İSMAİL TEKİN : Ayinesi İştir Kişinin Lafa Bakılmaz -5-
Bütün bunlar yaşanırken âşık olmuştum.
Mali müşavirlik bürosunda başlamıştı…
Firmalarda çalışan personelin geneli ile aynı kuşaktık. Aralarımızda birli ikili yaş farkları vardı.
Bir cumartesi günüydü. Büroda bir kıpırtı vardı, ben hariç herkes işini bitirmişti. Sanırım, sinemaya gitme hesapları yapılıyordu.
Topluluğun en güzel, en sempatik kızı ‘Sen de gel, ne olur’ dedi. Bu bir sinema davetinden ziyade yeni bir hayat davetiydi. Cennetin kapıları önüme açılmıştı. Ben öyle gördüm ve hafiften poz yaparak da olsa ‘Tamam, geleyim hadi’ dedim.
Sinemaya değil kafile, hep birlikte kahve içmeye gittik sanki… Öyle hatırlıyorum. Bu arada bir muhabbet bir muhabbet… Aramızda anlatılanlar Oscar almış en iyi filmlerin senaryolarını geride bıraktı adeta…
Bir kız kardeşimiz vardı, dünya iyisi… Hatıralarını anlatıyor. Bursa’nın lodosu meşhurdur. ‘Lodoslu bir günde otobüs durağında beklerken, çok zayıf olduğundan lodosun kendisini uçurduğunu’ anlatıyor ama kıkır kıkır gülerek. Bizimkisi gülmekten ağlamaya başladı. Bazı arkadaşlarımız ‘Dışarıya hava almaya çık’ falan dediler, O çıkarken, ben de O’nun ile beraber çıktım. ‘Hayırdır ne oldu, ne bitti’ ile başlayıp ‘Senden hoşlanıyorum, seninle arkadaş olmak istiyorum’a getirdim mevzuyu ben… Çok açık bir şekilde olmasa da ön kabulü aldığımı düşündüm.
Sonra birlikte çıkmalar başladı. Gezmeyi sever. O açık havada olmak istiyor ben kapalı bir yerde. İlk çıkmaya başladığımızdan beri ben ‘Seninle evleneceğiz’ diyorum ve bütün kurguyu da bu minvalde yapıyorum. Yeni yeni birbirimizi tanıyoruz. Çok eğlenceli biri olduğum söylenemez, ciddi bir adamım. Ufak tefek espriler ile devam ediyoruz. Aslında her geçen gün de bizim arkadaşlığımız ilerliyor.
Kültürpark’a gittik, Göl Kafe miydi, neydi hatırlamıyorum. Çaylarımız geldi. Tavla oynayalım dedik. Başladık oynamaya… Baktım karşımda sert bir kaya… Zorlu geçti tavla… Neyse ki öyle böyle kazandım ben, serde erkeklik…
Düşürülür mü yere?
Ah insanoğlu ah!
Nelerin peşinde koşarken, neleri kaçırıyorsun?
Farkında mısın?
Farkındalık önemli bir mesele…
Neyse en azından ben, bu kızın, evlenilecek bir kız olduğunun farkına vardım. Sessiz sedasız bir adamım. Sessiz sedasız bir oyun kuruyorum.
Kızı isteyeceğiz…
Söz, nişan, düğün…
Evi şöyle yaparız, eşyayı böyle yaparız…
Aile boyu sinek sekiz, kaleciyiz…
Yaparız ama nasıl yaparız, o kısmını Allah biliyor…
Yani tamamen boş değilim canım, mangal gibi yürek var bende…
Safım ama altın saflığında…
Evlilik işine nereden başlanır?
Biz de Koreli Mehmet’ten… İlk önce izin almak lazım, yani haber vermek de denilebilir… Tarafların neyi ne şekilde anladığına, ne beklediğine bağlı…
Babamı meşhur Koreli’nin sofrasında denk getirdim. Ne hikmeti kerametse yalnız kaldık bir ara… Hani bana konuşma fırsatı verdi evren…
Kafadan bir giriş yaptım;
‘Baba, ben evleneceğim’..
