İoanna Kuçuradi Hocamızı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Hocam için bir yazı yazmalıyım diyorum, fakat zorlanıyorum. Ben de insanım, ellerim kılavyeye varmıyor. Bir şeylerin eksildiğini hissediyorum. Utanmasam hüngür hüngür ağlayacağım. Vefatından birkaç gün önce onu rüyamda gördüm. Eşime, “İoanna Hoca iyi mi acaba? Hasta olabilir” dedim. “Son zamanlarda hocanı göremedin, özledin herhâlde” dedi. Evet, özlemiştim. Uzun zamandır ziyaret edemedim, koşturmaca bitmiyor ki.
İoanna Hoca, “İnsan olanaklar varlığıdır.” derdi. Onun bu sözü insanın özgüvenini yükseltiyor. Hoca öğrencilerini “insansal olanaklarını” geliştirmeleri için cesaretlendirirdi. Hakiki bir duruşu vardı, hiç kimseden çekinmez, doğruyu söyler ve doğru olanı yapardı. Makam, mevki, para pul gibi şeylerle hiç alakası yoktu. Bilimsel hazırlıkta hocamdan “Menon” adlı dersi aldım. Doktora programının devamındaki “Platon”, “Hukuk Felsefesi”, “Kant” derslerini de ondan alma şansım oldu. Derslerini hiç kaçırmazdık, hepimiz derslerine keyifle girerdik. Tez savunma jürimde de hocam vardı. Dedim ya, hocayı seversen dersini de seviyorsun ve yapıyorsun bu işi.
Hocam, o zaman 70’li yaşlarındaydı. Bu yaşında olmasına rağmen derse zamanında gelir, ders süresini en verimli bir biçimde kullanır ve herkese söz hakkı verirdi. Tartışmalarda kavramların doğru yerde ve doğru kullanılmasına özen gösterir, kimi zaman araya girer sabırla yanlışları düzeltirdi. “Genellemelerden kaçınalım. Aynı şeylere farklı adlar, farklı şeylere de aynı adlar takmamak gerekir” diyerek amacının felsefi düşünme becerisi kazandırmak olduğunu hissettirirdi.
Bir gün dersliklerde ufak bir değişiklik olmuş, geçici olarak hocanın dersi üçüncü katta bir sınıfa alınmıştı. Eli kolu doluydu, merdivenlerden çıkarken zorlandığını hissettim. “Hocam, müsaade ederseniz çantanızı ve kitapları taşımak isterim.” dedim. Şöyle yüzüme baktı, beni süzdü ve gülümsedi. “Sen beni yaşlı mı zannediyorsun matematikçi?” dedi. “Yok hocam değilsiniz, üstelik dinç ve enerjik görünüyorsunuz” diye cevap verdim. Tekrar gülümsedi ve nazikçe “al hadi götür bunları” der gibi elindekileri uzattı.
Felsefe ve matematik farklı iki disiplin. Matematik, belirli aksiyomlar ve mantık kuralları çerçevesinde kesin sonuçlara ulaşmayı amaçlar. Felsefede bu tür bir kesinliğe ulaşmak olanaklı değil. Felsefe bir şeyin ne olduğunu sorar ve sorgular. Bu gibi sorulara cevap verebilmek için, kavramları yerinde ve doğru kullanarak titiz bir temellendirme yapmanız gerekir. Bu bir sanat, bu sanatı öğrenmek için çok çalışmak gerekiyor. Hocanın gönül kapısından girmek hiç zor değildi. İlk başlarda yaptığım kavramsal hatalardan dolayı, kimi zaman uyarısını işittim ve fırçasını yedim. Hiç alınmazdım, olsun da İoana Hoca’nın fırçası olsun. Sonra hocamı çok sevdim. Öğrecinin yaşı başı olmuyor. Hocasını seven canla başla çalışıyor ve başarıyor.
