Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Can Pulak

bursaarena.com.tr - Can Pulak haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Can Pulak haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

CAN PULAK yazdı: "Zirvenin Ardından.." Haber

CAN PULAK yazdı: "Zirvenin Ardından.."

Kim ne derse desin, 36. NATO zirvesi başarılı geçti. Böylesine büyük bir organizasyonu hatasız tamamlamak kolay değil. 32 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarını mükemmel denebilecek bir programla iki gün ağırlamak, çok önemli konuların tartışıldığı toplantıları sorunsuz gerçekleştirmek, herhangi bir skandalı yaşamamak takdire değer. Yetkilileri, planlama ve organizasyonda çalışan tüm görevlileri kutlamalıyız. Biz dedikodu, eleştiri ve tenkiti seven, başarıyı ise pek önemsemeyen bir milletiz. Hele kızdığımız, sevmediğimiz, ülkeyi iyi yönetmediğine inandığımız bir iktidar baştaysa, o iktidar ağzıyla kuş yakalasa bizim için kıymeti yoktur. Oysa iyiye iyi, kötüye kötü demeyi öğrenmeliyiz. Ankara’daki NATO zirvesi iyi miydi yani? Organizasyon açısından elbette iyiydi ama toplantı sonuçları açısından aynı şeyi söylemek, bilgi noksanımız açısından farklı olabilir. 22 yıl önce de (28-29 Haziran 2004) İstanbul’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi sarayında bir NATO zirvesi yapmıştık. O zirve çok daha mütevaziydi. Hoş gündemi de bugünkü kadar ciddi ve kapsamlı değildi. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’di ve Dolmabahçe Sarayında verdiği yemekte konuklarını kapıda valsle karşılamıştı. 22 yıl sonra mehterle “hoşgeldiniz” dedik konuklara. Bu seferki zirve çok gösterişli, şatafatlı ve gerçekten çok masraflı oldu. Halk aşırı güvenlik önlemlerinden zorlandı. Parlamento bile tatile sokuldu. Devlet daireleri bir hafta kapanır mı? Güzelim Ankara havaalanı dururken, Trump gelecek diye Etimesgut’taki askeri havaalanına yeni pist ve onca masraf yapılır mı? Şimdi bunu konuşuyor herkes. Milletin ağzı torba değil ki büzesin. Çok iyi ağırladığımız misafirlerimiz gitti. Haydi bakalım başlasın tenkit yağmuru.. Bu Trump bizi, biz de Trump’ı niye bu kadar seviyoruz ki? Bizden bir beklentisi olmalı. Acaba ne sözler verdik, ne anlaşmalar yaptık onunla? Madem aramız bu kadar iyi, şu İsrail ve Yunanistan işini bir konuşsaydık ya.. Ankara’da NATO zirvesi olurken, iki ülke Ege’de ortak askeri tatbikat yapıyordu. Yunanistan 12 milde ısrar ediyor, kıyılarımıza yakın 20’den fazla ada ve adacığı uluslararası hukuka aykırı şekilde işgal ediyor, buralarda askeri üsler kuruyor. Kıbrıs’ta dev petrol firmalarıyla doğalgaz arıyor ve bizi buraya yaklaştırmayarak, arama gemilerimizi geri yollatıyor. Fransız harp gemilerine alan açıyor, üs vermeye kalkıyor. Bunu NATO üyesi olan Yunanistan, yine NATO üyesi olan Türkiye’ye karşı yapıyor. Hazır fırsat çıkmışken bunları niye konuşmadık ki? Ankara Zirvesinde katılımcılar Türkiye’nin güçlü ordusuyla NATO’nun gücüne güç katmaya devam edeceğini belirtip, sırtımızı sıvazladılar. Sağ olsunlar yaptıkları konuşmalarla bize methiyeler düzdüler. Peki ama, bizi Avrupa Birliğine almak bir yana Avrupa’dan itelemeye, hatta Ortadoğu ülkesi saymaya kadar ileri gitmediler mi? Bu NATO’daki Avrupalı ortaklarımızın bize düşmanlığı daha ne kadar devam edecek? Evet eksiklerimiz var, yönetimde hatalarımız var, demokrasi ve insan haklarında bazı kusurlarımız olabilir. Bunları düzeltebiliriz, düzeltmeye çalışabiliriz. Ama bizden ümidi kesmiş gibi davranırsanız, düzeltme imkânlarını da dinamitlersiniz. Bunları NATO zirvesinde, zirveye katılan liderlerle ikili görüşmelerde, diplomasi trafiğinde yüksek sesle konuşabilir, şikâyetleri duyurabilirdik. Belki konuştuk ama dışarıya hiç sızmadı bu konular? Kapalı kapılar ardında kalmış olmalı hepsi. Hele şu İsrail çıbanını Trump’la açık açık konuşmadıysak, büyük fırsat kaçırmış sayılırız. İsrail bölgenin patronu gibi hareket ediyor, Gazze’de katliam yapıyor, Golan tepelerine saldırıyor, ortalığı savaş alanına çeviriyor. Amerika’ya güvenen bu İsrail’e “dur” diyecek bir güç yok mu dünyada? Netenyahu belasını savuşturamayacak mıyız? İsrail durdurulamazsa, bölgedeki harbi durdurmak da mümkün değildir. Ortadoğu’yu karıştırıp her melanetin altından çıkan İsrail NATO üyesi olmamasına rağmen, 1994’te başlatılan Akdeniz diyalogu girişimi kapsamında NATO’ya yakın bir partner konumu dikkate alınarak, mutlaka dizginlenmeli, frenlenmeli ve hizaya getirilmelidir. NATO’nun Ankara zirvesinde bu da konuşulmalıydı. NATO Zirvesi bitti, biz dönelim yine iç dünyamıza. Huzur, güven, adalet ve refah beklediğimiz iç dünyamıza… ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

