Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Ben barış değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben oğulla babasının, kızla annesinin, gelinle kaynanasının arasına ayrılık sokmaya geldim. İnsanın düşmanları kendi ev halkı olacaktır. /
Matta İncili’nden
İsrailoğullarına vermekte olduğum Kenan diyarını çaşıtlasınlar diye adamlar gönder; her biri sıptları arasında reis olarak, her atalar sıptı[ii] için bir adam göndereceksiniz.
Kitab-ı Mukaddes, Sayılar Kitabı’ndan
.
Barış sözcüğü, kültürel arka planını sergilediğimiz Büyük Güçler marifetiyle, hoş kokular yayan geniş ifade gücü sayesinde, dünyanın hâlihazır statükosunu kabule mecbur bırakmak amacıyla politika arenasında ortama sürülen en değerli manipülasyon aracına dönüştürülmüştür. Bir başka deyişle, günümüzde statükoyu “kadife eldiven içindeki balyoz” biçiminde sunmak için kullanılan en değerli araçtır. Öte yandan, Büyük Güçler, bu sözcüğü haklı talepleri geri püskürtmek için kullanmayı sürdürmekle beraber, sözcüğün aldatma gücüne fazla bel bağlamış değildir.
Büyük Güçler, savaşı, sağladığı faydadan çok, kendilerine büyük zararlara yol açtığını düşündükleri için, yaşanan tecrübeler dolayısıyla terk etmişlerdir. Ancak yeryüzündeki bütün insanları barışın nimetlerinden faydalanmaya layık görmüş değillerdir. Clausewitz’vari yeni yöntemler geliştirerek savaşı kendi bölgelerinden uzağa taşımışlar, yeryüzünde düzensizliği körükleyerek kendi çevrelerindeki düzeni beslemeyi ve geliştirmeyi sürdürmüşlerdir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, bu işi organize etmek üzere gizli örgütler kurmuşlar, zaten mevcut olanları yeniden yapılandırmışlar, istihbaratı bütün sivil alanlara yaymışlar, dünyanın geri kalan bölgelerinde ortaya çıkan kalkınma iştahını yönlendirmek ve kendi endüstrilerinin arkasına yük vagonu gibi bağlamak için bilim insanlarını bile kullanmışlar ve halen de eskisinden daha sistematik bir biçimde kullanmaktadırlar.
Büyük Güçler, daha önce savaş yoluyla elde etmek istedikleri sonuçları, savaşmadan sağlamak üzere üç kavram ortaya atarak, bunların ışığında yeniden örgütlenmeye gitmişlerdir. Bu kavramların birincisi, kontrollü bunalım stratejisi; ikincisi, provokatif (kışkırtıcı) ajanlık; üçüncüsü ise, etki ajanlığıdır. Bu işler için kurulan örgütlerin başlıcaları şunlardır: İngiltere’de Mİ-6, ABD’de CİA, İsrail’de MOSSAD, Sovyetler Birliği’nde KGB, Fransa’ da SDECE, Çin’de Çin Gizli Servisi, İran’da SAVAK.
Tarihin en eski casusluk teşkilatı İsrailoğulları tarafından kurulmuş olanıdır. Tevrat’ta bile yer alması dolayısıyla, İsrailoğulları arasında, casusluk en saygın mesleklerin başında geliyordu. Hititlerin de bir casusluk şebekesi olduğu bazı tabletlerde yer alan raporlardan anlaşılmaktadır (MÖ 15. yüzyıl). Herhalde tarih boyunca kurulmuş bütün devletlerin az çok bir casusluk örgütü vardı. Nitekim yakın tarihlerde bugünkü Suriye topraklarında bulunan Mari kenti harabelerinde casusların gönderdiği raporların gizlendiği bir arşiv bulunmuştur. Anlaşıldığına göre Mezopotamya’da kurulu bulunan birçok kent devletinin her birinin casusluk örgütü vardı. Ne var ki bütün bunlar tekil örneklerdir. Casusluğa sistematik olarak kutsama derecesinde önem veren kavim İsrailoğullarıdır. Onların dışında casusluk işine en fazla önem veren Çinliler olmuştur. İngilizler, 16. yüzyılın başlarında, Kraliçe 1. Elizabeth zamanında ilk casusluk şebekesini kurmuşlardır. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde en tecrübeli ve yaygın istihbarat örgütü İngilizlerin Mİ-6 örgütü idi. ABD’de ilk örgütlü istihbarat, 1942’de kurulan OSS adı verilen bir örgüttü. Bundan öncesinde, ABD yönetimi, istihbarat işinin diktatörlük rejimlerinin işi olduğunu söyler ve örgütlü istihbarat şebekeleri olmadığı için övünürlerdi. (Gerçekte misyonerlerin ve arkeologların ağır bastığı bir örgütleri vardı.)