Yüksek lisansımı eğitim alanında yapmıştım. “Sen bunu yapamazsın, burada ne işin var?” diyen de oldu. “Kuçuradi Hoca, çalışırsan bu işi yaparsın, sakın pes etme” dedi. Hocama layık olabilmek için var gücümle çalıştım. Çalıştıkça da kendimi geliştirdiğimi fark ettim. Bu çabamı takdir etmiş olmalı ki, o da benden desteğini hiç esirgemedi. Gerçek hocalık böyle bir şey işte. Önemli olan öğrencinin başaramadığını değil, başarabildiğini gösterebilmektir.
İoanna Hocam annemle aynı yaştaydı, sadece aralarından birkaç aylık yaş farkı vardı. Kimi zaman kapısını tıklatırdım, “Müsaitmisiniz hocam girebilir miyim? Gel, gel otur Mehmet. Bak şuradan bir çikolata al” derdi. “Hocam, sizi özledim, görmek istedim” deyince yüzünde tatlı bir gülümseme oluşurdu. Hiç unutamam, bir gün bize sınav kâğıtlarını dağıttı. Her satırını, her sözcüğü okumuş ve kâğıdın üzerine notlar düşmüş. Hiçbir hata gözünden kaçmamış. Hocamın soyadını yazarken küçük bir hata yapmışım. Beni yanına çağırdı, “Hocasını çok seven bu hatayı nasıl yapar matematikçi?” diyerek tatlı bir sitemde bulunmuştu. Çok haklıydı, mahçup olmuştum.
Filozof Kuçuradi ısrarla, bir problem durumunda nereye bakılacağını bilmek gerektiğini, bilgisel önermelerin nesneli önermeler olduğunu, nesne ise bilme konusu yapılan şey olduğunu, bilginin nesnesinden koparıldığında tartışmaların verimsiz konuşmalardan ibaret olduğunu özellikle vurgular ve “nesneyi gözden kaçırmayın çocuklar” derdi.
Bu büyük filozof “değerler”, “değer yargıları” ayrımı yaptı ve bunları temellendirdi. Genellikle bunların aynı şey olduğu sanılır. Değerlerin etik değerler olduğunu, değer yargılarının da toplumdan topluma değişebilen kültürel normlardan oluştuğunu söylerdi. Edebi eserlerden, özellikle de Albert Camus’un Veba adlı eserinden örnekler vererek değer yargılarıyla yapılan bir değerlendirmenin ezbere bir değerlendirme olduğunu ve böyle bir değerlendirmenin değer harcayabileceğini, haksızlıklara yol açabileceğini vurgulardı. Doğru değerlendirmenin ise bilgi temelinde ve etik değer bilgisiyle yapılabileceğini, böylelikle değerlerin korunabileceğini ifade ederdi. Amacı bir şeyi doğru anlayabilme, doğru değerlendirebilme ve doğru eylemde bulunabilme olanaklarını göstermekti. Bunun da etik değerler eğitimiyle mümkün olduğunu söylerdi. Etik bilincimiz varsa, karşımızdaki insan kim olursa olsun, sevelim ya da sevmeyelim o insanların haklarına da saygılı olmak, haksızlıklara karşı çıkmak, haklarını korumak gerekir diyordu. Bu ne büyük erdem, ne büyük insanlık!
Şimdi yaşananlara bakıldığında çoğu zaman doğru değerlendirme yapılamadığını, bu durumun toplumu ayrıştırdığını ve haksızlıklara yol açtığını, hatta insanların hayatlarına mal olduğunu görüyoruz. İşte bundan dolayı acı çekiyoruz.
Eğitim amacı, çocukların bilgisel yeteneklerinin yanı sıra etik yeteneklerini de geliştirmek olmalıdır. Kuçuradi Hoca öğrencilere mesleki eğitimden önce “insanlaşma eğitimi” verilmesi gerektiğini söylüyordu. Ne kadar haklıymış. Okulların durumu ortada, neredeyse hergün bir üzücü haber duyuyoruz.