Şoku çabuk atlattı Koreli… E ne de olsa eski kulağı kesiklerden… Masanın ortasına sağ elini yumruk gibi yaparak başparmağının olduğu tarafı yukarı gelecek şekilde;
‘Maçan yiyorsa mesele yok oğlum’ diyerek raconu en üst perdeden kesti.
Unuttuğu bir şey vardı. Biz de O’nun oğluyduk sonuçta. Racona racon;
‘Benim senden herhangi bir beklentim yok, baba. Büyüğüm olduğun için sana haber veriyorum’ dedim.
‘Mesele yok o zaman’ dedi.
Konuyu kapattık. Bir daha düğün mevzusuyla ilgili babamla herhangi bir şey konuşmadık.
Ben o zamanlar asfaltı kazıyorum, bir çalışmak ki evlere şenlik. Gece gündüz, sabah akşam, cuma pazar hepsi birbirine karışıyor. Osmanlı Bankası’ndan bir kredi kartı vermişler bana, limit güzel. Osmanlı Bankası da Osmanlı İmparatorluğu gibi oldu. İmparatorluk gitti adı sanı kaldı, banka gitti oncağızın adı sanı da kalmadı. Benim gibi yazan olursa hatırlanacak işte. Neyse borç harç, cart curt bir yerlere getirdik evlilik mevzusunu…
Kızı istedik, verdiler...
Verdiler de kızı almak zor tabi…
Altıparmak’ta bir daire tuttum. Ruhsuz bir daire… Badana, boya, temizlik, perdeler… Kolay işler sayılır. Mobilya işleri kötü… İnegöl’e gittik mobilya bakmaya… Odur budur baktık, dönüşte neredeyse ayrı minibüslerle Bursa’ya dönecektik. Benim mobilya rakamlarını karşılayabilecek bütçem falan yok. Daha doğrusu bütçem yok ki; içinden mobilya paraları karşılansın. Uyumlu benimki… Belki de ben onunkiyimdir, lafın gelişi bunlar. Mobilyaları bir katalogdan beğenip, mobilyacı arkadaşa yaptırma konusunda anlaştık.
Zaman geçti mobilyalar tamamlandı. Mobilyacı arkadaşımdı. Anamdan emdiğim sütü burnumdan getirdi. Yabancı biri olsaydı; ‘büyük ihtimalle düğünü ben, onunla yapardım’ diye düşünüyorum. Neyse götürdük kurduk eve... Çeyizler geldi yerleşti. O ruhsuz daire, dünyanın en güzel yuvası halini almıştı. Dairenin son durumundan sonra kendi kendime ‘Ulan, helal olsun sana be! Zorlukların adamı olarak bir zoru daha başardın, helal osun sana!’ dedim.
Sonraları dairenin sahibi bize bir ziyarette bulundu. Kırk yıl hatırı var diye birer kahve içelim dedik. Kahveden iki yudum aldıktan sonra ‘ben, kirayı düşük tutmuşum’ dedi, mal sahibi… Malın sahibi değil de malın malı sanki… İyi ki içki masasında falan değiliz yani… Yoksa rakı şişesinde balık yapacağım müdürü… Banka müdürüydü, zatı muhterem. Kiracı, ev sahibi ilişkimizin çok uzun sürmeyeceği o an belli olmuştu. Zaten uzun da sürmedi, sanırım bir-bir buçuk yılda terki diyar ettik Altıparmak’ı…
Hemen hemen her garip kuşun yuvası olan Yıldırım’a döndük.
Döndüm düğün mevzusuna… Düğünümüz oldu… Dönemi için değerlendirirsek muhteşemdi. Çırağan Sarayı’nda falan değildi, Yeşil’de Hünkâr Düğün Salonu’nda olmuştu. Kalabalıktı, hareketliydi.
