Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Lütfiye Kader

bursaarena.com.tr - Lütfiye Kader haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Lütfiye Kader haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

LÜTFİYE KADER yazdı: "Atatürk'ü Anlamak" Haber

LÜTFİYE KADER yazdı: "Atatürk'ü Anlamak"

Yaşama bakışı temelde aydınlanmacı dünya görüşü ile şekillenmiş olan Atatürk, sol ve sağ siyasi düşünce kalıplarına indirgenemeyecek bir dizi politik gelişmelere imza atmış bir dehadır. Yaşadığı dönemin ve 21. YY ‘ın konjektüründe; Hem liberal, hem milliyetçi, hem de sosyalistliği pragmatik (faydacı) bir anlayışla özdeşleştirmesi de onun dehasıyla ilgiliydi. Bu yüzden Atatürk’çülüğün ilkeleri ” izm’li “siyasi ideolojilerde sabitlenmedi. Liberalizm, nasyonalizm, sosyalizm ve komünizm gibi düşünsel ideolojilerin dogmatikliği, onun düşüncelerine ve insanın aydınlanma temellerine uygun değildi. Ama bu üç siyasi eğilime liberalizm, nasyonalizm ve sosyalizme yakın olmasına rağmen, onlara saplanmayan özgür bir ruhtu. Sanki yemeğe katılan tuz ve baharatlar gibi onlardan da yararlandı. 20. YY ‘ın diktatörlerinden Rus devlet başkanı Lenin, Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümeti’ne silah ve cephane, mali destek ve diplomatik tanıma sağlayarak kritik bir yardımda bulunması önemliydi. Barışçıl siyasetin onurlu mücadelesiyle stratejik dengeleri ortak düşmanlara karşı satranç taşı gibi oynayıp kazanmasını biliyordu. Vladimir Lenin, Mustafa Kemal Atatürk için onun sosyalist olmadığını ancak ilerici bir lider, yetenekli bir komutan ve ulusal kurtuluş savaşı veren akıllı bir devlet adamı olduğunu söylemiştir. Ulusalcıydı (milliyetçi) çünkü ülkesini ve milletini seviyordu. Ulusalcılık, Kemalist ve milliyetçi bir ideolojidir. Bir ülkenin bağımsızlığını, tam bağımsızlık ilkesini, laik yapısını ve ulusal çıkarlarını korumayı savunan bir düşünce akımıdır. Atatürkçülük ise, Atatürk'ün düşüncelerini ve mirasını günlük yaşama veya pratik uygulamalara uyarlayan daha kapsayıcı bir halk tabiri olarak görülebilir. Klasik Liberalizm (Sağ): Bireysel özgürlük, serbest piyasa ekonomisi, özel mülkiyet ve minimal devlet anlayışını savunur. Genellikle siyasi yelpazenin sağında yer alır. Sosyal Liberalizm / Liberal Sol (Sol): Bireysel özgürlüğün yanı sıra sosyal adaleti, fırsat eşitliğini ve devletin piyasayı denetlemesi gerektiğini savunur. Merkez veya merkez sol olarak kabul edilir. Atatürk; halkının zenginleşmesi ve devletin yükünü azaltmak için eşitlikçi, insan hak ve özgürlükleri koruyan, nitelikli insan yetiştirmek için Sosyal Liberalizme yeşil ışık yaktı. Cumhuriyet kurulduktan sonra kalkınma programlarını İzmir’de İktisat Kongresi düzenleyerek başlattı. Türk halkının üretimden ve eğitimden gelen gücüyle, güçlü bir ekonomi yaratılmasının önünü açtı. Siyasi görüşler dogmatik olmamasına rağmen katılaşırsa dogmatikleşir. Dogmatik, bir düşünceyi, kuralı veya inancı hiç sorgulamadan, araştırmadan ve kanıt aramadan kesin doğru olarak kabul eden ve değiştirmeye yanaşmayan demektir. Dogmatik Eğilim Gösteren düşünce yapıları Faşizm ve Milliyetçilik: Devletin veya ulusun kutsallığını