaktır. 17.06.2026

LÜTFİYE KADER yazdı: "İki Emanet de Gençlere Emanet" Haber

LÜTFİYE KADER yazdı: "İki Emanet de Gençlere Emanet"

Yurdum insanı; bazen yaşamdaki farkları o kadar güzel özetler ki bir konu hakkında sayfalar dolusu fark anlatsan, iki cümlede anlattığı duyguyu veremezsin. Aydın Germencik ve İncirliova’daki köylülerin arasında geçen bir pazar sohbetinde aralarındaki satış rekabetini gösteren bir tekerleme. Gagı va, gagıcık va Gagıdan gagıya fak va Gemenciğin gagısıyla, İncirliova’nın gagısı arasında bi bamak fak va. TDK’ye göre kargı: (Aydın’da gagı denir.) Bitki / Kamış: Gövdesi 5-6 metre yüksekliğe erişebilen çok yıllık, saz benzeri kamış bitkisi. Bu bağlamda; Hiç 80 yaş ile 50 yaş bir olur mu? Hiç okumuşla cahil bir olur mu? Hiç bilişsel ve kültürel gelişmişlikle, çağı yakalamayan bir olur mu? Hiç üfürükçüyle, bilim insanı bir olur mu? Hiç çalan ile çalmayan bir olur mu? İnsanları birbirinden ayıran ve onları eşsiz kılan özellikler bireysel farklılıklardır. Bunlar fiziksel, psikolojik, bilişsel ve sosyokültürel olmak üzere dört temel özelliktir. Demokratik toplumların yönetim sistemlerinde görev alacak kişiler bu özelliklere göre değerlendirilir. Çünkü başarılı olmak için devleti yönetme becerileri fiziksel, bilişsel, psikolojik sosyokültürel özellikleriyle fark yaratmak zorundadır. Ülkemizde yakın gelecekteki seçim için arenaya çıkanlar bu özellikleri ile seçme ve seçilme konusunda önemli bir kıstas oluşturur. Endüstri 4.0 dan, Endüstri 5,0 devrimine geçiş yaptığımız 21 YY’da Dünya’nın değişimi, insan modellerini de değiştiriyor. Ama biz hala daha gelişmekte olan ülkeler kategorisinden çıkamadığımız için emperyal devletler tarafından bize verilen rolleri benimsedik. KISSADAN HİSSE Hikâyeyi bilmeyen yoktur ama tam yerine geldi manzara koyduk misali, tekrarı olacağı için şimdiden özür. 1931 sonbaharıydı. Atatürk’ün sofrasında Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet Atatürk’ün Harbiye’den “tabya öğretmeniydi." Esat Mehmet, “kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini” belirtti. Bir tamim yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi. Bunun üzerine Dr. Reşit Galip söz aldı: “Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi” dedi. “Bu bir geriliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. İnkılaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.” Sofra gerildi. Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmadı. Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız” dedi. Ama Reşit Galip alttan almadı. “Af buyurunuz Paşam! Bu, inkılap ve zihniyet meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez.” Reşit Galip’in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı: Halkevi’nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı. Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif Vekâlet’inden izin alamamışlardı. Reşit Galip “Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez” diye kestirip attı. Atatürk’ün kaşları çatıldı. “Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz” diye çıkıştı. Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti. 57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı’nı işaret ederek dedi ki: “Devrimci devrimcidir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis’te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır.” Atatürk yeniden uyarma gereği duydu: “Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?” “Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır.” “Sizi de eleştiririm!” Bunun üzerine Gazi’nin sabrı taştı: “Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı’na hakaret etmenize müsaade edemem” diye haşladı. Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı: “Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu.” Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı: “Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır.” Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp “Öyleyse biz kalkalım” dedi. Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Reşit Galip’i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar. Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder. Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder. Onun yanına da, hocası Esat Mehmet’i oturtur. Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı’nın 39 yaşındaki Dr. Reşit Galip olduğunu açıklar. Atatürk, "Benim iki büyük eserim vardır; biri Türkiye Cumhuriyeti, diğeri Cumhuriyet Halk Partisi’dir." demiştir. Emanet ettiği iki şey de tehlike altındadır. İkinci emaneti, birinciyi korumak içindir. Şimdi Dr. Reşit Galip gibi davranan gençlere, kokuşmuş bir siyaseti savunanlar onlara yol vermelidir. Buyurun emanet sizde demeleri lazımdır. Hakkı Hakkı’nın hakkını yemiş Hakkı Hakkı’dan hakkını istemiş Hakkı Hakkı’ya kakkını vermeyince Hakkı’da Hakkı’nın hakkından gelmiş… Kaynak: https://www.yenbaza.org/?p=2016 04.06.2026 ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

LÜTFİYE KADER:  Arınma ve Helalleşme.. Haber

LÜTFİYE KADER: Arınma ve Helalleşme..

