Dinden bahseden, din üzerinden insan ve para toplayan, dinî otorite ve nüfuz oluşturan yapıların eleştirilmesi neden çoğu zaman “dine saldırı” olarak görülüyor? Asıl tartışmamız gereken soru belki de budur.
Bir dinî yapıyı, bir şeyhi, hocayı veya cemaat önderini eleştirmek, doğrudan dine düşmanlık anlamına gelmez. Tam tersine, din adına konuşan insanların söylediklerini Kur’an, akıl, bilgi ve ahlaki sorumluluk ölçüleri içerisinde sorgulamak, inanan insan açısından son derece meşru bir tutumdur.
Çünkü din başka şeydir, insanların din hakkındaki yorumları başka şey.
Sorun tam da burada başlıyor. Bir insanın kişisel görüşü, yorumu veya bağlı bulunduğu gelenek zamanla “dinin kendisi” gibi sunulduğunda, ona yöneltilen her eleştiri de dine saldırıymış gibi gösteriliyor. Bir şahsın sözü sorgulanamaz hâle getiriliyor; kanaati adeta ilahî bir hüküm seviyesine çıkarılıyor.
Oysa hiçbir insan dinin kendisi değildir.
Hiçbir hoca, şeyh, cemaat önderi veya dinî otorite vahyin yerine geçemez. Hiçbir insanın sözü, sadece din adına söylendiği için mutlak doğru kabul edilemez. İnsanların inançlarını, paralarını, hayat tercihlerini ve toplumsal ilişkilerini etkileyen yapılar eleştiriden muaf tutulduğunda, ortaya sağlıklı bir dinî hayat değil, şahıs merkezli bir otorite çıkar.
Bu noktada Kur’an’ın uyarıları son derece dikkat çekicidir.
Bakara Suresi 174. ayette Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir bedel karşılığında satanlar ağır biçimde uyarılır. Tevbe Suresi 34. ayette ise insanların mallarını haksız yollarla yiyen ve Allah’ın yolundan alıkoyan dinî otoriteler eleştirilir.
Bu ayetlerin tarihsel bağlamı elbette önemlidir. Ancak ortaya koydukları temel uyarı da açıktır: Dinî otorite, insanların inançları ve malları üzerinde denetimsiz bir güç alanına dönüştürülemez. Din adına konuşmak, kişiye sınırsız bir dokunulmazlık sağlamaz.
Tam tersine, insanların inançlarını ve hayatlarını etkileyen kişilerin söyledikleri daha fazla sorgulanabilmelidir.
Eğer bir yapı kendisini eleştiren herkesi “düşman”, “fitneci”, “dinsiz” veya “dine saldıran” ilan ediyorsa, orada durup düşünmek gerekir. Çünkü hakikatin savunulmaya ihtiyacı olabilir ama hakikat adına konuşan insanın dokunulmazlığa ihtiyacı yoktur.
Bir şeyhin yanlışını söylemek şeyhe düşmanlık değildir.
Bir hocanın yorumunu sorgulamak dine saldırmak değildir.
Bir cemaatin uygulamasını eleştirmek İslam düşmanlığı değildir.
Bir dinî otoritenin para, makam ve nüfuz ilişkilerini tartışmaya açmak da din düşmanlığı olarak yaftalanamaz.
Elbette eleştirinin de bir sınırı vardır. Eleştiri hakarete, iftiraya ve kişilik saldırısına dönüşmemelidir. Bir düşünceyi eleştirmekle bir insanı aşağılamak aynı şey değildir. Ancak eleştiriyi susturmak için her itirazı “dine saldırı” olarak nitelendirmek de kabul edilemez.
Çünkü eleştiri, düşmanlık değildir.
Sorgulamak, inkâr etmek değildir.
Farklı düşünmek, imansızlık değildir.
“Hocam böyle söyledi”, “Şeyhim böyle buyurdu”, “Bizim gelenekte böyledir” anlayışı sorgulamanın önüne geçtiğinde, insanın kendi aklı ve vicdanı geri plana itilir. Oysa iman, düşünme ve sorumluluk duygusunu bir başkasına teslim etmek değildir.