CAN PULAK yazdı: "Beyaz Geceler ve Leningrad" Haber

CAN PULAK yazdı: "Beyaz Geceler ve Leningrad"

Rusya sadece enerji değil, su zengini de bir ülke. Büyük nehirler, kanallar, göller.. Volga’da seyrederken Avrupa’nın en büyük ikinci gölü Onega ile buluşuyorsunuz. Leningrad’a yaklaşırken de Ladoge gölü. İlki bizim Marmara denizimize yakın büyüklükte, diğeri ise Marmara’dan da çok büyük. İklim de bol yağışa müsait ki her yer yemyeşil orman. Volga nehir turlarına üçer katlı gemilerle çıkılıyor. Bu hatta değişik firmaların 57 gemisi çalışıyor. Hepsi tertemiz, iyi yetişmiş personele sahip, turistleri memnun etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Yemekler iyi, eğlence ve canlı müzik dinletileri üst düzeyde. Spor hocası bile var geminin. Bu arada başta Tarkan olmak üzere bizim Türk şarkıcıları çok revaçta. Onların şarkılarını da söylüyor Rus sanatçılar. Gemi önce çok şirin ve sevimli Ugliç köyüne uğruyor. Burada yolculara para harcatacak küçük el sanatları standartları var. Elbiseler, işlemeli gömlek, kalpak, kazak ve eldivenler satılıyor. Minik kafelerde çay-kahve içip, lezzetli pastalar yiyorsunuz. Sonra bizim Marmara’nın yarı büyüklüğündeki Ribirsk Barajı’nı görüyorsunuz. Goritsi köyü ile dünyanın en büyük Ortodoks kilisesine sahip Kirillov kasabasını da ziyaretten sonra, açık hava müzesi sayılan Kiji adasına geçiliyor. Ada çok enteresan.. Eski dönem ahşap rus evleri görülmeye değer. 100-150 yıl öncesinin yaşamı canlandırılıyor bu evlerde. Adanın papazı Igor, kilise çanıyla minik bir konser de verdi turistlere.. Volga’nın beyaz geceleri çok ilginç. Gece yarısına yakın batmaya yüz tutan güneşin yarattığı eşsiz doğa olayı görülmeye değer doğrusu. Mayıs sonundan Temmuz’un ortasına kadar süren beyaz geceler, Leningrad’da bir festival havası içinde geçiyor. Kültürel etkinlikler, açık hava konserleri, tiyatroları, bale-opera ve klasik müzik konserleriyle şehir çok hareketli bir dönem yaşıyor. Burası fotoğrafçılar için bir cennet adeta. Güneşin batması ile doğmasının bir olduğu zaman Leningrad’da olmak lazım. Açılan köprüleri izlemek, gece nehir turu yaparak, ışıl ışıl şehri seyretmek, gündüz ermitaj müzesini ve saray meydanını gezmek gerek. Müzeyi öyle 2-3 saatte gezmek mümkün değil. 3-5 gün bile yetmez dünyanın bu en büyükleri arasında sayılan müzesini gezmek, dolaşmak.. Müzeye plastik şişe suyu ve büyük parfüm sokmak yasak. Geçmişte biri, elindeki benzin dolu şişeyi çok kıymetli resimlere savurarak hayli zarara sebep olmuş. 