Bizim çocukluğumuzda, büyüklerimiz saka kuşu yakalamak için kapanlar kurarlardı.
İmkânı elverenler, balık ağından yapılmış hazır kapanlar kullanırdı.
İmkânı kısıtlı olanlar ise soğan çuvalını kesip biçerek kendi kapanlarını yapardı.
Kapanın içine biraz yem koyarlar, bolca sabırla beklerlerdi...
Kuş, önündeki birkaç dane için özgürlüğünü fark etmeden teslim ederdi. Kapanı gördüğünde ise iş işten geçmiş olurdu.
Yıllar geçti.
Büyüdük...
Soğan çuvalından kapanlar değişmedi.
Sadece şekilleri değişti.
Etrafıma bakıyorum da medeniyetleri yıkanın yalnızca savaşlar olmadığını daha iyi anlıyorum. Asıl yıkımın, makam uğruna karakterini satmaya razı olan insanların çoğaldığı gün başladığına ise bugünlerde adeta tanıklık ediyorum...
Her yerdeler...
İktidarda da varlar.
Muhalefette de...
Ve hatta muhalefete muhalefette de...
En acısı da şu:
Hiç kimse kendine,
"Bu gerçekten benim hakkım mı?" diye sormuyor.
Bu soruyu soranlara ise kızılıyor.
Küsülüyor.
Ve bu kişiler ortamdan dışlanıyor.
Çünkü vicdan, çıkarın önüne geçtiği anda birçok hesabı bozuyor.
Tembellik...
Miskinlik...
Cehalet...
Kurnazlık...
Bunlar yalnızca insanı çürütmüyor.
Toplumun omurgasını da çürütüyor.
"At hırsızı" dediğimiz insanlar artık at çalmıyorlar.
Geleceğimizi çalıyorlar.
Ne yazık ki bugün hâlâ ortadalar...
Hatta en öndeler.
Ve ne acıdır ki hâlâ alkışlanabiliyorlar.
Milletin önüne seçenek diye konulanların önemli bir kısmı, pazarcının tezgâhın arkasından uzattığı çürük meyveleri andırıyor.
"Seçme hakkınız var." deniliyor.
Ama seçebileceğiniz şeyler çoktan sizin yerinize seçilmiş oluyor.
Toplumun büyük çoğunluğunun gelirleri azaltılıyor.
Giderleri artırılıyor.
Vergileri nefes aldırmayacak noktaya getiriliyor.
İnsanlar düşünemez hâle geliyor.
Çünkü geçim derdi, düşünmenin en büyük düşmanıdır.
İktidar bunu yaparken, muhalefet de çoğu zaman başka bir şey yapmıyor.
Çocukluğumdaki o soğan çuvalından kapanı yeniden kuruyor.
Adına "umut" diyor.
Adına "değişim" diyor.
Ama bazen o umut da bir kapan oluyor.
Kuş, bu kez başka bir yeme doğru uçuyor.
Özgürlüğe değil...
Yeni bir tuzağa.
İşte beni asıl düşündüren bu..
Dost kim?
Düşman kim?
Kim gerçekten millet için yürüyor, kim yalnızca makam için?
Benim çok sinirli biri olduğumu söylüyorlar.
Hayır, hayır...
Ben, kesinlikle sinirli değilim.
Sadece sınırlıyım.
Kendi menfaati için siyaset yapan herkesle arama bir sınır koyuyorum.
'Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim' diyen ustaya saygıyla…
Benim arkadaşlarım ve hatta dostlarım, bu ülke için çocukluğunu, gençliğini, ömrünü veren insanlardır.
Onlar ki; bu toprakların öz evlatlarıdır.
Onların yalnız bırakılmasına razı olamıyorum.
Belki de en ağır cümlem bu yüzden şudur:
Vatanseverleri yalnız bırakan toplumlar, günün birinde kendileri de yalnız kalırlar.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İSMAİL TEKİN
Soğan Çuvalından Kapan…
Bizim çocukluğumuzda, büyüklerimiz saka kuşu yakalamak için kapanlar kurarlardı.
