Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#İsmail Tekin

bursaarena.com.tr - İsmail Tekin haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, İsmail Tekin haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

İSMAİL TEKİN yazdı: "İnsana Yakışır Seçimler..." Haber

İSMAİL TEKİN yazdı: "İnsana Yakışır Seçimler..."

Pazara çıkıyor musunuz? Pazar tezgâhlarının hâline dikkat ediyor musunuz? Pazarcı kardeşlerimiz, farz edin ki elma satıyorlar. Tezgâhın ön kısmına ve kasaların üstüne en güzel elmaları dizerler. Siz beğenir, satın almak istersiniz. Pazarcı ise elmayı tezgâhın arka kısmından doldurmaya başlar. Eve vardığınızda fark edersiniz ki; poşetinizdeki elmalar, pazarda beğendiğiniz elmalar değildir. Bu aslında büyük bir ayıptır. Daha ilginci ise hem pazarcının hem de müşterinin bunu normal karşılamasıdır. Oysa ortada sadece pazarcının yaptığı bir yanlış yoktur. O yanlışa itiraz etmeyen müşteri de sessizce o yanlışa ortak olmaktadır. İtiraz etmemek, yanlışı söylememek çoğu zaman suç ortaklığıdır. Şimdi pazardan çıkıp sandığa gidelim. Cumhuriyet; halkın kendi yöneticilerini demokratik yollarla seçtiği yönetim biçimidir. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." sözü sadece duvarlara yazılmış bir cümle değildir. Cumhuriyetin temelidir. Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde 29 Ekim 1923'te ilan edildi. O günden bugüne, eksikleriyle de olsa, millet iradesini esas alan bir yönetim anlayışını yaşatmaya çalışıyoruz. Peki gerçekten seçiyor muyuz? Yoksa pazardaki elmalar gibi, önümüze dizilenleri seçtiğimizi sanırken bize başka şeyler mi sunuluyor? Seçimlerden sonra yaşadığımız hayal kırıklıkları bana hep pazardaki o elmaları hatırlatıyor. Demek ki mesele yalnızca sandığa gitmek değil… Sandığa gelene kadar yaşanan süreç de en az sandık kadar önemli. … İşte tam da bu nedenle denetim hayati bir ihtiyaçtır. Hayatın her alanında olduğu gibi siyasette de denetim şarttır. Halk, denetim görevini işinin ehli, erdemli insanlara vermelidir. Fakat burada başka bir soru çıkıyor karşımıza: Erdemli insan yetiştirebiliyor muyuz? İş dönüp dolaşıp eğitime geliyor. İnsanlara matematik, fizik, kimya, tıp ya da hukuk öğretmek elbette önemlidir. Ama bunların yanında ahlakı da öğretebilmeliyiz. Ahlakı yalnızca din eğitimiyle açıklamak ise eksik kalıyor. Çünkü din eğitimi alan herkes ahlaklı olmuyor. Ben, dinlerin; değerlerini kaybetmiş, ahlaktan uzaklaşmış toplumlara yön vermek için geldiğine inanıyorum. Elbette bu benim düşüncemdir. İnsanların aynı şeyleri düşünmek zorunda olmadıklarını da biliyorum. Aynı yere bakıp farklı şeyler görmek insana mahsustur. … Bugün sağda ya da solda seçilmiş altı yüz milletvekiline, yüzlerce belediye başkanına bakıyorum. Ve ister istemez şu soruyu soruyorum: Sorun yalnızca seçilenlerde mi? Yoksa onları seçenler olarak bizde de mi? Sonuçta onlar da bu toplumun içinden çıkmıyor mu? Belki de asıl itiraz etmemiz gereken, seçilecek insanları önümüze dizen anlayıştır. Çünkü biz çoğu zaman sadece sandıkta seçim yaptığımızı zannediyoruz. Oysa insan seçmek, seçilecek olanların sahne ışıkları altına gelmelerinden çok daha önceleri başlamalıdır. Tıpkı çürük elmaları sağlam elmaların içinden ayırmayı öğrendiğimiz gibi… Çürük insanları da insanların içinden ayırmayı öğrenmeliyiz. İyi yöneticileri seçmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü geleceğimizi belirleyen şey, yalnızca oy vermek değil; doğru insanı ayırt edebilmektir. Hepimize insana yakışır seçimler diliyorum… Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

İSMAİL TEKİN Yazdı: "Tanrının Birinci Kuralı Düzendir" Haber

İSMAİL TEKİN Yazdı: "Tanrının Birinci Kuralı Düzendir"