sorgulatmaz, mutlak bir üstünlük ve itaat ister. Köktendincilik (Teokratik Görüşler): Dinî kuralları siyasetin merkezine koyarak kuralları tartışmaya kapatır. Değişime açık değildir. Katı Doktriner İdeolojiler: Bazı komünist veya kapitalist, uç ekonomik modeller teorilerini değişmez yasa gibi görür. Bilim ise değişkendir. İnsan ve bilim bu değişkenlerin etkisini kullanarak gelişir. Dogmatik kelimesinin zıt anlamlıları akılcı (rasyonel), eleştirel ve şüpheci (septik) kelimeleridir. Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ideolojisidir. Dogmatik ve değişmez kurallar bütünü olmaktan ziyade; akıl, bilim ve pragmatizmi (faydacı ) temel alan, çağdaşlaşmayı ve anti-emperyalizmi hedefleyen dinamik bir düşünce sistemidir. Kemalizm, ırk veya kan birliğine değil vatandaşlık bağına (kapsayıcı ve kültürel milliyetçiliğe) dayanır; Faşizm ve Nazizm ise ırkçı ve biyolojik üstünlük temellidir. Kemalizm kendi halkını yüceltebilir fakat hiçbir zaman faşizm gibi ırkçı ve kendi halkını mükemmelleştirmek için uç tavırlar sergileyen bir yöntem olmamıştır. Türkiye’de birinci aydınlanma döneminden sonra gerçekleşecek ikinci bir aydınlanmanın gereği olan Türk Rönesans’ının taşları, yeni bir anlayış ve yeni bir insan modeliyle gerçekleşecektir. Türk Rönesans’ıyla gelişecek yeni bir anlayış, insan modeli ve özgürlük kavramıyla Türkiye de birçok şeyi değiştirecektir. Türkiye’de siyasal ve sosyal bir kırılmanın yaşandığı bu dönemde Rönesans’ın anlamı çok değerli ve anlamlıdır. Çünkü Rönesans insanın kendi eylemiyle kendini gerçekleştiren, kendi tarihini yeniden kendi yapıp ettikleriyle oluşturan motivasyonal bir olgudur. Her aydınlanma, yeni bir insan modeliyle toplumda kabul gören varlık modellerini yaratır. İnsan aklının rasyonelliği tek yol gösterici olarak kabul edilse de mevcut olumsuz koşulların iyileştirilmesi de büyük bir mücadeleyi kaçınılmaz kılmaktadır. Türk Rönesans’ı arayışında elbette bağımsızlık, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, üretkenlik, laiklik, sosyal devlet, hukuk ve kuvvetler ayrılığı gibi toplumsal hiyerarşinin çağdaşlığa ulaşması gerekmektedir. Bunların elde edilmesinde rol oynayacak “Türk Siyasi Hayatına ” yeni bir oluşum girmiştir. Atatürk‘ün ve devletin kurucu partisi CHP’den yeni bir çocuk dünyaya gelmiştir. Bu çocuk, elbette anne babasından getirdiği genleri taşıyacaktır ama artık o geleceğin çocuğu olmak zorundadır. Tüm Türkiye, yeni doğan çocuğa don biçme sevdasına girmemelidir. Kurulan Yeni Parti, ikinci aydınlanma için yepyeni bir umuttur. Çocuğun doğum tebriğine gelenler, partinin program ve tüzüğündeki Atatürk ‘ün “Özgürlük ve Bağımsızlık Benim Karakterimdir.” sözüyle bütünleşenler için ittifak halinde olmaları kaçınılmazdır. Doğan çocuk, ancak o zaman herkesin geleceği için bir sigorta olabilir. Solcu, sağcı, yurtsever, demokrat, milliyetçi, muhafazakâr ve özgürlükçülerin aradığı temel nokta; bağımsız, özgür, üreten, insanca onurlu yaşamı hak eden, dünyada sözü geçen, saygın bir ülke olma noktasıdır. 31. 07.2026 (Yararlanılan kaynaklar: Atatürk Ansiklopedisi ve Ekşi Sözlük) ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