OSS, İkinci Dünya Savaşı’nda hiçbir başarı elde edemedi. Birçok yerde komik durumlara da düştü. Yönetim, durumun farkındaydı ve bu yüzden savaş biter bitmez örgütü ortadan kaldırdı. Onun yerine İngilizlerin desteğinde ve eğitmenliğinde CİA’yi kurdular (1947). CİA’nin Yahudilerin de geniş desteğini aldığını düşünmek gerekir. İsrail devleti henüz kurulmazdan önce dört ayrı dalda faaliyet gösteren dört ayrı istihbarat örgütüne sahipti. Bu dört örgüt, hep birlikte beşinci bir örgüt olarak MOSSAD’ı kurdular ve kendileri iyice perde arkasına çekildi (1951). Sektördeki gelişmeleri izleyen Sovyetler Birliği, Bolşevik İhtilali’nden beri var olan örgütünü günün şartlarına göre yeniden düzenleyerek KGB’yi kurdu (1954). Daha sonra, CİA ve MOSSAD’ın ortak çalışması ile İran şahının finanse ettiği SAVAK kuruldu (1956). Soğuk Savaş döneminde yeryüzünü işte bu örgütler yönlendirdi. Bunun yanında, söz konusu örgütlere eşlik eden birçok yan kuruluşun, kulüp, vakıf ve derneğin de ortaya çıktığını ve dünya çapında işbirlikçi tedarikinde kullanıldığını da eklemek gerekir. Bu gibi konuları Kurtla Yiyip Çobanla Ağlaşanlar adlı kitabımızda bir nebze inceledik.
Birçok insan bu örgütler tarafından doğrudan ya da yan kuruluşlar aracılığı ile eğitildi, kışkırtıcı ajan, casus ya da etki ajanı olarak (özellikle medya ortamında) Soğuk Savaş boyunca görev yaptı. Özellikle ABD önderliğinde, bu örgütlere geniş teknolojik destek sağlandı. Dünya uyuşturucu piyasasının (İran şahının oynadığı rol dolayısıyla), resmî olmayan silah piyasasının, kara para piyasasının bu örgütlerin gölgesinde semirdiğini de kabul etmek gerekir. Yine bu örgütlerin çabasıyla kendisini bağımsız sanan (ya da öyle tanıtan) birçok yeraltı örgütü ortaya çıktı. Yeraltı dünyasında cereyan eden olayların merkezindeki gelişmelerden habersiz kalan bazı zengin ülkeler de çeşitli ülkelerden kendilerine kaçan kişileri koruma altına alarak istihbarat dünyasının sırlarına kolay yoldan kavuşmaya çalıştılar.
Büyük Güçlerin bir diğer hedefi, geri kalmış ülkelerde ortaya çıkan kalkınma iştahını değerlendirmek, onları rakip ülkelere kaptırmadan kendi çıkarlarına göre yönlendirmekti. Bu iş için üniversiteleri bile kullandılar. Uzman kisvesi altında bu ülkelere gönderdikleri insanlarla birçok ülkenin kalkınma önceliklerini belirleme inisiyatifini ele geçirdiler. Büyük Güçlerin diğer bir hedefi de, dünya kamuoyunu manipüle etmekti. Bunun için de dünyanın bütün ülkelerinde basına sızmak gerekiyordu. Etki ajanlarının en önemli işleri buralarda cereyan etti. İçinde gerçeklik kırıntıları olan düzmece haberlerle kamuoyları yönlendirildi. (Büyük gazetecilik başarısı olarak sunulan haberlerin önemli bir bölümü bu türdendir.) Bütün bu örgütler, Soğuk Savaş hiç bitmeyecekmiş gibi gayretkeş bir tutum içindeydiler. Hiçbir ahlak yasasını hiçbir zaman tanımadılar. Akla hayale gelmedik ne kadar insanlık suçu varsa hepsini işlediler. Bütün bu etkinliklerin, ortada adı dolaşan gizli örgütlerin hepsi tarafından ayrı ayrı yürütüldüğünü düşünecek olursak, sürdürülen gizli savaşın yol açtığı, kültürel, toplumsal, siyasî, ahlaki, askerî ve ekonomik kirliliğin boyutlarını da kestirmek mümkün olur. Nitekim bir süre sonra bu örgütlerin işlerini taşeron olarak üstlenen yan kuruluşlar ortaya çıktı. Dünyanın her yanındaki etnik sorunların üzerine gidildi, yetersiz etnik sorunlar kaşındı, tırmandırıldı ve etkin yarar sağlayacak biçimlere sokuldu. Siyaseti etnisite kavramları üzerine oturtmuş olan siyasi partiler geniş desteğe mazhar oldular.