Varoluşun anlamı… Ufkumuzun ötesinde bir sistemin kusursuz işleyişinin temel kuralı… Birinci kural, düzen… Düzen eşittir matematik, fizik, kimya, biyoloji… Düzen eşittir imar ve inşa, hareket ve kontrol; sapmaların bile hesaplanabildiği bir sistem… İnsanın tam olarak içinde olmadığı bu formülde hemen hemen her şey kusursuz… İçine insanı koyduğumuzda ise iş değişiyor. Psikoloji… Sosyoloji… İnsanı inceleyen bir bilim dalı da var; antropoloji… Bu bilim dalı bugüne kadar neyi inceledi acaba? İncelediyse ne sonuçlara ulaştı? İnsanın neden aynı hataları tekrar ettiğini açıklayabildi mi? Sorunları tespit ettiyse çözüm önerileri geliştirebildi mi? Ve en önemlisi… Biz insanlara gerçekten yaşamayı öğretebiliyor muyuz? Mesela civcivler annelerinin yanında veya sürülerinin içinde karınlarını doyurmayı, su içmeyi, tehlikelerden korunmayı öğreniyorlar. İnsanlar da ailelerinin yanında bunları öğreniyorlar. Biraz daha büyüyünce diş fırçalamayı, yatağını toplamayı, hatta kitap okumayı da öğrenebiliyorlar. Ama nedense binlerce yıldır birlikte yaşamayı öğrenemiyorlar. Belki milyonlarca yıldır… İnsan, kuşları gözlemleyerek uçağı yaptı. Helikopter böceğini gözlemleyerek helikopteri geliştirdi. Canlıların genetiğini çözerek Dolly'yi klonladı. Yani doğayı gözlemledi… Doğayı kopyaladı… Doğadan teknoloji üretti… Peki aynı insan, neden doğanın düzenini örnek alarak kendisine düzenli bir toplum kuramadı? İşte benim asıl merak ettiğim soru bu. Hayvanlar için "içgüdüsel davranıyorlar" diyoruz. Oysa onların da beyni var. Mesela karıncalar… Araştırırken öğrendiğim bilgiler beni gerçekten şaşırttı. Yaklaşık 0,3 miligramlık bir beyin… Yaklaşık 250 bin nöron… Tek başına bakıldığında son derece sınırlı bir kapasite… Ama yüz binlercesi bir araya geldiğinde ortaya çıkan koloni, adeta tek bir organizma gibi davranıyor. Sanki ortak bir akıl… Sanki tek bir beyin… İşte burada durup düşündüm. İnsan beyni bundan milyonlarca kat daha gelişmiş. Peki neden insanlık aynı ortak aklı oluşturamıyor? Belki de bilgi sahibi olmakla düzen kurabilmek aynı şey değildir. Çünkü düzen sadece zekâ istemez. Disiplin ister. Ortak hedef ister. Kurallara sadakat ister. Tam da bu yüzden sözü Atatürk'e getiriyorum. Çünkü o, sadece bir asker ya da devlet adamı değil, aynı zamanda bir düzen kurucusudur. O ki; cumhuriyet ile yeni bir yol açtı önümüze. Dil devrimiyle düşüncenin temel aracını güçlendirdi. Ekonomiden eğitime kadar birçok alanda yeni bir düzen kurmaya çalıştı. Ama düzen kurmak kadar onu sürdürebilmek de önemlidir. İşte burada eksik kaldığımızı düşünüyorum. Çünkü disiplin, düzenin ayrılmaz parçasıdır. Disiplinsiz düzen kurulmaz. Kurulsa bile yaşayamaz. Disiplin ise çalışmayı gerektirir. Çok çalışmayı… Planlı çalışmayı… Sürekli çalışmayı… Atatürk'ün "Türk milleti zekidir, çalışkandır" sözü bana göre sadece bir övgü değil, aynı zamanda yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Bugün en büyük eksikliklerimizden biri de budur. Okumuyoruz… Okuduğumuzu anlamıyoruz... Anladığımızı anlatamıyoruz... Anlatamadığımızı değiştiremiyoruz… Oysa değişim de dönüşüm de çalışmanın eseridir. Bu topraklar binlerce yıldır sayısız medeniyet gördü. Devletler kuruldu… Devletler yıkıldı… Düzenler kuruldu… Düzenler bozuldu… Bugün aynı coğrafyada yaşayan bizler de kendi düzenimizi ayakta tutma sınavı veriyoruz. Kendimizi içten ve dıştan kuşatılmış hissediyorsak bunun sebeplerinden biri de yetersizliktir. Yetersizlik ise çoğu zaman; Çalışmamaktan, az çalışmaktan, plansız çalışmaktan ve düzensiz çalışmaktan doğar. İşte bu yüzden diyorum ki; Tanrının birinci kuralı olan düzen, bizim de birinci kuralımız olmalıdır. Çünkü kuralsızlık sadece karmaşa üretmez. Kuralsızlık; eninde sonunda yok oluşu da beraberinde getirir. ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

İSMAİL TEKİN yazdı: "AV..." Haber

İSMAİL TEKİN yazdı: "AV..."