LÜTFİYE KADER yazdı: "Kurtuluşun Şehri Afyon-Sandıklı.." Haber

LÜTFİYE KADER yazdı: "Kurtuluşun Şehri Afyon-Sandıklı.."

Geçen hafta memleketim olan Sandıklı’ya gitmiştim. Sandıklı izlenimlerimi, toplumun ülke gündemine ilişkin sorunlarını kendi penceresine göre nasıl geliştirip dönüştürdüğünü yazmak istedim. İtiraf etmeliyim ki Sandıklı, yerleşim alanı olarak hızla büyüyor, yeni ve devasa binalar yapılmış, yapılmakta. Trafik, neredeyse büyük şehirlerdeki gibi çok yoğunlaşmış. Sokak ve caddelerin rengârenk aydınlatmaları Lasvegas şehrine götürüyor sanki insanı. Gecenin çok ileri saatlerine kadar her yer ışıl ışıl. Sandıklı‘da en çok ne artmış derseniz; caddelerde yol boyunca nerdeyse sabaha kadar yeme, içme kültürü çok artmış. Emlakçılar çok artmış. Üç tekerlekli motorlu araçlar çok artmış. Yazımın sonunda çıkardığım sonuçlara göre siz karar verin. Bu “iyi mi, kötü mü?” diye… Sandıklı Afyon’un en büyük ilçelerinden biridir. Tarihsel geçmişine baktığımızda, günümüzden 110 sene kadar önce Sandıklı’yı ziyaret eden Şemsettin Sami “Kamus-u Alem” adlı kitabında Sandıklı’yı, 6515 nüfusu, 3 camisi, 4 medresesi, 3 tekkesi, 1 rüştiyesi, 1 iptida-i mektebi, birkaç mahalle mektebi, 1240 okuyucusu, 5 hanı, Şehli ( şimdiki Çivril ilçesi ), Geyikler (şimdiki Dinar ilçesi) ve Dazkır (şimdiki Dazkırı ilçesi) adlı üç nahiyesi, 215 köyü, cem ’an 74 990 nüfusu vardır ” şeklinde anlatmaktadır. Sandıklı, 1869 yılında belediye teşkilatı ile teşkilatlandırılmıştır. Atatürk 13 Mart 1930 tarihinde Antalya’dan Ankara’ya dönerken Sandıklı’ya uğramış ve Sandıklı’da bir müddet kalmıştır. Sandıklı, Türkiye tarihinde adına ilk defa altın basılan bir kazadır. (İstanbul dışında adına altın basılmış bir yer de yoktur). Bu altınların Sultan II. Mahmut döneminde (1808 yılında) basıldığı, “Osmanlı Altınları” adlı kitapta belirtilmektedir. Altınlar halen günümüz Altın Borsasında işlem görmektedir. Kurtuluş Savaşını takiben 1925 yılında kurulan Türk Hava Kurumu’nun (THK) o yılda ” Kendi Uçağını Kendin Al Kampanyası ” na en önde katılan Sandıklı, ilki 1926 yılında, diğeri de 1927 yılında olmak üzere ” Sandıklı Uçağı ” adı verilen uçaklarını Türk Hava Kurumu , her yıl Sandıklı’da uçururdu ve halk binerdi. Sandıklı, uçaklarını Türk Hava Kurumuna hediye etmiştir. Çocukken ben bu iki kişilik pır pır uçağına annemle birlikte binmiştim. O zamanlar Türk Hava Kurumu’na (THK) halk tarafından büyük bir destek ve teveccüh gösteriliyordu. Bütün kurban derileri THK ‘ya bağışlanırdı. Şimdi ki gibi kar amacı güden dernek ve vakıflara kurban derisi vermek hoş karşılanmazdı.1934 yılında kadınlarımıza münhasır seçme ve seçilme hakkı veren Yasanın yürürlüğe girmesiyle 1935 yılında yapılan ilk belediye başkan ve meclis üyeleri seçiminde, Sandıklı’da “Cemile Yaman” adlı bayan, belediye meclis azası olarak belediye meclisine girmiştir. Daha fazla bilgi için aşağıdaki linke tıklayınız. https://sandikli.bel.tr/sayfalar/sandikli-tarihi Bu kadar köklü, teşkilatlı