Bir toplumu tepkisiz kılmanın en kalıcı yolu, sadece kaba kuvvet değil, temelde sürekli bir belirsizlik halidir çoğu zaman.
İnsanlar açlıkla, işsizlikle ya da can güvenliği kaygısıyla baş etmeye çalışırken, geriye sosyal meseleleri sorgulayacak ne zaman ne de enerji kalır. Ekonomik darboğazlar bu noktada tesadüfi krizler olmaktan çıkar.
Türkiye her anlamda zengin bir ülke… Bunca yer altı yer üstü zenginlik içinde bu yoksulluk ve yoksunluk sana da garip gelmiyor mu?
Sadece beceriksizlikle açıklamanın zor olduğu bu durumun, bir yönetim aracına dönüştüğü kanısındayım.
Çünkü yarın ekmeğini nasıl bulacağını düşünmek zorunda kalan biri, bugünün siyasi kararlarını sorgulayacak gücü bulamaz kendinde…
Güvenlik tehditleri de benzer bir işlev görür. Sürekli şiddet ihtimaliyle yaşayan, varlık mücadelesi veren bir toplum, eleştirel düşünceyi lüks, “padişahım çok yaşa” düşüncesini hayatta kalma stratejisi olarak görmeye başlar.
Korku, insanları birbirine değil, iktidara sığınmaya iter çaresizce; çünkü kaos içinde istikrarlı görünen tek şey, mevcut siyasi erktir.
Böylece literatürde "öğrenilmiş çaresizlik" olarak adlandırılan durum, yerleşmeye başlar sosyal hayata. Tekrar eden travmalar karşısında insan, artık değişim mümkün değil diye düşünmeye başlar ve pasifleşir.
Travmatize edilmiş birey ve toplum, yaşayan ölüden farksızdır.
Bu sürecin en görünmez ama en etkili bileşeni ise geçen hafta konu ettiğimiz biat — yani sorgusuz bağlılık kültürünün normalleştirilmesidir. Ekonomik kaygı ve güvenlik korkusuyla yorgun düşmüş bir toplumda, "itaat eden korunur, itiraz edenin icabına bakılır" ya da “(iktidardan) taraf olmayan bertaraf olur” algısı yerleşir. Bu algı zamanla “normalleşme” yaftasıyla sunulur. Böylece toplum, kendi rızasıyla kendi sesini kısar.
Medyanın rolü de bu tabloda kritiktir. Akıldan uzak “pembe” ve çözüm önermeyen “kara” tablolar arasında sıkışan hatta kamplaşan kamuoyu, uzun vadeli analiz yapma kapasitesini kaybeder; her gün yeni bir gündemle "bir önceki mesele" unutulur, hesap sorma kültürü oluşmaz. Böylece toplum, kronik bir aciliyet haliyle yaşamaya alıştırılır ve bu hal, eleştirel aklın en büyük düşmanı olur.
Sonuç olarak, bir toplumu her şeye razı hale getirmenin formülü aslında “onu sürekli hayatta kalma moduna hapsetmek” basitliğinde gizli…
Aç-tok yaşamaya çalışma, güvenliğini sağlama ve "varlığı" arasında sıkışan birey, itiraz etmenin onurunu kaybeder, daha kaliteli bir hayatı talep edemez hale gelir.
Çözüm mü?
Zinciri kırmanın yolu, onu üretenleri de kullananları da etkisiz kılmaktan geçiyor.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ALPER ŞİRVAN
Bir Toplum Nasıl Tepkisizleştirilir?
Bir toplumu tepkisiz kılmanın en kalıcı yolu, sadece kaba kuvvet değil, temelde sürekli bir belirsizlik halidir çoğu zaman.
İnsanlar açlıkla, işsizlikle ya da can güvenliği kaygısıyla baş etmeye çalışırken, geriye sosyal meseleleri sorgulayacak ne zaman ne de enerji kalır. Ekonomik darboğazlar bu noktada tesadüfi krizler olmaktan çıkar.
Türkiye her anlamda zengin bir ülke… Bunca yer altı yer üstü zenginlik içinde bu yoksulluk ve yoksunluk sana da garip gelmiyor mu?
Sadece beceriksizlikle açıklamanın zor olduğu bu durumun, bir yönetim aracına dönüştüğü kanısındayım.
Çünkü yarın ekmeğini nasıl bulacağını düşünmek zorunda kalan biri, bugünün siyasi kararlarını sorgulayacak gücü bulamaz kendinde…
Güvenlik tehditleri de benzer bir işlev görür. Sürekli şiddet ihtimaliyle yaşayan, varlık mücadelesi veren bir toplum, eleştirel düşünceyi lüks, “padişahım çok yaşa” düşüncesini hayatta kalma stratejisi olarak görmeye başlar.
Korku, insanları birbirine değil, iktidara sığınmaya iter çaresizce; çünkü kaos içinde istikrarlı görünen tek şey, mevcut siyasi erktir.
Böylece literatürde "öğrenilmiş çaresizlik" olarak adlandırılan durum, yerleşmeye başlar sosyal hayata. Tekrar eden travmalar karşısında insan, artık değişim mümkün değil diye düşünmeye başlar ve pasifleşir.
Travmatize edilmiş birey ve toplum, yaşayan ölüden farksızdır.
Bu sürecin en görünmez ama en etkili bileşeni ise geçen hafta konu ettiğimiz biat — yani sorgusuz bağlılık kültürünün normalleştirilmesidir. Ekonomik kaygı ve güvenlik korkusuyla yorgun düşmüş bir toplumda, "itaat eden korunur, itiraz edenin icabına bakılır" ya da “(iktidardan) taraf olmayan bertaraf olur” algısı yerleşir. Bu algı zamanla “normalleşme” yaftasıyla sunulur. Böylece toplum, kendi rızasıyla kendi sesini kısar.
Medyanın rolü de bu tabloda kritiktir. Akıldan uzak “pembe” ve çözüm önermeyen “kara” tablolar arasında sıkışan hatta kamplaşan kamuoyu, uzun vadeli analiz yapma kapasitesini kaybeder; her gün yeni bir gündemle "bir önceki mesele" unutulur, hesap sorma kültürü oluşmaz. Böylece toplum, kronik bir aciliyet haliyle yaşamaya alıştırılır ve bu hal, eleştirel aklın en büyük düşmanı olur.
Sonuç olarak, bir toplumu her şeye razı hale getirmenin formülü aslında “onu sürekli hayatta kalma moduna hapsetmek” basitliğinde gizli…
Aç-tok yaşamaya çalışma, güvenliğini sağlama ve "varlığı" arasında sıkışan birey, itiraz etmenin onurunu kaybeder, daha kaliteli bir hayatı talep edemez hale gelir.
Çözüm mü?
Zinciri kırmanın yolu, onu üretenleri de kullananları da etkisiz kılmaktan geçiyor.
*****************************************************************************************************
Haftanın Notu:
Tuzu kurudukça insan körelir, tatsızlaşır; tuza hiç sahip olmadıkça da yiter gider ve yine körelir. Oysa hayat sadece denge üzerinde yükselir.