6 milyon nüfusa sahip Leningrad, gerçekten çok güzel bir şehir. Bol miktarda parkları, heykelli ve çiçekli bulvarları. 4,5 km uzunluğundaki Neva ve Rossi caddelerinin görünümü mükemmel.. Böyle yerler iyi bir rehberle gezilir. Zaten Rusya’da bir rehberiniz yoksa bir bardak su bile içemezsiniz. Kimse lisan bilmiyor. Her şeyi Rusça söylemek ve anlatmak zorundasınız. Bizim rehberimiz Yusuf Nuraydın hem çok donanımlı, hem de çok sevecen, güler yüzlü bir insan.. Siyasal Bilgiler Fakültesinin hem de kamu yönetimi bölümünden mezun. Sınıf arkadaşlarının çoğu Vali, Emniyet Müdürü filan. Hatta biri, bundan önceki İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya. İnanılmaz kültürlü ve bilgili bu rehberimiz bir dediğimizi iki etmedi, Rusya ve Rus tarihi hakkında bize çok doyurucu bilgiler verdi. Şimdi Rusya hakkında birkaç özet bilgi daha verip, yazıyı sonlandıracağım. Genç Ruslar depremle hiç tanışmamışlar. Eskiler en fazla 1-2 şiddeti görmüşler, altlarından fay hattı geçmiyormuş. Daça denilen yazlık evlere çok düşkünler. Para biriktirip sahil ve orman yakınlarında yazlık sahibi olmak istiyorlar. Moskova’da şehir merkezindeki kışlık evler 165 bin ile 380 bin dolar civarında. Leningrad ise daha ucuz, yerine göre 85 bin ile 150 bin dolar arasında geziniyor fiyatlar. Benzinin litresi bizim yarı fiyatımıza. Otomobil ücretleri ise farklı. Yerli otolar ortalama 700-750 bin TL arasında. Yaptırımlar nedeniyle Avrupa arabaları artık gelmiyor, yedek parçaları da ya yok ya da çok pahalı. Bu yüzden piyasa Çin arabalarına kalmış. Yollarda her cins Avrupa arabalarını görüyorsunuz ama Çin çoğunlukta. Yeni bir Çin arabası 1,5-2 milyon Türk lirası civarında. Ruslar dünya boşanma rekorunu açık ara muhafaza ediyorlar. Her evliliğin 7-8’i boşanma ile sonuçlanıyor. Eşlerin birbirini aldatma sıralamasında da Brezilya ve Fransa’nın arkasında 6. Birinci Amerika, biz ise 10. sıradaymışız. Bunlar Birleşmiş Milletler istatistikleriymiş. İşsizlik yüzde 2,2 ile 2,5 arasında geziniyor, ülkede her beş kişiden biri kendini yoksul sayıyormuş. Şimdi Ruslar, kendilerine ve ailelerine zaman ayırabilmek için haftada 4 gün çalışıp 3 gün tatil yapmanın peşindeler. Bu konudaki yasa teklifi uzun zamandır Parlamento’da görüşülmeyi bekliyor. Bu arada Rusya’da kredi kartlarının çok yerde geçmediğini ve tüm hesapların peşin parayla ödendiğini de söylemeliyim. Ben buzun üst kısmındaki Rusya’yı hem de çok yüzeyden anlattım. Buzun altındaki kısmı öğrenebilmek için sadece beyaz geceleri değil, karanlık geceleri de yaşamak lazım. Kalın sağlıcakla.