ve büyümesi hepimizin en çok da benim istediğim bir şeydir. Sandıklı da ne yazık ki ülkemizin her yerinde olduğu gibi kültür erozyonu yaşanıyor. Bu erozyonun önüne geçebilmek için yine de bazı disiplinler ve kurallar getirilebilir. Örneğin trafik yoğunluğunun artmasına neden olan trafik düzenine uymayan motorlu araçlar, disiplin ve kurallarla düzene sokulabilir. Yurdum insanının güzel insanları kendilerine göre çözüm bulmuşlar. Araba alamayanlar, hem ekonomik, hem de teknolojiyi kullanma yolunu seçmişler. Hiç evden dışarı çıkmayan yaşlı, genç, kadın, çoluk çocuk üç tekerlekli elektrikli araçları vızır vızır kullanıyorlar. Gecenin bir yarısında ev kadını aracına binerek gezmeye gidebiliyor. Ya da pazar alış verişi ve çarşıya gidip gelmek için üç tekerlekli motorlu aracı, ehliyetsiz de olsa kullanmaktan çekinmiyor. Elbette kadınların dışarıya çıkıp kendi ihtiyaçlarını karşılamaları çok güzel bir şey ama trafikte düzeni bozabiliyorlar. Zaten gece yarısında ve gece yarısından sonra ışıl, ışıl olan sokaklarda sesler ve araçlardan çıkan yüksek volümlü seslerin insanları rahatsız edebilir düşünce kültürünü de unutturmuşlar. Sandıklı’nın pazarları çok zengindir. Bu sefer, o zenginlikte kaliteyi ne yazık ki göremedim. Köylü, evinden yiyecek içecek ne bulduysa getirmiş pazara. “Peynir ekşimiş” diyorum. “Evet, ekşi peynir“ diyor. Peynir, “çürümüş, kokmuş satmam.” demiyor. İşte kültür ve ahlak erozyonu budur. Glikoz şurubuyla yapılan bal sergisinde vatandaş bütçesine uygun olduğu için almak zorunda kalıyor. Çoğu, bilgisiz ve bilinçsiz. Sandıklı Belediyesi belki bu konularda eğitim seferberliği düzenleyebilir. Üretici ve tüketici eğitimleri köklü bir gelenekten gelen Sandıklı için iyi bir hizmet olabilir. Belediyenin açtığı parkların ucuz ve ulaşılabilir olması, yaz sıcaklarında insanların sokaklara çıkmasına ve toplumsal kültürün paylaşılmasına yardımcı oluyor. Tabi ki yeni oluşturulan kültürden bahsediyorum. 60 TL’ye sucuk ya da tavuk döner olur mu? Adım başı kokoreç, tavuk döner, pide, bükme, ekmek, haşhaşlı yöresel gıda ürünleri keşke daha temiz ve hijyen kurallarına uyularak ve denetlenerek verilen emeğe göre değerlenip satılsa!.. Sandıklı‘da yaşayan özellikle kadınların sağlık durumları iyi değil. Gıda tüketimleri hamur işleri yüzünden ayak, diz ve bel bükülmeleri had safhada. Gençlerin fast food tarzı beslenmeleri onları da işlevsiz yapmış. Motorlara binmek en büyük zevk ve özgürlük alanları. Bu ülkenin geleceği sağlıklı bir nesil yaratmaktan geçiyor. Elbette milli bir bilinç, vatan ve millet sevgisi ile eğitimden geçiyor. Hep birlikte yanlışları düzeltmek için eğitim seferberliğini başlatmak zorundayız. Not: Günümüzdeki kapalı kasa veya kasalı üç tekerlekli araçların neredeyse tamamı 1000W ile 4000W arasında güce sahip olduğundan, ehliyetsiz ve 16 yaşından küçük kişiler tarafından trafiğe açık yollarda kullanılması yasaktır. 20.07.2026 ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