Sonra, birdenbire iki kutuplu sistem çöktü. Geniş imkânlara kavuşturulmuş, devasa yeraltı örgütleri yeni şartlar karşısında rolsüz kaldılar. Taşeronlar, varlığını sürdürmek için önlerine yeni hedefler koydu. Yeraltı faaliyetlerinde amaçlar çeşitlendi. Hatta birçok yerde kendi yetiştirmeleri kendilerine karşı vaziyet aldılar. Büyük Güçlerin, kendi imalatları olan mekanik ve elektronik donanımlı ejderha, denetimleri dışına çıktı. Büyük Güçlerin kontrollü bunalım stratejisi, yeryüzünün istikrarına karşı en büyük engel haline geldi.
Bunalımın denetimi Büyük Güçlerin elinden kaçtı. Yirminci yüzyıldan denetim dışına taşmış seri bunalımlar sağanağı altında çıktık. Yeni şartlara resmiyet kazandıran 11 Eylül 2001’de New York’a yapılan intihar saldırısı oldu. Cafcaflı söylemlere rağmen yeryüzüne barış gelmedi. Dünyanın hemen her yerine mikronize edilmiş savaş dönemini yaşadık. İnisiyatif her zaman Büyük Güçlerin elinde oldu. Pek çok yerde birbirleriyle rekabet de etmediler. İşbirliği içerisinde ortak çalışmak zorunda kaldılar.
Günümüzde birçok terör örgütünün adı her gün televizyon ekranlarında kanlı canlı katliam görüntüleriyle birlikte anılıyor. El-Kaide, yakın zamanlara kadar adı en çok duyulan terör örgütü idi. Son zamanlarda (2016) İŞİD ya da diğer adıyla DAEŞ öne çıktı. Bako-haram ve Hizbullah da adı çok duyulan örgütler. Batı dünyası ve Rusya, bu örgütlerin hepsini terör örgütü olarak niteliyor ama bunların ikmalini kimlerin yaptığı sorusuna cevap aramaya hiçbiri yanaşmıyor.
Yunanlı bir karikatüristin konuyla ilgili karikatürü
Türkiye, PKK’nın ve YPG’nin ikmalinin kimler tarafından yapıldığına dair birçok kanıt ortaya çıkardı. Ancak Batı medyası bu konudaki haberlere yer vermiyor. Terörle mücadele bahanesiyle, dünyanın stratejik noktalarında kendilerine göre yeni siyasi yapılar ortaya çıkartıyorlar. Bugün herkes Batı dünyasının, dünyanın geri kalanını 2 bin parçaya bölmek hesabı içinde olduğunu biliyor. Terör örgütleri, bu planı aklamak için onlara, başka türlü elde edilemeyecek büyük fırsatlar sunuyor. Adı geçen terör örgütlerinden hiçbiri haklarını koruduğunu iddia ettikleri insanların lehine bir sonuç ortaya koyamadı. Buna rağmen, terör yöntemlerini sorgulamaktan kaçınıyorlar.
Terörün sadece Batı dünyasının işine yaradığı gün gibi ortada. Nitekim terörü bitirmek adına olduğu söylenen etkinliklerin hiçbiri terörü azdırmaktan başka bir işe yaramadı.
_________________________________
[i] İncil, Çağdaş Türkçe Çevirisi, Müjde Yayıncılık, sayfa 26
[ii] Sıpt: torun anlamında kullanılmıştır.
[iii] Kitabı Mukaddes, Kitabı Mukaddes Şirketi, Sayılar Kitabı, Bab 13, s. 152
[iv] Üniversiteler, Amerikan İmparatorluğu, Kızılelma Yayınları, 2000;