CAN PULAK yazdı: "Nazım- Harp ve Volga.." Haber

CAN PULAK yazdı: "Nazım- Harp ve Volga.."

Gençliğimizde komünistler Moskova’ya diye bağırırdık. Geçmişin Rusya’sında rejim baskısı, yokluk ve yoksulluk vardı. Hürriyeti hayal bile edemiyordu insanlar. 1970 başlarında genç bir gazeteci olarak gittiğim Moskova’da yaşam felaketti. 4 katlı aynı tip apartmanların tek odasında, koridordaki tek tuvaleti nöbetle kullanarak yaşardı aileler. Ayda bir gelen tek bir limonu alabilmek için yüzlerce metre kuyrukta soğukta titreşerek bekleşirdi insanlar. Lahana, pancar, bulabilirse patates ve meşhur borşh çorbasıyla beslenirlerdi. Evet, o dönemde de meşhur metroları, geniş caddeleri, muhteşem taş binaları, harika heykelleri vardı ama, rejim insanı asker ve robot haline getirmişti. Sonradan önce gazeteci, takiben devlet görevlisi olarak birkaç defa daha gittiğim Rusya’da, rejim çökene kadar oluşan ağır ve yavaş gelişimleri de izledim. Ama 1991’de Sovyetler Birliği Mihail Gorbaçov’un istifasıyla dağılınca, Rusya’nın kaderi de hızla değişmeye başladı. Son 1994’te gittiğim Rusya ile günümüz Rusya’sı arasındaki fark korkunç… O eğitimli ama mutsuz insanların yüzlerindeki hüzün gitmiş, yerine gülümseyen çehreler gelmiş. O eski karanlık Rusya gitmiş, yerine aydınlık ve çok farklı bir Rusya gelmiş. Avrupa’nın en ileri, en huzurlu, kendine güvenen bir ülkesi olup çıkmış Rusya. O polis devleti, o korku ülkesi kaybolmuş. Modern, çağdaş bir ülke çıkmış ortaya. Peki komünizm ne olmuş? Kapitalizme tam benzemese de akılcı ve henüz adı konmamış bir sisteme evrilmiş. Putinizm denilebilir mi acaba? Öyle ya, Putin 4 yılı Başbakan 22 yılı ise devlet başkanı olarak toplam 26 yıldır Rusya’yı yönetiyor. Her neyse komünizmden hızla uzaklaşan ve geçmiş dönemin izlerini ustaca silme çabalarını sürdüren Rusya’ya gidip, Moskova Novodeviçi mezarlığında yatan dünyaca ünlü şairimiz Nazım’ı ziyaret etmeden dönülmez. Şili’li Pablo Neruda Uluslararası bir toplantıda “dünyanın en büyük şairi” olarak takdim edilmesine itiraz ederek “Hayır Nazım bir, ben iki” der. Dünyanın şapka çıkardığı böyle büyük bir şaire çeşitli nedenlerle çok haksızlıklar ettik. Onu vatan hainliğiyle suçladık. Oysa vatanla, istiklal harbimizle ilgili en güzel, en duygulu ve duyarlı şiirleri o yazmadı mı? Yargısız infazda üstümüze yok. Günümüzde bile yargısız infazlar yapıp duruyoruz. Nasıl milli edebiyatımızdaki Ahmet Haşim’i, Yahya Kemal’i, Arif Nihat Asya’yı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, Ahmet Arif’i, Orhan Veli’yi, Cemal Süreyya’yı, Sezai Karakoç’u, Hasan Hüseyin Korkmazgil’i ve diğerlerini unutamazsak, Nazım’ı da elbette unutamayız. 