Camiler çoğaldı. Her yer İmam Hatip okulları ve Kur'an kurslarıyla doldu. Tarikat ve cemaatler tarihte olmadığı kadar etkin! Dini söylemler hayatın her alanını kuşattı. Daha iyi Müslüman olduğumuzu zannettik.
Peki, gerçekten öyle mi?
Kendini adeta dinin sahibi görenler, ekranların vazgeçilmezi keramet ve menkıbe masalcıları, nefret söylemiyle kutuplaşmayı artıran anlayışlar yaygınlaştı. "Başörtülü hırsızımız yoktu, bunu da gördük."
Dini sembolleri ahlaki dokunulmazlık zırhına dönüştürenler çıktı. Dine hizmeti kasasını doldurmanın aracı yapanlar, özel jetle umreye gidip Kabe'de çektiği fotoğrafı şaibeli kazancına kalkan edenler türedi. Yakalanınca da "şeytana uyduk" deyip sıyrılmaya çalışanlar... İşte ekranlardan eksik olmayan şekil Müslümanlığının tablosu tam da budur. Öte yanda şatafat, savurganlık, soygun ve yolsuzluk kutsallık ambalajıyla sunuluyor.
Toplum daha mı huzurlu şimdi? İnsanımız daha mı dürüst, daha mı adil, daha mı merhametli? Şekil, özün yerini tutmaz; dini kurumların ve sembollerin çoğaltılması ahlaki olgunluğun arttığını göstermez.
Elbette yozlaşma sadece dindar çevrelere özgü değil. Seküler kesimin yönetici kademelerinde de yolsuzluk, hırsızlık ve çıkar ilişkileri almış başını gidiyor. Ahlaki çürüme dinli-dinsiz ayrımı gözetmeden yayılıyor. Fakat "onlar da yapıyor" demek yanlışı masum hale getirmez. Başkasının kötülüğü bizim yanlışımıza mazeret olamaz. Kötülükte eşitlenmek İslam ahlakı değildir; Müslüman, duruşunu başkalarının yanlışına göre değil, hakkın ve adaletin ilkelerine göre belirler.
Asıl trajedi burada başlıyor. Şekilsel dindarlık görünür hale gelirken İslam'ın temel değerleri geri plana itiliyor. Tevhit, adalet, kul hakkı, emanet, liyakat ve merhamet unutuluyor. Dini söylemler çoğalıyor ama dürüstlük artmıyor. Kutsallıktan söz ediliyor ama kul hakkı çiğnendiği için ahlak anlatılıyor gibi görünse de, çıkar söz konusu olunca tüm ilkeler rafa kalkıyor.
Dini kurumların çoğalması elbette kötü değildir. Asıl sorun, bu çoğalmanın ahlaka, adalet duygusuna ve kul hakkına yansımamasıdır. Çünkü dinin görünürlüğünün artması ile dinin ahlaki ilkelerinin yaşanması aynı şey değildir. Mesele kimin başını örttüğü, kimin cübbe giydiği veya dine mesafeli durduğu değildir; asıl mesele insanın nasıl bir ahlaka sahip olduğudur.
Kutsalı kendi çıkarına kalkan yapmak inancı yüceltmez, sadece ahlaki zaafları gizlemeye yarar. Adaletin çiğnendiği bir toplumda cami sayısının artması; liyakatin kayırmacılığa, emanetin ihanete, merhametin çıkar hesaplarına kurban edildiği yerde hiçbir ayıbı örtmez.
Başörtüsü başı örter. Cübbe, çarşaf bedeni örter. Bina mekan doldurur. Peki hırsızlığı, yolsuzluğu ve gasp edilen kul hakkını kim örtecek?
Toplumun ihtiyacı nitelikli din eğitimidir. Daha çok gösteriş değil, daha çok ahlaktır. Daha fazla kutsallık söylemi değil, daha çok dürüstlüktür. Daha fazla aidiyet yarışı değil, daha çok adalettir.
Demek ki, niceliklerin artması aynı ölçüde niteliği artırmıyormuş!
Dinin ehil olmayan yapılara teslim edilmesi, toplumun daha iyi bir Müslüman olmasını sağlamıyormuş.
Çünkü inanç dildeki iddiayla ya da dış görünüşle ölçülmez; karakterde, adalette ve başkasının hakkına gösterilen saygıda kendini gösterir. Dindarlığın ölçüsü ne kadar dindar göründün değil; ne kadar dürüst, adil ve ahlaklı olduğundur.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
HÜSEYİN KOÇ
Ne Yani, Şimdi Daha mı İyi Müslüman Olduk?