Sarıyer Belediyesi’nin felsefe günleri etkinliklerinde hocamızı iki kez dinleme fırsatımız oldu. Kocaman salón tıklım tıklım dolu. Salonda çık çıkmıyor, herkes onu büyük bir hayranlıkla pür dikkat dinliyor. Akıcı bir konuşma, kimi zaman yaşamdan örneklere yer veriyor. Soru cevap bölümünde her soruyu sabırla dinliyor ve olabildiğince basit bir dille cevaplıyor. Konuşması bitince sahneye yanına gittim. Görevliler onu tekerlekli sandelyesiyle aracına doğru götürüyorlardı. Ben de sandelyesinin bir köşesinden tutma gereği duydum. Bir an sandelyenin tekerleği bir engele takıldı ve sarsılır gibi oldu. Düşmekten korkmuş olmalı ki kısa bir süre panik yaşadığını ve sonrasında “Aman sıkı tutun, sakın düşürmeyin!” dediğini hatırlıyorum. Canım Hocam, yüzlerce belki de binlerce öğrenci yetiştirdin, onlara “insan olabilme” yolculuğunda adeta ışık oldun. Seni sevenler, anlayanlar, hayatına dokunduğun binlerce insan her zaman seni en yukarılarda tutarlar, asla düşürmezler.
Büyük insanlar son nefesine kadar çalışırlar. Eminim, İoanna Hoca hasta yatağında ve son nefesinde bile öğrencilerini ve derslerini düşünmüştür. “Yapılacak çok iş var” demiştir. Çok üzgünüz, çok büyük bir kayıp. Yok, yok; içe kapanmak, umutsuzluk falan da yok. İnsanlık ülküsü uzun bir koşuysa eğer, o bu maratonun önemli bir kısmını tamamladı. Yetiştirdiği birbirinden değerli hocalarımız var. Ondan feyz almış genç felsefeciler, “pırıl pırıl” öğrenciler var. Onun bıraktığı yerden “erdemler”, “etik değerler”, “insan hakları” gibi kavramları anlatacaklar, bunları öğretmeye devam edecekler ve mücadelelerini sürdürecekler.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Dr. MEHMET ÖZDEMİR
Hocam İoanna Kuçuradi’nin Ardından
İoanna Hoca, “İnsan olanaklar varlığıdır.” derdi. Onun bu sözü insanın özgüvenini yükseltiyor. Hoca öğrencilerini “insansal olanaklarını” geliştirmeleri için cesaretlendirirdi. Hakiki bir duruşu vardı, hiç kimseden çekinmez, doğruyu söyler ve doğru olanı yapardı. Makam, mevki, para pul gibi şeylerle hiç alakası yoktu. Bilimsel hazırlıkta hocamdan “Menon” adlı dersi aldım. Doktora programının devamındaki “Platon”, “Hukuk Felsefesi”, “Kant” derslerini de ondan alma şansım oldu. Derslerini hiç kaçırmazdık, hepimiz derslerine keyifle girerdik. Tez savunma jürimde de hocam vardı. Dedim ya, hocayı seversen dersini de seviyorsun ve yapıyorsun bu işi.
Hocam, o zaman 70’li yaşlarındaydı. Bu yaşında olmasına rağmen derse zamanında gelir, ders süresini en verimli bir biçimde kullanır ve herkese söz hakkı verirdi. Tartışmalarda kavramların doğru yerde ve doğru kullanılmasına özen gösterir, kimi zaman araya girer sabırla yanlışları düzeltirdi. “Genellemelerden kaçınalım. Aynı şeylere farklı adlar, farklı şeylere de aynı adlar takmamak gerekir” diyerek amacının felsefi düşünme becerisi kazandırmak olduğunu hissettirirdi.