Türk siyasi literatürüne arınma ve helalleşme sözcüklerini ilk defa özeleştiri anlamında dile getiren siyasetçi Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Özeleştiriler, eğer doğru yerde ve zamanında yapılıyorsa değerli ve anlamlıdır. Arınma, genellikle fiziksel bir temizliğin ötesinde, mecazi ve soyut anlamlarda kullanılır. Zihinsel, psikolojik, dini ve hukuksal alanlarda yapılan yanlışların farkına vararak, sorgulama yaparak doğruları bulmaktır. Helalleşme ise, belirli bir kişiye veya kesime bilerek isteyerek ya da zorla zarar verilen konu veya olaylardan pişmanlık duyma halidir. Hatanın anlaşıldığı konusunda af dileyerek pişmanlık geri bildirimidir. Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde öğrenim gördüğü yıllarda, kampüsteki pek çok gencin dahil olduğu radikal sol veya uç siyasi akımlara katılmadı. Öğrencilik döneminde aktif olarak ideolojik sokak eylemleri veya radikal öğrenci hareketleri içinde yer almadı. Cumhuriyet Halk Partisi’ni geçmişindeki hataları ve yanlışlarından dolayı kendiliğinden verdiği bir kararla 12 Şubat 2022 tarihinde kurulan altılı masa ittifakının paydaşları önüne 14 Mayıs 2023 tarihinde yapılacak seçim öncesinde helalleşme diye bir şey ortaya attı. 'Kılıçdaroğlu kimlerle helalleşecekti?'.. Listedeki önemli başlıklardan bir kaçı şöyle: "28 Şubatçıların açtığı yaraları kapatıp helalleşeceğiz. İkna odalarına sokulan başı kapalı kızlarımızla helalleşeceğiz" dedi. "Roboski ile helalleşeceğiz. Hukuk başka helalleşme başka. İnsanlara devlet tazminat ödeyecek ama bir taraftan da helalleşeceğiz.” dedi. Genellikle, sağ merkezli partilerin gönüllerini okşayarak Cumhurbaşkanı olmak istiyordu. Bu durum ise, CHP’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmiş tarihini de çok özümsediğinin farkında olmayışından kaynaklanan kafa karışıklığına sebep oluyordu. Zira siyasi kariyerine 2002 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'ne katılarak başladı. 2002 Türkiye genel seçimlerinde de İstanbul milletvekili seçildi. Ne ilginçtir ki Kemal Kılıçdaroğlu hiçbir seçimde kendi ilinden, memleketinden de aday olmamıştır. Bu bana hiç etik gelmemektedir. Ya İstanbul’dan ya da İzmir’den aday olarak milletvekili olmuştur. Helalleşmeye çok önem veren Kılıçdaroğlu, bu konuda İzmirli ve İstanbullu CHP’li seçmenden neden helallik almadığını da merak ediyorum. CHP TUNCELİ Milletvekili rahmetli KAMER GENÇ sayesinde Türk Milleti, TUNCELİ adını ve güzel insanlarını o zaman duydu, öğrendi. Tam bir Cumhuriyet savunucusu ve Atatürk sevdalısıydı. Nur içinde yatsın. Kılıçdaroğlu Tunceli ismini kullanmıyor, “ben Dersimli Kemal’im” diyordu. Siyasete yön verme hedefindeki George SOROS tarafından finanse edilen Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı’nda (TESEV) Kılıçdaroğlu’nun 183 NUMARALI KURUCU üyesi ve vakıf senedinin hissedarları arasında olduğunu gazeteci Barış Yarkadaş lanse etti. Siyaset Bilimci Prof. Dr. Cangül Örnek, bir yazısında bu durumu ele alarak duyurmuştu. Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanlığı süresince TESEV üyeliğini gizli tuttu. Bunun nedenini neden açıklamamıştı? CHP Genel Merkezinde, “bayramın son günü açıklama yapacağım” demişti. Ama açıklamalarıyla yargısız infaz yaptı. Kendi partisinde yıllarca çalıştığı dava arkadaşlarını, şikâyet etti. Kendisini, hak hukuk adalet söylemleriyle hukuka, saygılı ve dürüst olarak belleklerimize yerleştirmiştik. Hapiste yatan yol arkadaşlarını, yargısız infaz ederek dolaylı bir şikâyet etme yolu kullanacağı hiç aklıma gelmemişti. Resmen yol arkadaşlarını FETÖ’cülükle suçladı. Açıklamaları yol arkadaşlarının cezalandırılması içinmiş. Keşke, Genel Başkanlığı süresince halkına açıklaması gereken şeyleri açıklasaydı. Örneğin, mühürsüz oylar, Ekmelettin meselesi, CHP ‘lilerin kandırılarak AK Partiden ayrılan DEVA, GELECEK Partilerine ve SAADET Partisi’ne hediye edilen milletvekillikleri, Muharrem İnce‘nin Cumhurbaşkanı adaylığı ve Meral Akşener ile olan sürtüşme nedenleri gibi… Bu konularda, CHP ve Atatürkçü vatanseverlerle, sosyal demokratlarla ne zaman helalleşeceksiniz? Bitkiyi toprağa bağlayan topraktan su ve mineraller almayı sağlayan ona desteklik veren en önemli organdır kök. Her bitkinin kökü aynı değildir. Örneğin, ana kök çok gelişir büyürse üzerinde daha ince kökler çıkarsa buna kazık kök denir. Fasulye, bakla ve yonca. Bazen halk arasında “kendini fasulye gibi nimetten sayıyor” sözünün anlamı belki de ana (kazık) kökünün sağlamlığından ileri geldiği için olabilir mi dersiniz! Ana kök, yani kazık kök çok gelişip besin depo ederse şeker pancarı, turp, havuç olarak onları yeriz. Köklerin hepsi aynı uzunlukta gelişir ve saçaklanırsa buna da saçak kök denir. Örneğin Buğday, arpa, çilek, soğan, pırasa gibi. Saçak kökleri, çoğulculuğa, üretime, düzene, kurallara uyma, birliğe ve dayanışmaya benzetebiliriz. Her bir kökün aynı yerden eşit uzunlukta çıkması toplumsal çeşitliliği ve eşit hakları temsil eder. Bitkiyi ayakta tutan, desteklik veren kök devamlılığı sağlamak için bitkiyi besler. Kökü tanımlayan özellikler ile devletin anayasasında Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımlayan özellikler arasında benzerlik kurulabilir. Örneğin, kökte bitkiyi tanımlayan özellikler devletin kurucu ana kökü gibidir. Yani, devletin özelliklerini anayasada tanımlanan maddelere göre söylemek gerekirse; yönetim şekli, bayrağı, dili, dini gibi bir yapılanma da aslında bir köktür. Devletin kurucu felsefesinin kökü de CHP’dir. Ana köktür. Bu yüzden o kökü iyi korumak kollamak gerekir. 31.05.2026 ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