Vahyin yerine şahsı, delilin yerine itaati, aklın yerine kör bağlılığı koyduğumuz anda dinî düşünce yozlaşmaya başlar.
İnsan kutsal değildir.
İnsan yanılabilir.
Yorum yanılabilir.
Gelenek yanılabilir.
Din adına konuşan kişi de hata yapabilir.
Bu gerçeği kabul etmek dine zarar vermez. Aksine, dini insanların hatalarından korur.
Çünkü bir şahsı eleştirmeyi dine saldırı olarak görürsek, farkında olmadan o şahsı dinin yerine koymuş oluruz. Bir kişinin sözünü sorgulanamaz hâle getirmek, aslında dini değil, kişiyi korumaktır.
İhtiyacımız olan şey ne körü körüne itaat ne de ölçüsüz düşmanlıktır.
İhtiyacımız olan; Kur’an’ı, aklı, bilgiyi, vicdanı ve ahlaki sorumluluğu merkeze alan sağlıklı bir eleştiri kültürüdür.
Din adına konuşan kişi de eleştirilebilir olmalıdır. Dinî kurumlar ve yapılar da sorgulanabilir olmalıdır. Gelenekler de tartışılabilir olmalıdır. Çünkü hiçbir insan ve hiçbir beşerî yorum, vahyin kendisi değildir.
Din eleştiriden korkmaz. Hakikat sorgulanmaktan korkmaz.
Korkulması gereken; insanların kendi yorumlarını dinin yerine koyması, kendi otoritelerini kutsallaştırması ve sorgulanamaz bir itaat düzeni oluşturmasıdır.
Çünkü dinin önüne insan geçtiğinde, artık din değil; insanın dini nasıl kullandığı konuşulmaya başlanır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
HÜSEYİN KOÇ
Din Eleştiriden Korkmaz, Şahıslar Sorgulanabilir
Dinden bahseden, din üzerinden insan ve para toplayan, dinî otorite ve nüfuz oluşturan yapıların eleştirilmesi neden çoğu zaman “dine saldırı” olarak görülüyor? Asıl tartışmamız gereken soru belki de budur.
Bir dinî yapıyı, bir şeyhi, hocayı veya cemaat önderini eleştirmek, doğrudan dine düşmanlık anlamına gelmez. Tam tersine, din adına konuşan insanların söylediklerini Kur’an, akıl, bilgi ve ahlaki sorumluluk ölçüleri içerisinde sorgulamak, inanan insan açısından son derece meşru bir tutumdur.
Çünkü din başka şeydir, insanların din hakkındaki yorumları başka şey.
Sorun tam da burada başlıyor. Bir insanın kişisel görüşü, yorumu veya bağlı bulunduğu gelenek zamanla “dinin kendisi” gibi sunulduğunda, ona yöneltilen her eleştiri de dine saldırıymış gibi gösteriliyor. Bir şahsın sözü sorgulanamaz hâle getiriliyor; kanaati adeta ilahî bir hüküm seviyesine çıkarılıyor.
Oysa hiçbir insan dinin kendisi değildir.
Hiçbir hoca, şeyh, cemaat önderi veya dinî otorite vahyin yerine geçemez. Hiçbir insanın sözü, sadece din adına söylendiği için mutlak doğru kabul edilemez. İnsanların inançlarını, paralarını, hayat tercihlerini ve toplumsal ilişkilerini etkileyen yapılar eleştiriden muaf tutulduğunda, ortaya sağlıklı bir dinî hayat değil, şahıs merkezli bir otorite çıkar.
Bu noktada Kur’an’ın uyarıları son derece dikkat çekicidir.
Bakara Suresi 174. ayette Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir bedel karşılığında satanlar ağır biçimde uyarılır. Tevbe Suresi 34. ayette ise insanların mallarını haksız yollarla yiyen ve Allah’ın yolundan alıkoyan dinî otoriteler eleştirilir.