Bir gün dersliklerde ufak bir değişiklik olmuş, geçici olarak hocanın dersi üçüncü katta bir sınıfa alınmıştı. Eli kolu doluydu, merdivenlerden çıkarken zorlandığını hissettim. “Hocam, müsaade ederseniz çantanızı ve kitapları taşımak isterim.” dedim. Şöyle yüzüme baktı, beni süzdü ve gülümsedi. “Sen beni yaşlı mı zannediyorsun matematikçi?” dedi. “Yok hocam değilsiniz, üstelik dinç ve enerjik görünüyorsunuz” diye cevap verdim. Tekrar gülümsedi ve nazikçe “al hadi götür bunları” der gibi elindekileri uzattı.
Felsefe ve matematik farklı iki disiplin. Matematik, belirli aksiyomlar ve mantık kuralları çerçevesinde kesin sonuçlara ulaşmayı amaçlar. Felsefede bu tür bir kesinliğe ulaşmak olanaklı değil. Felsefe bir şeyin ne olduğunu sorar ve sorgular. Bu gibi sorulara cevap verebilmek için, kavramları yerinde ve doğru kullanarak titiz bir temellendirme yapmanız gerekir. Bu bir sanat, bu sanatı öğrenmek için çok çalışmak gerekiyor. Hocanın gönül kapısından girmek hiç zor değildi. İlk başlarda yaptığım kavramsal hatalardan dolayı, kimi zaman uyarısını işittim ve fırçasını yedim. Hiç alınmazdım, olsun da İoana Hoca’nın fırçası olsun. Sonra hocamı çok sevdim. Öğrecinin yaşı başı olmuyor. Hocasını seven canla başla çalışıyor ve başarıyor.
Yüksek lisansımı eğitim alanında yapmıştım. “Sen bunu yapamazsın, burada ne işin var?” diyen de oldu. “Kuçuradi Hoca, çalışırsan bu işi yaparsın, sakın pes etme” dedi. Hocama layık olabilmek için var gücümle çalıştım. Çalıştıkça da kendimi geliştirdiğimi fark ettim. Bu çabamı takdir etmiş olmalı ki, o da benden desteğini hiç esirgemedi. Gerçek hocalık böyle bir şey işte. Önemli olan öğrencinin başaramadığını değil, başarabildiğini gösterebilmektir.
İoanna Hocam annemle aynı yaştaydı, sadece aralarından birkaç aylık yaş farkı vardı. Kimi zaman kapısını tıklatırdım, “Müsaitmisiniz hocam girebilir miyim? Gel, gel otur Mehmet. Bak şuradan bir çikolata al” derdi. “Hocam, sizi özledim, görmek istedim” deyince yüzünde tatlı bir gülümseme oluşurdu. Hiç unutamam, bir gün bize sınav kâğıtlarını dağıttı. Her satırını, her sözcüğü okumuş ve kâğıdın üzerine notlar düşmüş. Hiçbir hata gözünden kaçmamış. Hocamın soyadını yazarken küçük bir hata yapmışım. Beni yanına çağırdı, “Hocasını çok seven bu hatayı nasıl yapar matematikçi?” diyerek tatlı bir sitemde bulunmuştu. Çok haklıydı, mahçup olmuştum.
Filozof Kuçuradi ısrarla, bir problem durumunda nereye bakılacağını bilmek gerektiğini, bilgisel önermelerin nesneli önermeler olduğunu, nesne ise bilme konusu yapılan şey olduğunu, bilginin nesnesinden koparıldığında tartışmaların verimsiz konuşmalardan ibaret olduğunu özellikle vurgular ve “nesneyi gözden kaçırmayın çocuklar” derdi.