1963 yılında hayata gözlerini yuman Nazım, ünlü yazarların, bilim insanlarının, sanatçıların ve devlet adamlarının gömülü olduğu mezarlıkta eşi Vera ile birlikte yatıyor. Görkemli mezar taşında sanatsal duruşu ile yaşam felsefesini çağrıştıran figürler, yürüyen adam silüeti ve çınar detayı var. Mezarında topluca saygı duruşunda bulunduk. Bazı ziyaretçiler onu yüksek sesle okudukları şiirleriyle anarken, komünizme karşı fikirlerin sahibi olarak ben, ruhuna bir Fatiha okudum. Hoş artık komünizmin de ruhuna Fatiha okunuyor ya… Nazım’ın yattığı mezarlıkta Çehov’un, Gogol’ün, Tolstoy’un, Kruşçev’in mezarlarını da gördük. Ukrayna ile harbeden ve 220 bine yakın ölü veren Rusya değil sanki. Harpten görünür tek bir ize bile rastlamadık. Moskova’da da, Leningrad’da da, uğradığımız küçük şehirler ve köyler de de bir çocuğun elindeki patlayan balonun sesinden başka bir patlama duymadık. Rusya’da kirli arabayla dolaşmak yasak. Evlerin dış cephelerini boyamayanlara ceza veriyorlar. Şimdi sıkı durun, bizim Türk Lirası var ya, Rusların rublesinden daha kıymetli. Ohhh çok şükür, nihayet paramızın minik de olsa değerli olduğu ülkeyi gördük. Mozambik’te değil, Rusya’da güçlü TL. Bizim bir liramız, 1.70 ruble ediyor. Rus turizmine de çökmüş gözüyle bakabiliriz. 2013 yılında zengin kültürel mirası ve büyük doğal çeşitliliği nedeniyle 33 milyon turist geliyormuş Rusya’ya. Dünyada en çok ziyaret edilen 9. ülkesi ve 11 milyar dolar geliri varmış. Ama pandemi, harp ve ABD ile batının yaptırımları nedeniyle turist sayısı 5 milyona, geliri ise 9 milyar dolara düşmüştü. Şimdi gelen turistin yüzde 51’i Çinli, geri kalanın çoğu Türk, Arap ve bazı komşu ülkelerden. Yaptırımlardan dolayı Avrupalı turist yok denecek kadar az. Rusya’nın turizm trafiği giderek artıyor. Geçen yıl 23 milyon kişi gelmiş, 24 milyar dolar bırakmış. Ama yurt dışına seyahate giden Rusların harcadığı paranın miktarı ise gelirin iki misli. 48 milyar dolar yani.. Harp biter ve ülke tam normale dönerse, Rusya turizmden çok iyi para kazanabilir. Kaynak ve çeşitliliği çok fazla çünkü. Moskova ve Leningrad’da marketlere girdim ve fiyat mukayesesi yaptım. Leningrad daha ucuz. Rusya’da asgari ücret 300 dolar civarında. Ama emeklileri bizden beter durumda. Onlar da çok sıkıntı çekiyorlar. Ancak bir avantajları, ev kiraları yok. Kalifiye personel iyi para alıyor ve özel sektör ellerine 800-1600 dolar veriyor. Marketlerde domates 130 TL’ye, avakado 150’ye, muz 80’e, kiraz 400’e, portokal 100, mandalina 250, şeftali 200, yeşil elma 160, litre süt 80, yoğurt 85, tam tavuk 350, 10 adet yumurta 75, pirinç 120, soğan 40, patates 60, et ucuz 350-375 TL arası satılıyor. Moskova’dan Aleksandra nehir gemisiyle Volga’ya açıldık ve 5 günde yavaş seyirle Leningrad’a vardık. Volga’nın uzunluğu 3900 km. Biz gemiyle 1790 km’sini aştık. Moskova 128 km uzunluğunda bir kanalla bağlanan Volga Hazar gölüne dökülüyor. Üçüncü ve son yazıda yeşile, ormana ve şirin ama bakımlı köylere doyulmayan Volga’yı, rüya şehir Leningrad’ı anlatacağım. Bu gezi gözlemlerini biraz da uzatmamın sebebi, siz değerli okuyucularımı sürekli yaşadığınız gerginlikten biraz uzaklaştırma isteği.. Gergin yaşıyoruz, tedirgin yaşıyoruz, yönetim yanlışlarından şikâyetçi yaşıyoruz ama dünyanın en güzel ülkesi canım Türkiye’mizde yaşıyoruz. Bunu da unutmayalım. Gelecek yazı: Beyaz Geceler ve Leningrad ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

