İnsanın yaratılma gayesi,“Ancak Allah’a kulluk yapmak”olduğundan, kulluk özelliği içeren insan bu özelliğiyle kulluğunu farklı yönlere yöneltebilir. Paranın, malın, makamın, şan ve şöhretin, nefsinin kulu olabilir. Hac ibadeti, başından sonuna kadar ve devamında “Hacı” olarak yaşamak denilen, kulluğun sürekliliği için yapılması gerekenlerin hem rehberi hem de ibadete bürünmüş hâlidir.
Daha önceki “Şeriat” yazımızda şeriatın, “Allah’ın insandan istediği şekilde haram ve yasaklara dikkat edip, Allah’a öncelik vererek yaşamasıdır” demiştik. İnsan, yaşam içinde meyledişinden, nefsine uymuş olmasından dolayı, anlık çıkarları için şeriata aykırı seçimler sonucunda insanlığa ve imana uygun olmayan eylem ve söylem içinde olabilir. Yaşantısını şeriata aykırı bir şekilde kurabilir. Bu durum, insanın dünyaya ve nefsine kulluk yapması durumudur. İşte insan, Allah’ın kulluğuna yönelmeyi istediğinde, nefs-i emmare kaynaklı yaşamın oluşturduğu hayatından, ortamlardan, arkadaşlıklardan, alışkanlıklardan, doğru ve yanlış, güzel ve çirkin yorumlarından, bilgisinden, kısaca “Ben” dediği benliğini oluşturan her şeyden uzaklaşır ve tövbe eder.
Mîkât, hac veya umre yapmak üzere Mekke’ye giden Müslümanların, ihrama girmeden geçmelerinin uygun olmadığı, ihrama girilen yerdir. İhram ise sözlükte haram kılmak ve mahrum etmek demektir. İbadet süresince normalde helal olan bazı davranışların ve süslerin yasak hâle gelmesini ifade ederken, halk arasında erkeklerin giydiği dikişsiz, iki parçadan (rida ve izar) oluşan beyaz örtü olarak bilinir. Kadınlar ise kendi normal kıyafetleriyle ihrama girerler. Mîkât ve ihram kavramlarının idrakteki karşılığına baktığımızda, Mîkât, Allah’a kulluğun yaşandığı hayatın sınırı iken, ihram Allah’a kulluk içinde şeriatın uygulandığı anlayıştır. İnsan, nasıl ki “Hacı” olmak için kendi bölgesinden çıkıp Mîkât denilen bölgeye geliyor, geldiğinde de gelirken giydiği kıyafetleri çıkarıp “İhram” giyiyorsa, bedensel olan aynı şeyin idrakî yönü de geçerlidir. Evinde oturmaya devam eden insan nasıl “Hacı” olamıyorsa, yaşamı hâlâ nefsaniyet içinde, nefs-i emmaresine kulluk üzerine devam eden insan da Allah’a kul olmaz. Nasıl ki Mîkât bölgesine gelmek yetmiyor, soyunup ihrama girmek gerekiyorsa, nefsânî yaşamın terkiyle Allah’a kulluğun yaşandığı yere gelmek de tek başına yeterli değildir. Çünkü insanın sadece bulunduğu yeri değil, o yere hangi anlayışla geldiğini de değiştirmesi gerekir. İşte burada ihramın idrakî anlamı ortaya çıkar.
İhrama girmek, yalnızca bedene yeni bir kıyafet geçirmek değildir. İnsanın nefsânî yaşamın oluşturduğu anlayıştan; doğru ve yanlış tanımlarından, güzel ve çirkin yorumlarından, alışkanlıklarından ve “Ben” dediği benliğinden soyunmasıdır. Bunun yerine Allah’ın isteğine öncelik veren, hayatını O’nun belirlediği ölçüler içerisinde yaşamayı kabul eden bir anlayışa girmesidir. Bu yönüyle,
Mîkât bir sınır, ihram ise o sınırı geçiş hâlidir. Mîkât’a gelmek yöneliş, ihrama girmek ise teslimiyettir.
Allah’ın kulu yani “Hacı” olmak isteyen insan, şeriata aykırı ama nefs-i emmarenin oluşturup istediği yaşam tarzını terk edecek. Nefsin sevdiklerinden uzaklaşıp Allah’ın sevdiği yerlere gidecek. Nefsin isteklerinin değil, Allah’ın isteklerinin önemli ve değerli olduğu yerde bulunacak. Tüm yaşamını şeriata göre yeniden kuracak; eski müşrik anlayışından geçip yeni, şeriat temelli tevhit anlayışını oluşturacak. Çünkü hac, yalnızca belirli günlerde belirli yerlerde bulunmak değil;
İnsanın kime kul olduğunu fark etmesi ve bu kulluğu hayatının tamamına taşımasıdır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ÖZKAN GÜNAL
Hac?