Korkunç bir şeydir av olmak… Birileri tarafından sürekli takip ediliyorsan, kollanıyorsan, seni punduna getirmeyi planlayanlar varsa… Bunun farkındaysan… Tutulursun… ‘Kaçarsın, kurtulursun’ demek isterdim ama kurtulamazsın… Kalp atışların hızlanır, paniklersin, terlemeye başlarsın, sağlıklı düşünemezsin. Kapandan kaçmaya çalıştıkça kapanırsın… Kapandıkça çırılçıplak koskoca evrenin tam ortasında kalırsın… Aydınlık sana özgürlüğü çağrıştırır ama sen, kendini saklanmak zorunda hissettiğin için en karanlık yeri ararsın… Kurtulmak için saklanmalısın… Sen, av psikolojini yaşarken seni takip eden avcı da güvende değildir aslında… Senin peşindeyken, en zayıf anındadır. Senin avcının farkında olan bir avcı için çok kolay bir avdır ve bunun farkında bile değildir. Aslında zavallı bir avı takip eden, kendini avcı sanan fakat çok açık bir şekilde de zavallı bir avdır. Besin zincirinin en üstünde olan insanoğlu; av ve avcı olma paradoksu içinde kaybolmuş durumda… Tarih boyunca nasıl olduğunu tam anlamıyla bilmiyorum ama bugünkü şartlarda sanki bir şeylerin farkındaymış hissinde olmakla birlikte; ‘dar bir alanda yaşamayı seven mi’ desem ya da ‘dar bir alana sıkışmış insan sayısının artmasının olumsuz sonuçları ile karşı karşıya kalmış durumda gibiyiz mi’ desem, bilemedim ama bir şeylerin yanlış gittiği hissindeyim... Kendimi bir av gibi hissediyorum… Çünkü görgüsüzlükten ve eğitimsizlikten azmış bir insan kitlesi içinde, her ne kadar direnmeye çalışsak da yaratılan fırtına bizi büyük olumsuzluklara doğru götürüyor… Bilinç dışı davranışlar neticesinde oluşturulmuş bir patikada dönüşü olmayan bir güzergahta devasa bir fırtınanın önünde sürükleniyoruz… Sürü psikolojisi yaşıyoruz… En öndeki kendini av hissediyor, onun arkasındaki kendini av hissediyor, onun arkasındaki de kendini av hissediyor. Çok tuhaf ama aynı anda hepimiz kendimizi “avcı” hissediyoruz… Bu paradoksun içinde kaybolacağız… Bilinç dışına çıktık… Ne demişti usta? ‘Tanrının birinci kuralı, düzendir’ demişti… Düzen bozuldu… Tabi ki ardından da her şey… Toparlanmak gerekiyor. Nasıl? Tek başına olur mu? Olur… Tarihte örnekleri var… Tarihte büyük avcılar var… Mete Han, Cengiz Han, Büyük İskender… Yakın tarihte kötü örnek Hitler, iyi örnek Mustafa Kemal… Burada bir detay var. Adanmışlık… Başarmak için adanmış olmak gerekiyor. Adanmış olmak için bırakmak… İşi, eşi, aileyi… Seni bağlayabilecek olan her şeyi… Avcı olmak için özgür olmak gerekiyor ama avlar da her zaman kendilerini özgür hissetmezler mi? Ta ki; canına kasteden bir kurşuna, bir oka hedef olana kadar… Av mıyız, avcı mıyız? Yolcu muyuz, hancı mıyız? Neyiz, neredeyiz? Bilinçli miyiz? Bilinçsiz mi? Bilinçli olmak zorundayız. Farkında olmak zorundayız. Farklı olmak zorundayız. Bir disiplin dahilinde bilimin aydınlığında adaleti baş tacı yapmak zorundayız… Yoksa cehennem hepimize çok yakın… Canımıza kasteden kurşun, ok bize çok yakın… Hadi verin elinizi… El ele vermezsek hepimiz elimizi vereceğiz, belimizi vereceğiz, dilimizi vereceğiz… Elimize yani memleketimize, belimize yani işimize, dilimize yani Türkçe’mize hakim olmazsak hep beraber av olacağız… Av olmaktan çıkıp avcı olmaktan ziyade, insanımsılıktan çıkıp insan olmak zorundayız… Hadi verin elinizi… El derken memleketinizi kastetmiyorum ben, gerçekten verin elinizi… Çünkü; önünde sürüklenmiş olduğumuz fırtınadan ancak el ele vermek kurtarabilir bizi.. ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