CAN PULAK yazdı: "Rusya ve Beyaz Geceler -1-" Haber

CAN PULAK yazdı: "Rusya ve Beyaz Geceler -1-"

Diyeceksiniz ki, “Rusya’da ne vardı, Türkiye’nin suyu mu çıktı? Ruslar bize gelirken senin ne işin var orada?..” Haklısınız ama Ruslar artık eskisi gibi bize gelmiyor. Neden acaba diye yerinde görmek, araştırmak istedim. Gitmişken bir de sürekli övgüsünü duyduğum “Volga Volga- Beyaz Geceler” nehir turuna katılmayı düşündüm. Önce Rus turizm trafiğindeki azalmanın sebebini kestirmeden söyleyeyim. Türkiye çok pahalı, artık Ruslar yarı fiyatın da altındaki İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi rakip ülkeleri tercih ediyorlar. Ayrıca Ukrayna ve ABD-İran savaşı, pahalılık ve enflasyon artışı da, seyahate ilgi ve talebi oldukça azaltmış. Ukrayna harbinden sonra Türkiye’ye yerleşen ve ev alan kaliteli ve meslek sahibi Ukraynalılarla Rusların çoğunu kaybetmişiz. Oturma izninde zorluklar çıkarmışız. Büyük bir kısmı evleri satıp, Gürcistan-Ermenistan-Tayland’a filan gitmişler. Gelelim kafamızdaki Rusya fotoğrafındaki büyük değişikliğe. Sovyetlerin çökmesinden sonra, Rusya iyice Avrupa’laşmış. Özel sektör öne çıkmış, Moskova ve Leningrad gibi şehirlerin görüntüsü, zengin ve şık mağazalar ile lüks otomobil bolluğu Paris- Cenevre-Brüksel-Viyana’yı andırıyor sanki. Sokaklarda o eski asık suratlı Ruslardan eser kalmamış. Hırpani, bakımsız, makyajsız kimseler dolaşmıyor ortalıkta. Hele gençler, üzerlerinde marka ve çakma Avrupa tişortlarıyla, şapka ve blucinlerle mutlu ve neşeli görünüyorlar. Kafeler, lokanta ve mağazalar kalabalık… Hani bizim oligark diye bildiğimiz 73 milyarderi var Moskova’nın. Lüks yatlar, lüks sürat tekneleri ile dolu kanallar. Kuryeler büyük şehirlerde de var. Ancak onların motosikletleri elektrikli. Bizde henüz yok ama caddelerde robot kuryelere de rastlıyorsunuz. Orak-çekiç amblemi neredeyse hiç kalmamış Rusya’da. Eski izleri iyice silmişler. Eski ve görkemli binaları çok muhteşem. Hele Stalin’in yaptırdığı 7 bina var ki, hepsi birer sanat şaheseri. Son çeyrek asırda başlayan yüksek yapılar, Moskova’nın yeni bölümünde. Önemlilerini bizim Türk firmaları yapmışlar. Rahmetli müteahhit Şarık Tara’yı Arbat Caddesindeki alışveriş merkezi, 33 katlı ilk gökdeleni ve konser salonu yaptığı için yaşlıların çoğu tanıyorlar. Rusya 17 milyon kilometrekare ile dünyanın en büyük yüzölçümüne sahip ülkesi. 