Camiler çoğaldı. Her yer İmam Hatip okulları ve Kur'an kurslarıyla doldu. Tarikat ve cemaatler tarihte olmadığı kadar etkin! Dini söylemler hayatın her alanını kuşattı. Daha iyi Müslüman olduğumuzu zannettik.
Peki, gerçekten öyle mi?
Kendini adeta dinin sahibi görenler, ekranların vazgeçilmezi keramet ve menkıbe masalcıları, nefret söylemiyle kutuplaşmayı artıran anlayışlar yaygınlaştı. "Başörtülü hırsızımız yoktu, bunu da gördük."
Dini sembolleri ahlaki dokunulmazlık zırhına dönüştürenler çıktı. Dine hizmeti kasasını doldurmanın aracı yapanlar, özel jetle umreye gidip Kabe'de çektiği fotoğrafı şaibeli kazancına kalkan edenler türedi. Yakalanınca da "şeytana uyduk" deyip sıyrılmaya çalışanlar... İşte ekranlardan eksik olmayan şekil Müslümanlığının tablosu tam da budur. Öte yanda şatafat, savurganlık, soygun ve yolsuzluk kutsallık ambalajıyla sunuluyor.
Toplum daha mı huzurlu şimdi? İnsanımız daha mı dürüst, daha mı adil, daha mı merhametli? Şekil, özün yerini tutmaz; dini kurumların ve sembollerin çoğaltılması ahlaki olgunluğun arttığını göstermez.
Elbette yozlaşma sadece dindar çevrelere özgü değil. Seküler kesimin yönetici kademelerinde de yolsuzluk, hırsızlık ve çıkar ilişkileri almış başını gidiyor. Ahlaki çürüme dinli-dinsiz ayrımı gözetmeden yayılıyor. Fakat "onlar da yapıyor" demek yanlışı masum hale getirmez. Başkasının kötülüğü bizim yanlışımıza mazeret olamaz. Kötülükte eşitlenmek İslam ahlakı değildir; Müslüman, duruşunu başkalarının yanlışına göre değil, hakkın ve adaletin ilkelerine göre belirler.
Asıl trajedi burada başlıyor. Şekilsel dindarlık görünür hale gelirken İslam'ın temel değerleri geri plana itiliyor. Tevhit, adalet, kul hakkı, emanet, liyakat ve merhamet unutuluyor. Dini söylemler çoğalıyor ama dürüstlük artmıyor. Kutsallıktan söz ediliyor ama kul hakkı çiğnendiği için ahlak anlatılıyor gibi görünse de, çıkar söz konusu olunca tüm ilkeler rafa kalkıyor.
Dini kurumların çoğalması elbette kötü değildir. Asıl sorun, bu çoğalmanın ahlaka, adalet duygusuna ve kul hakkına yansımamasıdır. Çünkü dinin görünürlüğünün artması ile dinin ahlaki ilkelerinin yaşanması aynı şey değildir. Mesele kimin başını örttüğü, kimin cübbe giydiği veya dine mesafeli durduğu değildir; asıl mesele insanın nasıl bir ahlaka sahip olduğudur.
Kutsalı kendi çıkarına kalkan yapmak inancı yüceltmez, sadece ahlaki zaafları gizlemeye yarar. Adaletin çiğnendiği bir toplumda cami sayısının artması; liyakatin kayırmacılığa, emanetin ihanete, merhametin çıkar hesaplarına kurban edildiği yerde hiçbir ayıbı örtmez.
Başörtüsü başı örter. Cübbe, çarşaf bedeni örter. Bina mekan doldurur. Peki hırsızlığı, yolsuzluğu ve gasp edilen kul hakkını kim örtecek?
Toplumun ihtiyacı nitelikli din eğitimidir. Daha çok gösteriş değil, daha çok ahlaktır. Daha fazla kutsallık söylemi değil, daha çok dürüstlüktür. Daha fazla aidiyet yarışı değil, daha çok adalettir.
Demek ki, niceliklerin artması aynı ölçüde niteliği artırmıyormuş!
Dinin ehil olmayan yapılara teslim edilmesi, toplumun daha iyi bir Müslüman olmasını sağlamıyormuş.
Çünkü inanç dildeki iddiayla ya da dış görünüşle ölçülmez; karakterde, adalette ve başkasının hakkına gösterilen saygıda kendini gösterir.
Dindarlığın ölçüsü ne kadar dindar göründün değil; ne kadar dürüst, adil ve ahlaklı olduğundur.
Tüm dost ve okurlara selam olsun.