İSMAİL TEKİN yazdı: "Hisseli Dalkavuklar Kumpanyası…" Haber

İSMAİL TEKİN yazdı: "Hisseli Dalkavuklar Kumpanyası…"

Bir zamanlar Anadolu kasabalarını dolaşan gezici tiyatrolar varmış. Vardı ki; bu tiyatroların son yıllarda en akılda kalanlarından biri ‘Hisseli Harikalar Kumpanyası’ idi… Tiyatroların kimi güldürür, kimi ağlatır, kimi düşündürürmüş. Şimdilerde sergilenen tiyatroda sahne biraz büyüdü. Bu büyük sahnenin adına siyaset diyorlar. Dekor değişiyor, kostümler değişiyor, oyuncular değişiyor ama oyun pek değişmiyor. Perde açılıyor. Bir oyuncu halkı kurtarmaya geliyor. Bir diğeri memleketi kurtarmaya... Bir başkası adalet, biri din, biri milliyet, biri özgürlük adına sahneye çıkıyor. Birbirlerine bağırıyorlar. Mikrofonlar kapanınca aynı kuliste çay içiyorlar mı bilinmez ama seyirci alkışlamaya devam ediyor. Kumpanyanın en başarılı oyuncuları ise başroldekiler değil. Her dönemin rengine uyum sağlayan yan roller... Dün alkışladığını bugün yuhalayan, bugün övdüğünü yarın unutan, gücün yönüne göre saf değiştiren profesyoneller... Her ne kadar en inandırıcı karakterleri oynasalar da oyunun en büyük karaktersizleri onlardır. Çünkü onların ideolojisi yoktur. Makamı vardır. Çünkü onların davası yoktur. İhalesi vardır. Çünkü onların ilkesi yoktur. Menfaati vardır. Seyirci ise oyunun bir gün biteceğini sanır. Oysa tiyatrolar seyircisiz oynanmaz. Her alkış yeni bir perde açar. Her slogan yeni bir dekor kurar. Her kavga yeni bir bilet satar. Belki de asıl mesele oyuncular değildir. Asıl mesele, aynı oyunu yıllardır farklı isimlerle izlemeye razı olan bizlerizdir. Dalkavukluk sadece güçlüye yağ çekmek değildir. Dalkavukluk bazen düşünmeden alkışlamaktır. Bazen sorgulamadan inanmaktır. Bazen yanlış olduğunu bildiği hâlde susmaktır. Belki de bu yüzden bu oyunun adı "Hisseli Dalkavuklar Kumpanyası" olmalıdır. Çünkü hisseler eşit dağılmamıştır ama alkışın payı hepimize düşmektedir. Perde kapanınca oyuncular evine döner. Dekor sökülür. Işıklar söner. Salonda sadece seyirciler kalır. Aslında aynaya bakabilme durumları olsa fark edecekleri şey, kumpanyanın en eski oyuncularının, kendileri olduğudur. Onlar ki; bir oy ile devasa tiyatro sahneleri kurar, bir oy ile yenisini kurmak üzere devasa tiyatro sahnelerini tarihe gömerler… Ve perde her seçimde yeniden açılır... Bütün bu tiyatro süreçlerini ceplerinden finanse ederler. Ceplerinin hep delik olduğunu söylerler ama ceplerini bu sürecin deldiğinin farkında bile değillerdir. Çünkü kendilerini sadece seyirci rolünü oynamakla mükellef sanırlar… Oysa bu tiyatronun gerçek finansörü de gerçek figüranı da kendileridir.. ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

İSMAİL TEKİN yazdı: "Tiyatrodan Çıkarken.." Haber

İSMAİL TEKİN yazdı: "Tiyatrodan Çıkarken.."