14 ülkeyle sınır komşusu. Alaska’yı 1867’de 7,2 milyon dolara Amerikalılara satmışlar. Toplam nüfusu 145 milyon olan Rusya’nın kadın nüfusu erkeklerden 10 milyon daha fazla. Nüfus artışını sağlamak için Aşk bayramı ilan etmişler. Bayramdan 9 ay sonra doğanlar için cazip imkânlar, teşvik primleri filan getirmişler, bu yolla nüfusu bir miktar da olsa arttırabilmişler. Ama son yıllarda yine düşüş başlamış. Buna tekrar bir çare arıyorlar şimdi. Rusya’da başıboş köpeğe rastlamadım, Hele kediyi hiç görmedim. Sadece Leningrat’taki dünyaca ünlü Hermitaj müzesini ve sanat eserlerini farelerden ve haşerelerden korumak için 100’den fazla kedi besliyorlarmış. Rusların da Noel babası var ama onlarınkinin adı değişik. Dad Moroz (Ayaz dede) diyor onlar, ayaz dede de tıpkı Noel baba gibi çocuklara hediyeler dağıtıyorlar. Moskova metrosu şehrin altını örümcek ağı gibi sarmış. İstasyonlar avizeleri, mozaikleri, vitrayları, heykelleri ve mermer sütunları ile adeta birer sanat müzesi. Moskova’yı özetle deseniz, Kızıl Meydan, Kremlin Sarayı, görkemli kiliseler, matruşka, votka ve Bolşoy tiyatro-opera ve bale binası ile borş çorbası- pelmeni mantısı, (samovar) semaver çay ve medovik pastası demek yeterli olur. Dükkânlarda Putin’in Judo DVD’si ile Gorbaçev’in (Romantik balatlar) albümü yok satıyor. Putin dedim de, halk ayda iki defa görüyor onu televizyonlarda. Rusya genelinde kablo, uydu ve yerel yayın yapan 6700 adet TV kanalı var. Tüm vatandaşların ücretsiz ve yasal olarak erişebileceği 20 adet zorunlu ulusal dijital kanalda ise Putin, ayda bir ulusa seslenişe benzer konuşmalar yapıyor,15 günde bir de, ülkenin her yanından yapılan bağlantılarla halkın sorularını cevaplıyor. Soru soranlar bizdekilere benzer olmalı. Öyle muhalifler her şeyi kolay ve özgür eleştiremiyorlar gibi. Sistem çöktü dedikse, o kadar da çökmemiş henüz. Devlet, kurumlar, özel sektör tıkır tıkır işliyor. Kargaşa, trafik tıkanıklığı filan yok. Yollar 3-4 şerit gidiş gelişli ve çok geniş. Her yer tertemiz, ağaçlı ve çiçekli. Ağaç dedim de, Rusya’nın orman zenginliği gibisini görmedim. Şehirleri de yemyeşil, kıyıları da, nehirleri de.. Geleneksel tıptan kozmetiğe kadar kullanılan Huş ağaçlarıyla dolu her yer. Soğuk iklimi seven Huş ağaçları bizim Kuzey Karadeniz’de ve Doğu Anadolu’da da var. Ama Rusya’daki gibi yoğun değil. Rusya kereste ihracında da başı çeken ülkelerden. Ama kesimler ve seyreltmeler planlı yapılıyor, kaçak dal kesimine bile ağır cezalar veriliyor. İlginç bir bilgi, büyük Petro zamanında sakallılar sakal vergisi veriyorlarmış. Aman yanlış anlaşılır, bizde de gelir elde etmek için sakalsızlardan vergi isteyebilirler. İkinci bir yazıyla Rusya’yı, Volga Volga’yı, beyaz geceleri ve Leningrad’ı anlatmaya devam edeceğim.