1. İhrama Girmek (Mîkât ve Niyet)
İnsanın yaratılma gayesi, “Ancak Allah’a kulluk yapmak” olduğundan, kulluk özelliği içeren insan bu özelliğiyle kulluğunu farklı yönlere yöneltebilir. Paranın, malın, makamın, şan ve şöhretin, nefsinin kulu olabilir. Hac ibadeti, başından sonuna kadar ve devamında “Hacı” olarak yaşamak denilen, kulluğun sürekliliği için yapılması gerekenlerin hem rehberi hem de ibadete bürünmüş hâlidir.
Daha önceki “Şeriat” yazımızda şeriatın, “Allah’ın insandan istediği şekilde haram ve yasaklara dikkat edip, Allah’a öncelik vererek yaşamasıdır” demiştik. İnsan, yaşam içinde meyledişinden, nefsine uymuş olmasından dolayı, anlık çıkarları için şeriata aykırı seçimler sonucunda insanlığa ve imana uygun olmayan eylem ve söylem içinde olabilir. Yaşantısını şeriata aykırı bir şekilde kurabilir. Bu durum, insanın dünyaya ve nefsine kulluk yapması durumudur. İşte insan, Allah’ın kulluğuna yönelmeyi istediğinde, nefs-i emmare kaynaklı yaşamın oluşturduğu hayatından, ortamlardan, arkadaşlıklardan, alışkanlıklardan, doğru ve yanlış, güzel ve çirkin yorumlarından, bilgisinden, kısaca “Ben” dediği benliğini oluşturan her şeyden uzaklaşır ve tövbe eder.
Mîkât, hac veya umre yapmak üzere Mekke’ye giden Müslümanların, ihrama girmeden geçmelerinin uygun olmadığı, ihrama girilen yerdir. İhram ise sözlükte haram kılmak ve mahrum etmek demektir. İbadet süresince normalde helal olan bazı davranışların ve süslerin yasak hâle gelmesini ifade ederken, halk arasında erkeklerin giydiği dikişsiz, iki parçadan (rida ve izar) oluşan beyaz örtü olarak bilinir. Kadınlar ise kendi normal kıyafetleriyle ihrama girerler. Mîkât ve ihram kavramlarının idrakteki karşılığına baktığımızda, Mîkât, Allah’a kulluğun yaşandığı hayatın sınırı iken, ihram Allah’a kulluk içinde şeriatın uygulandığı anlayıştır. İnsan, nasıl ki “Hacı” olmak için kendi bölgesinden çıkıp Mîkât denilen bölgeye geliyor, geldiğinde de gelirken giydiği kıyafetleri çıkarıp “İhram” giyiyorsa, bedensel olan aynı şeyin idrakî yönü de geçerlidir. Evinde oturmaya devam eden insan nasıl “Hacı” olamıyorsa, yaşamı hâlâ nefsaniyet içinde, nefs-i emmaresine kulluk üzerine devam eden insan da Allah’a kul olmaz. Nasıl ki Mîkât bölgesine gelmek yetmiyor, soyunup ihrama girmek gerekiyorsa, nefsânî yaşamın terkiyle Allah’a kulluğun yaşandığı yere gelmek de tek başına yeterli değildir. Çünkü insanın sadece bulunduğu yeri değil, o yere hangi anlayışla geldiğini de değiştirmesi gerekir. İşte burada ihramın idrakî anlamı ortaya çıkar.
İhrama girmek, yalnızca bedene yeni bir kıyafet geçirmek değildir. İnsanın nefsânî yaşamın oluşturduğu anlayıştan; doğru ve yanlış tanımlarından, güzel ve çirkin yorumlarından, alışkanlıklarından ve “Ben” dediği benliğinden soyunmasıdır. Bunun yerine Allah’ın isteğine öncelik veren, hayatını O’nun belirlediği ölçüler içerisinde yaşamayı kabul eden bir anlayışa girmesidir. Bu yönüyle,
Mîkât bir sınır, ihram ise o sınırı geçiş hâlidir. Mîkât’a gelmek yöneliş, ihrama girmek ise teslimiyettir.
Allah’ın kulu yani “Hacı” olmak isteyen insan, şeriata aykırı ama nefs-i emmarenin oluşturup istediği yaşam tarzını terk edecek. Nefsin sevdiklerinden uzaklaşıp Allah’ın sevdiği yerlere gidecek. Nefsin isteklerinin değil, Allah’ın isteklerinin önemli ve değerli olduğu yerde bulunacak. Tüm yaşamını şeriata göre yeniden kuracak; eski müşrik anlayışından geçip yeni, şeriat temelli tevhit anlayışını oluşturacak. Çünkü hac, yalnızca belirli günlerde belirli yerlerde bulunmak değil;
İnsanın kime kul olduğunu fark etmesi ve bu kulluğu hayatının tamamına taşımasıdır.