Bir toplumun en büyük serveti, ortak değerlerinden doğan birbirine duyduğu güvendir kuşkusuz. Çünkü toplumları ayakta tutan yalnızca yasalar değil, o yasaların üzerinde yükseldiği ahlakî zemindir.
Ne var ki tarih boyunca en çok istismar edilen şeyler de bunlar olmuştur.
Vatan, bayrak, din, aile, millet, halk, özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi... Bunlar milyonlarca insanın uğruna fedakârlık yaptığı kavramlar. Fakat aynı kavramlar, kimi zaman siyasi hesapların ya da kişisel çıkarların üzerini örten bir perdeye dönüştürülür. Böylece değerler hayattan kopar ve araç hâline gelir.
Özellikle siyaset, değerlerin en yoğun kullanıldığı alanlardan biri. Sadece bizde değil, dünyanın birçok yerinde de öyle. İnsan denen varlığın acı gerçeği. Kibriyle beraber… Bu defonun en büyük giderilme aracı, hukuk.. O da her zaman her yerde yok.
Seçim dönemlerinde birlikten, kardeşlikten, adaletten söz edilir bolca. Meydanlarda yüksek sesle dile getirilen birtakım değerler, seçim sonrasında çoğu zaman hayatın dışına itilir. İnsanlar zamanla “söylenenle yapılanın aynı olmadığını” fark eder.
İşte güven kaybı tam da burada başlar.
Ancak mesele yalnızca hayatla ilgisiz siyaset ve siyasetçiyle de sınırlı değil.
Ticarette dürüstlük söylemiyle müşterisini aldatanlar, din-öteki dünya diyerek çıkar peşinde dünyevileşenler, milliyetçi görünüp vatanın ve milletin her tür satılışına göz yumanlar, çevre ve hayvan sevgisini reklam sloganına dönüştürenler, Atatürk’ten ve kurduğu ulus devletin ruhundan habersiz hatta bunun tam tersi yönde hareket eden sözde cumhuriyetçiler, ya da insan haklarını işlerine geldiği gibi savunan çevreler de aynı istismarın farklı yüzleri.
Bu durumun en tehlikeli sonucu, insanların bu değerleri dile getirenlere olan güvenini kaybetmesi değil, zamanla değerlerin kendisinden şüphe duyulmasıdır.
Sürekli adalet sözünü duyup adaletsizlik gören bir insan, sonunda adalet kavramının samimiyetine inanmaz hale gelir. Devamlı dürüstlük sözleri dinleyip yolsuzluk gören biri, dürüst insanların gerçekten var olup olmadığını sorgular. Böylece değerler de toplumun vicdanı da aşınmış olur.
İstismar edilen her değer, bir sonraki kuşağın zihninde zamanla anlamını yitirir.
Çocuklar büyüklerinin söylediklerinden çok yaptıklarını örnek alır, bilindiği gibi. Eğer sözlerle davranışlar arasında sürekli bir uçurum görürlerse, değerleri öğrenmezler; yalnızca değerlerin “çıkar doğrultusunda” nasıl kullanılacağını öğrenirler. Böyle toplumlarda her türlü değer, dekor olarak algılanmaya başlar.
Bu yüzden değerlerin en büyük düşmanı onları eleştirenler değil, onları çıkarı için kullananlardır.
Çünkü açık bir düşmanlık dikkat çeker; fakat samimiyet maskesiyle yapılan istismar sessizce yayılır. İnsanlar, davranışlara bakmayı bıraktığında, manipülasyon daha kolay hale gelir. Sloganlarla, her tür hamasetle kitleler sürüklenir.
Oysa hayatın içine işlemiş gerçek değerler, yüksek sesle söylenmeye ihtiyaç duymaz.
Adalet mahkeme kararlarında, dürüstlük günlük ilişkilerde, vatan sevgisi ise ülkeye ve insanına yapılan hizmette, üzerinde nefes alan her canlıyı mutlu ve refah içinde yaşatma azminde görünür. Bir değer, onu savunan kişinin söylediğiyle değil, hayatıyla varlığını sürdürür.
Siyasetçinin görevi, canla, kanla ve büyük bir emekle kurulan yapıyı, en iyi şekilde işler kılıp aksayan yerlerini düzeltmek, güçlü yönlerini daha da geliştirmektir.
Ülke sınırlarını tartışma konusu yapmak, Türk milletinin egemenlik hakkını işportaya çıkarmak, ulus devleti yıkmak değil!
Tabi bu, görevi nereden aldığıyla değişiklik gösteriyor bildiğin gibi…
Kimi etnik gruplar, sol vizyonla bağdaşmayan feodal yapılarına rağmen Türkiye’de sol hareketi kullanmışlardır onlarca yıldır… Belki de bu yüzden “Türk solu” oluşamamıştır. Beri yandan kendilerini “solcu” olarak tanımlayıp boğazına kadar kapitalizme batmış kimi insanlar için söz konusu gruplar da “solcu hissetme” vesilesi, kendi kendini tatmin etme aracıdır halen. Oysa Türkiye’de, özellikle son 40 yılın Türkiye’sinde hakkını alamayan emekçiden, emekliye, katledilen kadın ve çocuktan, yok sayılan engellilerden sakatlara solculuğumuzu göstereceğimiz, güçlü bir sosyal yapı bekleyen o kadar çok vatandaşımız var ki…
Gerçekten “yeni” olmak için bir de bu yol mu denense?
*
Tek çerçeve, Türkiye Cumhuriyeti’dir; gerisi yüce divan konusudur.
*
Hakkını ararken hayatını kaybeden gaziden haberin var değil mi?