LÜTFİYE KADER: Türkler Sağcı mı, Solcu mu Olmalıdır? Haber

LÜTFİYE KADER: Türkler Sağcı mı, Solcu mu Olmalıdır?

Türklerin atası, Vikipedi ve Türk mitolojisine göre İlk Türkler, Orta Asya'da Altay-Sayan Dağları ile Baykal Gölü arasındaki bölgede Neolitik Çağ'dan itibaren varlık gösteren, Türkçe konuşan ve bozkır kültürüne sahip topluluklardır. Savaşçı, teşkilatçı, atı evcilleştiren ve bozkır kültürünü (kurgan, balbal) şekillendiren bir sosyal yapıları vardır. Türkler; göçebe ve savaşçı kimliğini İskitlerden (M.Ö 8.YY) , Türk boylarını bayrak altında toplayarak teşkilatlı ilk devlet olmayı Hun’lardan, bölge hâkimiyeti kurma becerisiyle ilk kez devlet ismini kullanmayı Göktürk’lerden, 745 -840 yılları arasında Orta Asya’ya gelerek yerleşik yaşama geçmeyi öğrenen Uygurlardan bugünkü sosyal karakterleri kazanmışlardır. Wikipedia Kronolojik olarak Orta Asya’ya geliş sırası: İskitler > Hunlar > Göktürkler > Uygurlardır. Türklerin sosyal karakterleri, yerleşik düzenle gelen yaşam tarzlarının etkisiyle göçebelikle gelen savaşçı ruhu değişime uğramıştır. Uygur Türkleri ve Diğer Türkler Arasındaki Temel Farklar: Uygurlar: Tarih boyunca yerleşik hayata erken geçmişlerdir Tarım ve vaha kültürünü ehlileştiren bir medeniyete sahiptirler İnançları iki şekilde şekillenmiştir. Manizm ve Budizm. Kâğıt-matbaa teknolojisini erken kullanmışlar, zengin edebiyat ve sanat eserleri (duvar resimleri, minyatür) bırakmışlardır. Diğer Türkler: Kazak, Kırgız, Türkmen gibi topluluklar daha çok göçebe veya yarı-göçebe bozkır kültürüne dayalı bir yaşam sürmüşlerdir. Daha çok İslamiyet öncesi Gök Türk geleneği ve sonrasında İslam medeniyeti etkisinde gelişmişlerdir. Özetle; Uygurlar, Türk Dünya’sının tarihsel süreçte yerleşik, şehirleşmiş, sanatsal ve entelektüel yönü güçlüdür. Uygurların, Çin Halk Cumhuriyeti'nin Doğu Türkistan Bölgesinde azınlık statüsünde yaşamakta olup, asimilasyon politikaları ve kültürel baskı altında yaşadıklarını biliyoruz. Wikipedia Bu bilgilerden sonra Türk’lerin sosyal karakter özelliklerini ve ideolojik görüşlerini de bu doğrultuda yerini bulduğunu söyleyebilir miyiz? Yani yaşam felsefemiz ve inançlarımızı seçerken siyasi olarak kendimizi nereye konumlandırmalıyız? Acaba köklerimizden gelen savaşçı ve mücadeleci ruhumuzu siyasetin sağı veya soluna mı koymak gerekir? Ya da Uygurların bizlere bıraktığı yerleşik yaşamın düzeni, sakinliği, sanata, akla bilime ve üretime dayalı anlayışta mı kendimizi konumlandırmalıyız. Bu konumlandırmalar Türklerin genetik ve sosyal yapılarını etkilemiştir. Türklerin var oluşundan beri gelişimini frenleyen karakter özelliklerinin olumsuz etkileri çok olmuştur. Alanya Akademik Bakış Dergisi ‘ndeki araştırmada Türk’lerin gelişimini frenleyen en