LÜTFİYE KADER yazdı: "Demokrasiyle Derebeylik Gelir mi?.." Haber

LÜTFİYE KADER yazdı: "Demokrasiyle Derebeylik Gelir mi?.."

Doğada bazı canlılar özelikle kurbağa, eklem bacaklı ve ipek böcekleri dediğimiz canlılar yumurtadan olgun hale gelinceye kadar bir sürü değişim geçirirler. Bu değişimi geçirmezlerse o canlıyı tekrar yaşam döngüsüne sokamazlar. Değişimler, eğer gelişime hizmet içinse bu yaşamın sürdürülebilirliğini sağlayan en önemli denge unsurudur. Canlıların büyüme evresinde hücreleri bölünerek çoğalır. Vücut hücreleri dediğimiz sinir, epitel, kan, solunum, sindirim hücreleri kendi içlerinde bölünerek benzer hücreler (mitoz bölünme ile ) meydana getirirler. Ama vücutta canlının cinsiyetini, genetik özellikleri ve karakterlerini mayoz bölünme dediğimiz bölünme ile kazanırlar. Bu, aynı zamanda mayoz bölünmenin bir evresinde genleri taşıyan kromozomların mayoz bölünme sırasında krosingover denilen parça değişimiyle gerçekleşir. Parça değişimi, canlı çeşitliliği için çok önemlidir. Sadece hücrelerimiz mitoz bölünme geçirseydi fotokopi gibi aynı canlılar oluşurdu. Bu yüzden üreme hücrelerinde görülen mayoz bölünmeler, çeşitlilikle birlikte genetik karakterlerin değişimlerinin oluşmasına yol açarlar. Mayoz bölünme, bu yüzden canlıların çoğalıp çeşitlenmesinde çok önemli ve gereklidir. Cumhuriyetin kuruluşundan (1923’den Atatürk’ün ölümüne kadar) ülkede gerçekleşen tüm devrimler bir değişimdir. Atatürk’ün ölümünden sonra da olumlu, olumsuz ülkede pek çok değişim oldu. Ülkemizde; cumhuriyet döneminden bugüne kadar pek çok parti kuruldu, pek çok parti değişti, pek çok parti kapatıldı. Bu değişimler parti içi demokrasi anlayışlarını da değiştirdi. Kimisi demokratikleşmeye daha açık oldu, kimisi demokrasiyi hazmedemedi. Kimisinin de parti kuruluş felsefeleri, gizli ajandalarla dış odakların çıkarlarına uygun ithal ideolojilerin etkileriyle ortaya çıktı. Kurulan her parti doğa yasalarına göre olağan bir başkalaşım göstermiştir. Değişimin partilerimize olumlu, olumsuz yan etkileri oldu. Ülkenin kuruluş felsefesine göre; üreten, çalışan, okuyan bilimsel aklı rehber edinen çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü tehdit olarak gören dış odak ve güç merkezleri, Kurtuluş Savaşı’mızda yedi düveli yenen Atatürk’ün çağdaş modern Türkiye Cumhuriyeti’ni hazmedemediler. Özellikle ABD tarafından eğitime, ekonomimize, kazanılmış değerlerimize, üretim araçlarımıza ve zenginliklerimize virusler bulaştırıldı. Virusun fıtratında, canlının en küçük parçası olan hücreyi ele geçirip kontrol altında tutarak çoğalmak ve sonra tüm canlıyı ele geçirmek vardır. Peki, bu virusler vücudumuza nasıl girdiler? Viruslerin, biyolojideki tanımı hücre içi parazittir. Bu virüsler, hücrelerimize kendilerini kamufle ederek yıllar önce girdiler. En çok da devletin kurucu partisi olan CHP ‘ye girdiler. Devletin kurucu felsefesinin koruyucu ve sahiplenici partisi olan CHP’nin bağışıklık sistemi çok sağlam olduğu için şimdiye kadar dayandı. Ülkemizin pek çok partisi acaba aynı samimiyet ve duygularla bu koruyucu ve sahiplenici felsefeyi ne kadar savunuyorlar? Bu ülke hepimizin değil midir? Milletin oylarıyla seçilen vekillerin mecliste ettikleri yeminlerin gereğini neden yapmazlar? Virüs bulaşınca hastalık kaçınılmaz oluyor. Türkiye zor zamanlardan geçiyor! Artık sevinerek “doktor dövüyoruz” diyen insanlar var! Hepimizi yetiştiren ve sadece öğretmenler gününde değerli bulduğumuz öğretmenlerimiz, bugün devletin