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ALPER ŞİRVAN
Değerler Siyaseti
Bir toplumun en büyük serveti, ortak değerlerinden doğan birbirine duyduğu güvendir kuşkusuz. Çünkü toplumları ayakta tutan yalnızca yasalar değil, o yasaların üzerinde yükseldiği ahlakî zemindir.
Ne var ki tarih boyunca en çok istismar edilen şeyler de bunlar olmuştur.
Vatan, bayrak, din, aile, millet, halk, özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi... Bunlar milyonlarca insanın uğruna fedakârlık yaptığı kavramlar. Fakat aynı kavramlar, kimi zaman siyasi hesapların ya da kişisel çıkarların üzerini örten bir perdeye dönüştürülür. Böylece değerler hayattan kopar ve araç hâline gelir.
Özellikle siyaset, değerlerin en yoğun kullanıldığı alanlardan biri. Sadece bizde değil, dünyanın birçok yerinde de öyle. İnsan denen varlığın acı gerçeği. Kibriyle beraber… Bu defonun en büyük giderilme aracı, hukuk.. O da her zaman her yerde yok.
Seçim dönemlerinde birlikten, kardeşlikten, adaletten söz edilir bolca. Meydanlarda yüksek sesle dile getirilen birtakım değerler, seçim sonrasında çoğu zaman hayatın dışına itilir. İnsanlar zamanla “söylenenle yapılanın aynı olmadığını” fark eder.
İşte güven kaybı tam da burada başlar.
Ancak mesele yalnızca hayatla ilgisiz siyaset ve siyasetçiyle de sınırlı değil.
Ticarette dürüstlük söylemiyle müşterisini aldatanlar, din-öteki dünya diyerek çıkar peşinde dünyevileşenler, milliyetçi görünüp vatanın ve milletin her tür satılışına göz yumanlar, çevre ve hayvan sevgisini reklam sloganına dönüştürenler, Atatürk’ten ve kurduğu ulus devletin ruhundan habersiz hatta bunun tam tersi yönde hareket eden sözde cumhuriyetçiler, ya da insan haklarını işlerine geldiği gibi savunan çevreler de aynı istismarın farklı yüzleri.
Bu durumun en tehlikeli sonucu, insanların bu değerleri dile getirenlere olan güvenini kaybetmesi değil, zamanla değerlerin kendisinden şüphe duyulmasıdır.
Sürekli adalet sözünü duyup adaletsizlik gören bir insan, sonunda adalet kavramının samimiyetine inanmaz hale gelir. Devamlı dürüstlük sözleri dinleyip yolsuzluk gören biri, dürüst insanların gerçekten var olup olmadığını sorgular. Böylece değerler de toplumun vicdanı da aşınmış olur.
İstismar edilen her değer, bir sonraki kuşağın zihninde zamanla anlamını yitirir.
Çocuklar büyüklerinin söylediklerinden çok yaptıklarını örnek alır, bilindiği gibi. Eğer sözlerle davranışlar arasında sürekli bir uçurum görürlerse, değerleri öğrenmezler; yalnızca değerlerin “çıkar doğrultusunda” nasıl kullanılacağını öğrenirler. Böyle toplumlarda her türlü değer, dekor olarak algılanmaya başlar.
Bu yüzden değerlerin en büyük düşmanı onları eleştirenler değil, onları çıkarı için kullananlardır.
Çünkü açık bir düşmanlık dikkat çeker; fakat samimiyet maskesiyle yapılan istismar sessizce yayılır. İnsanlar, davranışlara bakmayı bıraktığında, manipülasyon daha kolay hale gelir. Sloganlarla, her tür hamasetle kitleler sürüklenir.
Oysa hayatın içine işlemiş gerçek değerler, yüksek sesle söylenmeye ihtiyaç duymaz.
Adalet mahkeme kararlarında, dürüstlük günlük ilişkilerde, vatan sevgisi ise ülkeye ve insanına yapılan hizmette, üzerinde nefes alan her canlıyı mutlu ve refah içinde yaşatma azminde görünür. Bir değer, onu savunan kişinin söylediğiyle değil, hayatıyla varlığını sürdürür.
Siyasetçinin görevi, canla, kanla ve büyük bir emekle kurulan yapıyı, en iyi şekilde işler kılıp aksayan yerlerini düzeltmek, güçlü yönlerini daha da geliştirmektir.
Ülke sınırlarını tartışma konusu yapmak, Türk milletinin egemenlik hakkını işportaya çıkarmak, ulus devleti yıkmak değil!
Tabi bu, görevi nereden aldığıyla değişiklik gösteriyor bildiğin gibi…
***********************************************************************************************
Haftanın Notu:
Kimi etnik gruplar, sol vizyonla bağdaşmayan feodal yapılarına rağmen Türkiye’de sol hareketi kullanmışlardır onlarca yıldır… Belki de bu yüzden “Türk solu” oluşamamıştır. Beri yandan kendilerini “solcu” olarak tanımlayıp boğazına kadar kapitalizme batmış kimi insanlar için söz konusu gruplar da “solcu hissetme” vesilesi, kendi kendini tatmin etme aracıdır halen. Oysa Türkiye’de, özellikle son 40 yılın Türkiye’sinde hakkını alamayan emekçiden, emekliye, katledilen kadın ve çocuktan, yok sayılan engellilerden sakatlara solculuğumuzu göstereceğimiz, güçlü bir sosyal yapı bekleyen o kadar çok vatandaşımız var ki…
Gerçekten “yeni” olmak için bir de bu yol mu denense?
*
Tek çerçeve, Türkiye Cumhuriyeti’dir; gerisi yüce divan konusudur.
*
Hakkını ararken hayatını kaybeden gaziden haberin var değil mi?