önemli özellikleri sıralanmış. Özgüven eksikliği hüzün, olaylara ve kişilere duygusal yaklaşım, kısa vadeli düşünme, taklit, işin kolayına kaçma, otoriterlik ve güce eğilim, toplumsal görevdeşlik (görevdeşlik) oluşturamama, eleştiriye tahammülsüzlük, gösteriş düşkünlüğü, öz denetim zayıflığı, saldırganlık eğilimi olması. Göçebelik, bir düzensizliği kapsadığı için ilerlemeyi sağlatamaz. Savaşçı ve mücadeleci olma ise, özgürlükçüdür. Göçebeliğin getirdiği sosyal anlamda uyum zorlukları getirmekte, yerleşik yaşamın getirdiği düzen ve sakinlik ise, topluluğun sosyal hayatını ilerletmeyi ve bunun yanında her alanda üretimi ve çağı da yakalatma fırsatı vermektedir. Her ikisinin de artı ve eksi yönleri var. Aslında iki farklı özelliği Türk’lerin karakterine adapte etmeyi Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve önderi Atatürk başarmıştır. Bu denge doğanın denge yasasına da uymaktadır. Canlılar doğar, büyür ve ölür, eşyalar eskir ve evrenimizdeki düzensizlik artar. Bu düzensizlik kimyada entropi ile ölçülür. Sistemdeki düzenli faydalı enerji azaldıkça, faydasız düzensiz enerji olan entropi artar. Dünyamızda da ve ülkemizde de entropi enerjisi artmıştır. Düzenden düzensizliğe geçilmiştir. Bu düzensizliğin yaratıcıları, menfaatleri uğruna siyasi ideoloji adı altında insanları sağcı veya solcu diye yaftalamaları onlar için en kolay yoldur. İnsanları sağcı ve solcu yaftalamalarının arkasındaki esas gerçekler ne yazık ki sömürülmedir, kullanılmadır. Bu bağlamda, 40 yıldır ülkemizi terör eylemleriyle dağlarda yaşayıp 40 bin kişinin ölümüne neden olan PKK ‘ya ve bebek katili Öcalan’a emek savunucusu ya da ülkesini seven solcu diyebilir miyiz? Ya da Türk’lerin doğru olan (sonradan icat edilen değil ) İslam’ı kabul ettiği, hak, hukuk, adaleti savunan, liyakata inanan, ülkesini milletini sevenlere faşist ya da sağcı diyebilir miyiz? Ülkemizde, bu ideolojiler ne yazık ki yanlış tanımlanıp yanlış konumlandırılıyor. Önemli olan insan kalıp, ahlaklı olabilmektir. Büyük kurtarıcı Başbuğ Atatürk, Türk’lerin sosyal karakter özelliklerini iyi tahlil ettiği için hem Kurtuluş Savaşı’nda bize zafer kazandırdı, hem de Türk Toplumunu uygar ülkeler seviyesine çıkarmak için devrimler yaptı. Onun anlayışında bir bütünlük vardı. Etnisiteye önem verseydi “Ülkenin sınırları içinde yaşayan kendini Türk hisseden herkes Türk’tür.” demezdi. Bundan alınan gocunanlar var ise hala göçebelikten ve ilkel düşünce tarzından kurtulamamışlardır. Türk’lerin gelişimini frenleyen özgürlüğüne ve bağımsızlığına göz dikenler için Atatürk, Gençliğe Hitabesi’nde tam da bunu söylüyor. ”Muhtaç Olduğun Kudret Damarlarındaki Asil Kanda Mevcuttur.” 05.05.2026 ... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.