Bu ayetlerin tarihsel bağlamı elbette önemlidir. Ancak ortaya koydukları temel uyarı da açıktır: Dinî otorite, insanların inançları ve malları üzerinde denetimsiz bir güç alanına dönüştürülemez. Din adına konuşmak, kişiye sınırsız bir dokunulmazlık sağlamaz.
Tam tersine, insanların inançlarını ve hayatlarını etkileyen kişilerin söyledikleri daha fazla sorgulanabilmelidir.
Eğer bir yapı kendisini eleştiren herkesi “düşman”, “fitneci”, “dinsiz” veya “dine saldıran” ilan ediyorsa, orada durup düşünmek gerekir. Çünkü hakikatin savunulmaya ihtiyacı olabilir ama hakikat adına konuşan insanın dokunulmazlığa ihtiyacı yoktur.
Bir şeyhin yanlışını söylemek şeyhe düşmanlık değildir.
Bir hocanın yorumunu sorgulamak dine saldırmak değildir.
Bir cemaatin uygulamasını eleştirmek İslam düşmanlığı değildir.
Bir dinî otoritenin para, makam ve nüfuz ilişkilerini tartışmaya açmak da din düşmanlığı olarak yaftalanamaz.
Elbette eleştirinin de bir sınırı vardır. Eleştiri hakarete, iftiraya ve kişilik saldırısına dönüşmemelidir. Bir düşünceyi eleştirmekle bir insanı aşağılamak aynı şey değildir. Ancak eleştiriyi susturmak için her itirazı “dine saldırı” olarak nitelendirmek de kabul edilemez.
Çünkü eleştiri, düşmanlık değildir.
Sorgulamak, inkâr etmek değildir.
Farklı düşünmek, imansızlık değildir.
“Hocam böyle söyledi”, “Şeyhim böyle buyurdu”, “Bizim gelenekte böyledir” anlayışı sorgulamanın önüne geçtiğinde, insanın kendi aklı ve vicdanı geri plana itilir. Oysa iman, düşünme ve sorumluluk duygusunu bir başkasına teslim etmek değildir.
Vahyin yerine şahsı, delilin yerine itaati, aklın yerine kör bağlılığı koyduğumuz anda dinî düşünce yozlaşmaya başlar.
İnsan kutsal değildir.
İnsan yanılabilir.
Yorum yanılabilir.
Gelenek yanılabilir.
Din adına konuşan kişi de hata yapabilir.
Bu gerçeği kabul etmek dine zarar vermez. Aksine, dini insanların hatalarından korur.
Çünkü bir şahsı eleştirmeyi dine saldırı olarak görürsek, farkında olmadan o şahsı dinin yerine koymuş oluruz. Bir kişinin sözünü sorgulanamaz hâle getirmek, aslında dini değil, kişiyi korumaktır.
İhtiyacımız olan şey ne körü körüne itaat ne de ölçüsüz düşmanlıktır.
İhtiyacımız olan; Kur’an’ı, aklı, bilgiyi, vicdanı ve ahlaki sorumluluğu merkeze alan sağlıklı bir eleştiri kültürüdür.
Din adına konuşan kişi de eleştirilebilir olmalıdır. Dinî kurumlar ve yapılar da sorgulanabilir olmalıdır. Gelenekler de tartışılabilir olmalıdır. Çünkü hiçbir insan ve hiçbir beşerî yorum, vahyin kendisi değildir.
Din eleştiriden korkmaz. Hakikat sorgulanmaktan korkmaz.
Korkulması gereken; insanların kendi yorumlarını dinin yerine koyması, kendi otoritelerini kutsallaştırması ve sorgulanamaz bir itaat düzeni oluşturmasıdır.
Çünkü dinin önüne insan geçtiğinde, artık din değil; insanın dini nasıl kullandığı konuşulmaya başlanır.
Tüm dost ve arkadaşlara selam.