Düğünün olacağı günün sabahında evde mobilyaların son eksiklerini tamamlıyorduk. Nikâh memuru ile sabah konuşup, akşam için bir program yapacağımızı unutmuşuz. Düğün öncesi nikâh memuru abimiz salonun önüne gelmiş, düğün sahibi olarak beni çağırtmış. Gittim tabi ki… Dedi; ‘sabah buluşacaktık, nasıl yapacağımızı konuşacaktık, gelmediniz, ben nikâhı kıymam’…
Haydi, buyur buradan yak.
Düğün salonuna gelmeden önce Uludağ Yolu’nda bir iki kadeh atmışız. Benim kafa bi’dünya… Kem küm yaptım. Abim oradaydı. Nikâh memuru abimize; ‘Geç lan içeriye’ diye bağırdı. ‘Geç içeriye, nikâh mı kıyacaksın, ne yapacaksan yap, defol git’ diye ekledi. Nikâh memuru abimiz, abimin komutlarına uyarak, bir nizam dâhilinde nizamiyeden girer gibi düğün salonuna girdi. Vakti geldi, nikâhımızı kıydı ve gitti.
Düğün bitti, biz balayı için eski garaja gittik, yakın arkadaşlarımız bizi yolcu ettiler. Tabi turizm şirketinde muhasebe müdürüyüz ya, tur operatörü arkadaşımız bize bir balayı turu ayarlamıştı. Arkadaşlarımızın el sallamalarına karşılık vererek Alanya’ya doğru yola çıktık. Sabaha karşıydı herhalde, hava daha aydınlanmamıştı. Otobüsün camından gördüğüm kadarıyla bir çiçek tarlasının içindeydik ama öyle böyle bir çiçek tarlası değil hani… Otobüsten indik, otelimize giriş yaptık. Giriş cennet, gelişme cennet, sonuç cennet…
Otel odasına kendimizi attık. Sehpa üzerinde bir buket çiçek, yanında şampanya ve iki kadeh… Bukette iş arkadaşlarımın notu, düğün tebriki…
Fakir büyüdük… Mali müşavirlik bürosunda çalışırken, Bursa’nın sayılı otellerinden birinin Mali Müşavirliğini yapıyoruz. Otelin muhasebesini denetlemek demeyeyim, öylesine bir ziyaret edip ufak tefek incelemek için Mali Müşavir abimiz görevlendirdi beni. Gittim, ufak tefek evrak incelemeleri yaptıktan sonra Otelin bilanço ve kar zarar cetvellerini istedim. Verdiler… Bir baktım; gözlerim yerinden fırlayacak. Konaklama gelirlerinde bir rakam var, rakam gelir tablosuna sığmış ama ben rakamı kendi yaşamış olduğum hayata sığdıramıyorum. Rakamlar inanılmaz büyük..
Bakkal defterine yazdırarak veresiye yaşamış bir aile bireyi olarak hayatı öğreniyorum…
Acente muhasebe müdürü olunca; fabrikatörlerin personelleri ya da aileleri uçak bileti almaya geliyorlar. Bir sana, bir bana, bir Hasan’a… Bir rakamlar çıkıyor, biz o rakamlarla kendimize yeni yeni hayatlar kurarız diye düşünüyorum.
Sekiz yaşında çay ocağında askıcı, on yaşında çerezcide süpürgeci, toz alıcı, on iki yaşında manavda satış elemanı, on dört yaşında kesekâğıdı imalatçısı, on altı yaşında bakkal, manav çırağı, on sekiz yaşında ön muhasebe elemanı, yirmi beş yaşında turizm acentesinde muhasebe müdürü…
Yani yavaş yavaş büyüyorum. Kolay olmuyor bu işler…
Başkalarının parası, başkalarının parası… Hiçbir zaman gözüm olmadı, başkalarının paralarında, mallarında, namuslarında, hayatlarında…
Şahsıma münhasır yaşıyorum. Abdal’ın tekiyim…
Devam edeceğim, hayatıma ve yazıma…
Şimdilik esen Kalın…
...
Yazarın tüm yazıları için tıklayınız