CAN PULAK: Sıra Özgür Özel'de mi? Haber

CAN PULAK: Sıra Özgür Özel'de mi?

Mutlak butlan halloldu, CHP de ikiye bölündü, siyaset çarşısında aynı malı satan iki esnaf fotoğrafı yaratıldı, şimdi sırada ne var acaba? Özgür Özel’in dokunulmazlığı kalkacak galiba. Şimdi herkes endişeyle bunu bekliyor, konuşuyor. Olur mu, olmayacak ne kaldı ki geride? Olması imkansız ne varsa peşpeşe olmadı mı, yapılmadı mı? Hepimiz hayretle izlemedik mi televizyonlardan? Milleti meşgul edecek gündemi çok sık değiştirenlerin heybesi, yine doludur mutlaka. İki ay Kurultay çekişmeleriyle geçer. Bu arada yeni parti çalışmaları sürdürülür. Bu saatten sonra yeni parti kurmak, öyle sanıldığı gibi kolay bir iş değil. 81 il ve 922 ilçede teşkilatlanacaksın. Binalar tutacak, içlerini döşeyecek,kongrelerini yapacaksın .Bunun için çok para lazım. Çok para da Özgür Özel’de değil, parti kasasına sahip olan Kılıçdaroğlu’nda şimdi. Öyle görünüyor ki Kılıçdaroğlu kurultayı mümkün olduğu kadar geciktirecek. Özgür Özel’i müşkül duruma düşürmek için ne mümkünse yapacak. Ama ne yaparsa yapsın, Özel’in umut beslenen ve tartışmasız liderliğine mani olamayacak ki.. Dokunulmazlığı kalksa da kalkmasa da, hapse girse de girmese de liderliği artık delegeler tarafından değil, millet tarafından onaylanmıştır Özel’in. Genel Başkanlığın çok üstüne çıkmış, kim ne derse desin güçlü bir lider olmuştur artık. Seçime erken veya zamanında gidilebilirse eğer, görülecektir ki Özgür Özel hangi partinin şapkasıyla girerse girsin sandıkları patlatır. İktidar kaybedeceği bir seçime kolay gider mi? O da ayrı bir tartışma konusu… Siyasete kin egemen oldu. Sadece AKP değil kindar bir nesil yaratmaya çalışan. CHP’deki kindar kadro da Genel Merkezi ele geçirmedi mi? Kurultayda sahtekarlık olmuş, yargı karar vermiş, iyi güzel de kapıları kırıp ortalığı savaş alanı haline getirmeye gerek var mıydı? Efendice oturulup konuşulamaz,bir orta yol bulunamaz mıydı? Bu ne kin, bu ne düşmanlık? Kılıçdaroğlu karlı mı çıktı bu işten yani? Partiyi ele geçirdikten sonra topladığı cılız kalabalıkla Özgür Özel’in muazzam kalabalığı mukayese edildiğinde, aradaki korkunç farkı göremediler mi? Ayrıca Kılıçdaroğlu iktidar karşıtı kitlede yarattığı öfke ve tepkinin farkında değil mi hala? AKP’liler gülerek, hatta matrak geçerek izliyorlar CHP’de olup bitenleri. CHP’nin başına gelenlerde, AKP’nin dahli olmadığı söylenemez ve düşünülemez. Böylesine başarılı bir siyaset mühendisliğini AKP’den başka yapabilecek bir parti henüz yok ortalıkta. Öyle ama, CHP’nin de hizipçiliğini, partiiçi iktidar kavgalarını ve bünyesini sürekli kemiren kurtu da AKP yaratmadı ya… AKP’nin bu denli güçlü iktidarına, CHP’nin yanlışları ve cılız muhalefeti hayli destek oldu. Geriye dönüp bakın, dağınık ve hizipten bunalan CHP’nin muhalefet görevini doğru dürüst yapmamakla, AKP’nin değirmenine yıllarca su taşıdığını kabul edersiniz. Çok şanslı bir parti bu AKP.. Böyle bir ana muhalefete hiçbir yerde, hiçbir ülkede rastlanamaz çünkü. Enflasyon, geçim zorluğu, emeklilerin feryadı, işsizlik, gençlerin umutsuzluğu, hak-hukuk-adalet,temel sorunlarımız filan geri planda şimdi. CHP’yi, kurultay kavgalarını, Cumhuriyet İttifakı arayışlarını, terörsüz Türkiye girişimlerini, Anayasa değişikliğini tartışacağız artık. Cumhuriyet İttifakı yeni bir deyim. Özgür Özel’ci CHP’lilerle diğer küçük muhalif partilerden oluşacakmış. Bir de, Kurultay operasyonu başarılamazsa İyi Parti veya Zafer Partisiyle birleşme gündeme gelebilirmiş. Bunlar ne derece doğru, ilerde yaşayıp göreceğiz. Ancak unutmamamız gereken bir husus var. Millet ve özellikle gençler, ihtiyar siyasetçilerin yarattığı yeni Türkiye’den memnun değiller. Yorgun düştüler, huzur ve sükunet arıyorlar. Bilin diye söyledim.. ..... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.