polisi tarafından, devletin memuru öğretmeni dövüyor! -İşsizlikten, eğitimli pek çok gencimiz motorlu taşıtla hizmeti yapıyor kelle koltukta… Çocuklarımızın beslenme çantaları boş! -Tarım emekçileri, fabrika işçileri, devlet memurlarının ortak sıkıntısı geçim derdi… -Okullarımızın çoğu, depreme dayanıksız gerekçelerle veya başka nedenlerle yıkılıyor. Okullarda, birbiri içine girmiş vaziyette eğitim yapılıyor. Öğrenim yaşına bakılmaksızın ilkokul ve lise öğrencileri aynı binayı paylaşıyorlar. Bu durum, eğitimsel ve sosyal koruma anlamında eğitim psikolojisi ve pedagojik olarak uygun değil. -Her yerde bir güvensizlik, her yerde bir inançsızlık var. İnsanlar feyl-i muhtar olmuşlar.(Dilediği her şeyi yapan ve hesap vermeyen ) Antik Yunan’daki “Derebeylik “dönemine doğru gidiyoruz! Bu sağlıksız düzeni sürdürebilmek için; siyaha beyaz, yalana doğru, çirkine güzel, cahile profesör, diyoruz. Ahlakı ve dini kendimize uygun değilse değiştiriyoruz. Dere kenarlarına veya zemini uygun olmayan yerlere, gökdelenler dikerek eşyanın doğasına aykırı olan şeyleri normalleştiriyoruz... Bu durum nereye kadar gider? Tarihten ders almazsak, düşmanlarımızı iyi tanımazsak, kendimizi koruma reflekslerimizi geliştiremezsek, sonu derebeylik olur. Yani krallıktan bile daha geriye… Hâlbuki TC Devleti kurulurken misyonu ve vizyonu vardı. Çok çalışmak, üretmek, halkı yönetimde söz sahibi yapmaktı. Dünya’daki ülkeler tarafından bağımsız ve üniter bir devlet olduğu kabul edilmişti. Vizyonu ise, devleti muasır (çağdaş ) seviyedeki ülkelerden daha iyi duruma getirmek, akıl ve bilimle gelişerek barışı yaymaktı. Haydut devletlere karşı daima mücadeleci yapısı olacaktı… Şimdi makara geri sarıldı. Patinaj yapıyoruz ama geri sarmada epey yol alındı. 103 yıllık cumhuriyetin tüm kazanımlarını yok ederek, bize uygun görülen monarşi yönetimi dayatılmaya çalışılıyor. Yeni yönetim modeli, kurucu devlet statüsü haline getirilmek isteniyor. Türkiye Cumhuriyetinin çağdaşlığı esas alan kurucu devlet felsefesinin yaratıcılarının şimdi gölgesinden bile rahatsızlık duyuluyor. Şimdi, yapay yeni bir kurucu devlet partisi kurulmasının aşılamasına çalışılıyor. Her zaman doğanın değişmeyen bir döngüsü vardır. Dünya oluşumundan beri (5 milyar yıl ) döngülerle değişiyor, gelişiyor .( tersine değişimler dahil ) Ülkelerin de döngüleri oluyor. Derebeylikten, monarşiye ve padişahlığa, İstibdat Dönemi’nden, Cumhuriyete uzanan yol, döngülerin başlangıcıydı. Döngülerin ilerlemesi gelişim yönünde olunca çağlar değişti.(Endüstri Devrimi )Döngüler, geriye dönük ilerlerse, sabit süratli araba gibidir. Değişmez, gelişmez, durur hatta geriye gider. Tarihsel geçmişte medeniyet yaratmış ve bağımsızlık için savaşmış milletlerin yaşadığı deneyimlerin ve epigenetik özelliklerinin, monarşiye döndürülmesi için ne kadar uğraşılsa bile doğa yasalarına hep takılması kaçınılmazdır. Yani, demokrasiyi, özgürlüğü ve bağımsızlığı tatmış milletlerin tekrar ne monarşiye, ne de derebeyliğe dönmesi ancak Dünya’daki gelişmiş devletlerinin de bu döngüye girmesiyle olabilir. ”Bu nereye kadar gider?” sorumda endişesini dile getirmeme rağmen bu durum, sadece Türkiye için geçerli olmayacaktır. Tüm Dünya‘daki gelişmiş, az gelişmiş veya gelişmekte olan devletlerin de bu yönetimlerle dengeleneceğini söylemek için kâhin olmaya da gerek yoktur. Dünya bir gemi ise hepimiz aynı gemide olduğumuzu unutmamalıyız. 103 yıllık tarihsel gerçekliğimiz bizi dimdik ayakta tutacaktır. 17.06.2026