İmkânı elverenler, balık ağından yapılmış hazır kapanlar kullanırdı.
İmkânı kısıtlı olanlar ise soğan çuvalını kesip biçerek kendi kapanlarını yapardı.
Kapanın içine biraz yem koyarlar, bolca sabırla beklerlerdi...
Kuş, önündeki birkaç dane için özgürlüğünü fark etmeden teslim ederdi. Kapanı gördüğünde ise iş işten geçmiş olurdu.
Yıllar geçti.
Büyüdük...
Soğan çuvalından kapanlar değişmedi.
Sadece şekilleri değişti.
Etrafıma bakıyorum da medeniyetleri yıkanın yalnızca savaşlar olmadığını daha iyi anlıyorum. Asıl yıkımın, makam uğruna karakterini satmaya razı olan insanların çoğaldığı gün başladığına ise bugünlerde adeta tanıklık ediyorum...
Her yerdeler...
İktidarda da varlar.
Muhalefette de...
Ve hatta muhalefete muhalefette de...
En acısı da şu:
Hiç kimse kendine,
"Bu gerçekten benim hakkım mı?" diye sormuyor.
Bu soruyu soranlara ise kızılıyor.
Küsülüyor.
Ve bu kişiler ortamdan dışlanıyor.
Çünkü vicdan, çıkarın önüne geçtiği anda birçok hesabı bozuyor.
Tembellik...
Miskinlik...
Cehalet...
Kurnazlık...
Bunlar yalnızca insanı çürütmüyor.
Toplumun omurgasını da çürütüyor.
"At hırsızı" dediğimiz insanlar artık at çalmıyorlar.
Geleceğimizi çalıyorlar.
Ne yazık ki bugün hâlâ ortadalar...
Hatta en öndeler.
Ve ne acıdır ki hâlâ alkışlanabiliyorlar.
"Seçme hakkınız var." deniliyor.
Ama seçebileceğiniz şeyler çoktan sizin yerinize seçilmiş oluyor.
Toplumun büyük çoğunluğunun gelirleri azaltılıyor.
Giderleri artırılıyor.
Vergileri nefes aldırmayacak noktaya getiriliyor.
İnsanlar düşünemez hâle geliyor.
Çünkü geçim derdi, düşünmenin en büyük düşmanıdır.
İktidar bunu yaparken, muhalefet de çoğu zaman başka bir şey yapmıyor.
Çocukluğumdaki o soğan çuvalından kapanı yeniden kuruyor.
Adına "umut" diyor.
Adına "değişim" diyor.
Ama bazen o umut da bir kapan oluyor.
Kuş, bu kez başka bir yeme doğru uçuyor.
Özgürlüğe değil...
Yeni bir tuzağa.
İşte beni asıl düşündüren bu..
Dost kim?
Düşman kim?
Kim gerçekten millet için yürüyor, kim yalnızca makam için?
Benim çok sinirli biri olduğumu söylüyorlar.
Hayır, hayır...
Ben, kesinlikle sinirli değilim.
Sadece sınırlıyım.
Kendi menfaati için siyaset yapan herkesle arama bir sınır koyuyorum.
'Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim' diyen ustaya saygıyla…
Benim arkadaşlarım ve hatta dostlarım, bu ülke için çocukluğunu, gençliğini, ömrünü veren insanlardır.
Onlar ki; bu toprakların öz evlatlarıdır.
Onların yalnız bırakılmasına razı olamıyorum.
Belki de en ağır cümlem bu yüzden şudur:
Vatanseverleri yalnız bırakan toplumlar, günün birinde kendileri de yalnız kalırlar.
Medeniyetler bir günde yıkılmaz.
Önce karakter aşınır.
Sonra vicdan susar.
En sonunda da herkes,
"Bunda benim hiç payım yok." demeye başlar.
Sonra da birbirine düşer.
İşte asıl çöküş de tam o anda başlar..