Yoksul bir ailede doğdum. Bu cümleyi kurduğumda çok tekrarladığım için bazıları hayat hikâyemin özetini duyduklarını zannedebilir. Oysa insanın hikâyesi doğduğu evden çok, o evin içinde ve dışında gördükleriyle şekillenir. Ben, sessiz bir çocuktum. Çok konuşmazdım. Belki de bu yüzden çok dinledim. İnsanlar kendi hayatlarını yaşarken ben onları izliyordum. Kimin hangi huyunun başına ne iş açacağını, hangi tercihin onu nereye sürükleyeceğini anlamaya çalışıyordum. Yıllar sonra dönüp baktığımda, çocukluk gözlemlerimin büyük bölümünün doğru çıktığını gördüm. İnsanlar çoğu zaman tesadüfen bir yere gelmiyorlardı. Onları bugün bulundukları noktaya taşıyan şey; çocukluklarından getirdikleri alışkanlıklar, korkular, cesaretleri ve zaaflarıydı. Belki bu yüzden gençliğimde kişisel gelişim kitaplarına ilgi duydum. Kişiliksiz olduğum için değil... Kişiliğimde yapacağım küçük bir düzeltmenin hayatımda büyük bir karşılık bulacağına inandığım için… Çok çalıştım… Ama itiraf etmeliyim ki çalışmaktan daha çok düşündüm. Düşünmek de bir çalışmadır sonuçta... Hatta bazen insanı beden gücüyle yapılan işlerden daha fazla yorar. Çünkü düşünce, insanı sürekli kendi eksikleriyle karşı karşıya bırakır. Hayatın ilerleyen yıllarında başka bir gerçekle karşılaştım. İnsan her şeyi değiştiremiyor. Bunu kabul etmek kolay değil. Çünkü gençlik yıllarında hepimiz hayatımızın başrol oyuncusu olduğumuza inanıyoruz. Yeterince istersek başarabileceğimizi, yeterince mücadele edersek aşamayacağımız herhangi bir engelin kalmayacağını düşünüyoruz. Sonra zaman geçiyor… Bazı insanların önüne açılan yolları, bazılarının önüne örülen duvarları görüyorsunuz. Doğru olmak her zaman kazandırmıyor… Dürüst olmak her zaman avantaj sağlamıyor... Hatta bazen doğruluk ve dürüstlük, kısa vadede insanın kanatlarını kopartıp uçmasına engel olabiliyor… Bunu yazarken doğruluktan şikâyet etmiyorum. Sadece hayatın muhasebesini yapıyorum. Ve işte tam bu noktada insanın ilgisi ister istemez topluma yöneliyor. Yıllar boyunca aynı tartışmaları izledim. Sağcılar, solcuları suçladı. Solcular, sağcıları suçladı. Dindarlar, sekülerleri eleştirdi. Sekülerler, dindarları... Milliyetçiler başka şeyler söyledi, yenilikçiler başka şeyler... Herkes karşı tarafın yönlendirildiğini düşünüyordu. Kimse kendisinin de yönlendirilebileceğini düşünmüyordu. Zamanla kendi kendime şu soruyu sormaya başladım: Acaba aynı tiyatronun farklı koltuklarında oturan seyirciler olabilir miyiz? Belki sahnede gördüğümüz oyuncuların bir kısmı gerçekten kendi rollerini oynuyor, belki bazıları başkalarının yazdığı metinleri okuyor. Belki görünenden daha fazla hesap, daha fazla çıkar ilişkisi ve daha fazla yönlendirme vardır. Belki de bazı olaylar sandığımızdan çok daha karmaşıktır. Bu soruların hepsine kesin cevap verebilecek bilgiye sahip değilim. Ama şunu biliyorum: İnsan bazen kendi teorilerine de mesafeli durabilmelidir. Çünkü hakikati aramak, haklı çıkmaya çalışmaktan daha değerlidir. Çocukluğumdaki gözlemci çocukla hiçbir zaman kavga etmedim, bugün geldiğim noktada da kavga etmiyorum. Biliyorum ki; o çocuk hâlâ insanların davranışlarını anlamaya çalışıyor ve hâlâ toplumun gidişatını izliyor. Ama artık bir şeyi daha biliyor, biliyorum yani... Bir ömür boyunca sahnede olduğumu sandım. Meğer ben de seyircilerden biriymişim. Şimdi tiyatrodan çıkmak için hazırlık yapıyorum. Elbette bunun adı ölüm. Herkes için aynı olan tek gerçek. Perde kapandığında oyuncular da çıkacak salondan... Seyirciler de... Hatta oyunu yazdığını zannedenler bile... Belki gerçek adalet tam da burada saklıdır. Çünkü ölüm, hayatın bütün unvanlarını eşitleyen tek hakemdir. Ölümlü olduğunu unutan zalimlere gelsin… Öleceksiniz… Bütün pisliğinizi; kuşattığınız, sattığınız, kirlettiğiniz bu vatan toprağı temizleyecek… ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.