LÜTFİYE KADER yazdı: "İki Emanet de Gençlere Emanet" Haber

LÜTFİYE KADER yazdı: "İki Emanet de Gençlere Emanet"

Yurdum insanı; bazen yaşamdaki farkları o kadar güzel özetler ki bir konu hakkında sayfalar dolusu fark anlatsan, iki cümlede anlattığı duyguyu veremezsin. Aydın Germencik ve İncirliova’daki köylülerin arasında geçen bir pazar sohbetinde aralarındaki satış rekabetini gösteren bir tekerleme. Gagı va, gagıcık va Gagıdan gagıya fak va Gemenciğin gagısıyla, İncirliova’nın gagısı arasında bi bamak fak va. TDK’ye göre kargı: (Aydın’da gagı denir.) Bitki / Kamış: Gövdesi 5-6 metre yüksekliğe erişebilen çok yıllık, saz benzeri kamış bitkisi. Bu bağlamda; Hiç 80 yaş ile 50 yaş bir olur mu? Hiç okumuşla cahil bir olur mu? Hiç bilişsel ve kültürel gelişmişlikle, çağı yakalamayan bir olur mu? Hiç üfürükçüyle, bilim insanı bir olur mu? Hiç çalan ile çalmayan bir olur mu? İnsanları birbirinden ayıran ve onları eşsiz kılan özellikler bireysel farklılıklardır. Bunlar fiziksel, psikolojik, bilişsel ve sosyokültürel olmak üzere dört temel özelliktir. Demokratik toplumların yönetim sistemlerinde görev alacak kişiler bu özelliklere göre değerlendirilir. Çünkü başarılı olmak için devleti yönetme becerileri fiziksel, bilişsel, psikolojik sosyokültürel özellikleriyle fark yaratmak zorundadır. Ülkemizde yakın gelecekteki seçim için arenaya çıkanlar bu özellikleri ile seçme ve seçilme konusunda önemli bir kıstas oluşturur. Endüstri 4.0 dan, Endüstri 5,0 devrimine geçiş yaptığımız 21 YY’da Dünya’nın değişimi, insan modellerini de değiştiriyor. Ama biz hala daha gelişmekte olan ülkeler kategorisinden çıkamadığımız için emperyal devletler tarafından bize verilen rolleri benimsedik. KISSADAN HİSSE Hikâyeyi bilmeyen yoktur ama tam yerine geldi manzara koyduk misali, tekrarı olacağı için şimdiden özür. 1931 sonbaharıydı. Atatürk’ün sofrasında Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet Atatürk’ün Harbiye’den “tabya öğretmeniydi." Esat Mehmet, “kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini” belirtti. Bir tamim yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi. Bunun üzerine Dr. Reşit Galip söz aldı: “Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi” dedi. “Bu bir geriliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. İnkılaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.” Sofra gerildi. Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmadı. Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız” dedi. Ama Reşit Galip alttan almadı. “Af buyurunuz Paşam! Bu, inkılap ve zihniyet meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez.” Reşit Galip’in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı: Halkevi’nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı. Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif Vekâlet’inden izin alamamışlardı. Reşit Galip “Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez” diye kestirip attı. Atatürk’ün kaşları çatıldı. “Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz” diye çıkıştı. Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti. 57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı’nı işaret ederek dedi ki: “Devrimci devrimcidir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis’te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır.” Atatürk yeniden uyarma gereği duydu: “Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?” “Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır.” “Sizi de eleştiririm!” Bunun üzerine Gazi’nin sabrı taştı: “Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı’na hakaret etmenize müsaade edemem” diye haşladı. Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı: “Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu.” Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı: “Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır.” Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp “Öyleyse biz kalkalım” dedi. Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Reşit Galip’i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar. Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder. Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder. Onun yanına da, hocası Esat Mehmet’i oturtur. Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı’nın 39 yaşındaki Dr. Reşit Galip olduğunu açıklar. Atatürk, "Benim iki büyük eserim vardır; biri Türkiye Cumhuriyeti, diğeri Cumhuriyet Halk Partisi’dir." demiştir. Emanet ettiği iki şey de tehlike altındadır. İkinci emaneti, birinciyi korumak içindir. Şimdi Dr. Reşit Galip gibi davranan gençlere, kokuşmuş bir siyaseti savunanlar onlara yol vermelidir. Buyurun emanet sizde demeleri lazımdır. Hakkı Hakkı’nın hakkını yemiş Hakkı Hakkı’dan hakkını istemiş Hakkı Hakkı’ya kakkını vermeyince Hakkı’da Hakkı’nın hakkından gelmiş… Kaynak: https://www.yenbaza.org/?p=2016 04.06.2026 ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