Bu büyük filozof “değerler”, “değer yargıları” ayrımı yaptı ve bunları temellendirdi. Genellikle bunların aynı şey olduğu sanılır. Değerlerin etik değerler olduğunu, değer yargılarının da toplumdan topluma değişebilen kültürel normlardan oluştuğunu söylerdi. Edebi eserlerden, özellikle de Albert Camus’un Veba adlı eserinden örnekler vererek değer yargılarıyla yapılan bir değerlendirmenin ezbere bir değerlendirme olduğunu ve böyle bir değerlendirmenin değer harcayabileceğini, haksızlıklara yol açabileceğini vurgulardı. Doğru değerlendirmenin ise bilgi temelinde ve etik değer bilgisiyle yapılabileceğini, böylelikle değerlerin korunabileceğini ifade ederdi. Amacı bir şeyi doğru anlayabilme, doğru değerlendirebilme ve doğru eylemde bulunabilme olanaklarını göstermekti. Bunun da etik değerler eğitimiyle mümkün olduğunu söylerdi. Etik bilincimiz varsa, karşımızdaki insan kim olursa olsun, sevelim ya da sevmeyelim o insanların haklarına da saygılı olmak, haksızlıklara karşı çıkmak, haklarını korumak gerekir diyordu. Bu ne büyük erdem, ne büyük insanlık!
Şimdi yaşananlara bakıldığında çoğu zaman doğru değerlendirme yapılamadığını, bu durumun toplumu ayrıştırdığını ve haksızlıklara yol açtığını, hatta insanların hayatlarına mal olduğunu görüyoruz. İşte bundan dolayı acı çekiyoruz.
Eğitim amacı, çocukların bilgisel yeteneklerinin yanı sıra etik yeteneklerini de geliştirmek olmalıdır. Kuçuradi Hoca öğrencilere mesleki eğitimden önce “insanlaşma eğitimi” verilmesi gerektiğini söylüyordu. Ne kadar haklıymış. Okulların durumu ortada, neredeyse hergün bir üzücü haber duyuyoruz.
Sarıyer Belediyesi’nin felsefe günleri etkinliklerinde hocamızı iki kez dinleme fırsatımız oldu. Kocaman salón tıklım tıklım dolu. Salonda çık çıkmıyor, herkes onu büyük bir hayranlıkla pür dikkat dinliyor. Akıcı bir konuşma, kimi zaman yaşamdan örneklere yer veriyor. Soru cevap bölümünde her soruyu sabırla dinliyor ve olabildiğince basit bir dille cevaplıyor. Konuşması bitince sahneye yanına gittim. Görevliler onu tekerlekli sandelyesiyle aracına doğru götürüyorlardı. Ben de sandelyesinin bir köşesinden tutma gereği duydum. Bir an sandelyenin tekerleği bir engele takıldı ve sarsılır gibi oldu. Düşmekten korkmuş olmalı ki kısa bir süre panik yaşadığını ve sonrasında “Aman sıkı tutun, sakın düşürmeyin!” dediğini hatırlıyorum. Canım Hocam, yüzlerce belki de binlerce öğrenci yetiştirdin, onlara “insan olabilme” yolculuğunda adeta ışık oldun. Seni sevenler, anlayanlar, hayatına dokunduğun binlerce insan her zaman seni en yukarılarda tutarlar, asla düşürmezler.
Büyük insanlar son nefesine kadar çalışırlar. Eminim, İoanna Hoca hasta yatağında ve son nefesinde bile öğrencilerini ve derslerini düşünmüştür. “Yapılacak çok iş var” demiştir. Çok üzgünüz, çok büyük bir kayıp. Yok, yok; içe kapanmak, umutsuzluk falan da yok. İnsanlık ülküsü uzun bir koşuysa eğer, o bu maratonun önemli bir kısmını tamamladı. Yetiştirdiği birbirinden değerli hocalarımız var. Ondan feyz almış genç felsefeciler, “pırıl pırıl” öğrenciler var. Onun bıraktığı yerden “erdemler”, “etik değerler”, “insan hakları” gibi kavramları anlatacaklar, bunları öğretmeye devam edecekler ve mücadelelerini sürdürecekler.
Seni çok özleyeceğiz Sevgili İoanna Hocam.