LÜTFİYE KADER:  Arınma ve Helalleşme.. Haber

LÜTFİYE KADER: Arınma ve Helalleşme..

Türk siyasi literatürüne arınma ve helalleşme sözcüklerini ilk defa özeleştiri anlamında dile getiren siyasetçi Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Özeleştiriler, eğer doğru yerde ve zamanında yapılıyorsa değerli ve anlamlıdır. Arınma, genellikle fiziksel bir temizliğin ötesinde, mecazi ve soyut anlamlarda kullanılır. Zihinsel, psikolojik, dini ve hukuksal alanlarda yapılan yanlışların farkına vararak, sorgulama yaparak doğruları bulmaktır. Helalleşme ise, belirli bir kişiye veya kesime bilerek isteyerek ya da zorla zarar verilen konu veya olaylardan pişmanlık duyma halidir. Hatanın anlaşıldığı konusunda af dileyerek pişmanlık geri bildirimidir. Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde öğrenim gördüğü yıllarda, kampüsteki pek çok gencin dahil olduğu radikal sol veya uç siyasi akımlara katılmadı. Öğrencilik döneminde aktif olarak ideolojik sokak eylemleri veya radikal öğrenci hareketleri içinde yer almadı. Cumhuriyet Halk Partisi’ni geçmişindeki hataları ve yanlışlarından dolayı kendiliğinden verdiği bir kararla 12 Şubat 2022 tarihinde kurulan altılı masa ittifakının paydaşları önüne 14 Mayıs 2023 tarihinde yapılacak seçim öncesinde helalleşme diye bir şey ortaya attı. 'Kılıçdaroğlu kimlerle helalleşecekti?'.. Listedeki önemli başlıklardan bir kaçı şöyle: "28 Şubatçıların açtığı yaraları kapatıp helalleşeceğiz. İkna odalarına sokulan başı kapalı kızlarımızla helalleşeceğiz" dedi. "Roboski ile helalleşeceğiz. Hukuk başka helalleşme başka. İnsanlara devlet tazminat ödeyecek ama bir taraftan da helalleşeceğiz.” dedi. Genellikle, sağ merkezli partilerin gönüllerini okşayarak Cumhurbaşkanı olmak istiyordu. Bu durum ise, CHP’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmiş tarihini de çok özümsediğinin farkında olmayışından kaynaklanan kafa karışıklığına sebep oluyordu. Zira siyasi kariyerine 2002 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'ne katılarak başladı. 2002 Türkiye genel seçimlerinde de İstanbul milletvekili seçildi. Ne ilginçtir ki Kemal Kılıçdaroğlu hiçbir seçimde kendi ilinden, memleketinden de aday olmamıştır. Bu bana hiç etik gelmemektedir. Ya İstanbul’dan ya da İzmir’den aday olarak milletvekili olmuştur. Helalleşmeye çok önem veren Kılıçdaroğlu, bu konuda İzmirli ve İstanbullu CHP’li seçmenden neden helallik almadığını da merak ediyorum. CHP TUNCELİ Milletvekili rahmetli KAMER GENÇ sayesinde Türk Milleti, TUNCELİ adını ve güzel insanlarını o zaman duydu, öğrendi. Tam bir Cumhuriyet savunucusu ve Atatürk sevdalısıydı. Nur içinde yatsın. Kılıçdaroğlu Tunceli ismini kullanmıyor, “ben Dersimli Kemal’im” diyordu. Siyasete yön verme hedefindeki George SOROS tarafından finanse edilen Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı’nda (TESEV) Kılıçdaroğlu’nun 183 NUMARALI KURUCU üyesi ve vakıf senedinin hissedarları arasında olduğunu gazeteci Barış Yarkadaş lanse etti. Siyaset Bilimci Prof. Dr. Cangül Örnek, bir yazısında bu durumu ele alarak duyurmuştu. Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanlığı süresince TESEV üyeliğini gizli tuttu. Bunun nedenini neden açıklamamıştı? CHP Genel Merkezinde, “bayramın son günü açıklama yapacağım” demişti. Ama açıklamalarıyla yargısız infaz yaptı. Kendi partisinde yıllarca çalıştığı dava arkadaşlarını, şikâyet etti. Kendisini, hak hukuk adalet söylemleriyle hukuka, saygılı ve dürüst olarak belleklerimize yerleştirmiştik. Hapiste yatan yol arkadaşlarını, yargısız infaz ederek dolaylı bir şikâyet etme yolu kullanacağı hiç aklıma gelmemişti. Resmen yol arkadaşlarını FETÖ’cülükle suçladı. Açıklamaları yol arkadaşlarının cezalandırılması içinmiş. Keşke, Genel Başkanlığı süresince halkına açıklaması gereken şeyleri açıklasaydı. Örneğin, mühürsüz oylar, Ekmelettin meselesi, CHP ‘lilerin kandırılarak AK Partiden ayrılan DEVA, GELECEK Partilerine ve SAADET Partisi’ne hediye edilen milletvekillikleri, Muharrem İnce‘nin Cumhurbaşkanı adaylığı ve Meral Akşener ile olan sürtüşme nedenleri gibi… Bu konularda, CHP ve Atatürkçü vatanseverlerle, sosyal demokratlarla ne zaman helalleşeceksiniz? Bitkiyi toprağa bağlayan topraktan su ve mineraller almayı sağlayan ona desteklik veren en önemli organdır kök. Her bitkinin kökü aynı değildir. Örneğin, ana kök çok gelişir büyürse üzerinde daha ince kökler çıkarsa buna kazık kök denir. Fasulye, bakla ve yonca. Bazen halk arasında “kendini fasulye gibi nimetten sayıyor” sözünün anlamı belki de ana (kazık) kökünün sağlamlığından ileri geldiği için olabilir mi dersiniz! Ana kök, yani kazık kök çok gelişip besin depo ederse şeker pancarı, turp, havuç olarak onları yeriz. Köklerin hepsi aynı uzunlukta gelişir ve saçaklanırsa buna da saçak kök denir. Örneğin Buğday, arpa, çilek, soğan, pırasa gibi. Saçak kökleri, çoğulculuğa, üretime, düzene, kurallara uyma, birliğe ve dayanışmaya benzetebiliriz. Her bir kökün aynı yerden eşit uzunlukta çıkması toplumsal çeşitliliği ve eşit hakları temsil eder. Bitkiyi ayakta tutan, desteklik veren kök devamlılığı sağlamak için bitkiyi besler. Kökü tanımlayan özellikler ile devletin anayasasında Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımlayan özellikler arasında benzerlik kurulabilir. Örneğin, kökte bitkiyi tanımlayan özellikler devletin kurucu ana kökü gibidir. Yani, devletin özelliklerini anayasada tanımlanan maddelere göre söylemek gerekirse; yönetim şekli, bayrağı, dili, dini gibi bir yapılanma da aslında bir köktür. Devletin kurucu felsefesinin kökü de CHP’dir. Ana köktür. Bu yüzden o kökü iyi korumak kollamak gerekir. 31.05.2026 ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.