Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Beslenme

bursaarena.com.tr - Beslenme haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Beslenme haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Uzmanlar uyardı: “Kapınıza gelen sütün kaynağını sorgulayın” Haber

Uzmanlar uyardı: “Kapınıza gelen sütün kaynağını sorgulayın”

Dünya Süt Günü nedeniyle açıklama yapan uzmanlar tüketicileri sokak sütüne karşı uyardı, “Kapınıza gelen sütün kaynağını sorgulayın” mesajını verdi. Yaz aylarının yaklaşmasıyla birlikte açıkta satılan ve kaynağı belirsiz süt ürünleri yeniden gündeme gelirken, uzmanlar 1 Haziran Dünya Süt Günü kapsamında yaptığı açıklamada, özellikle sıcak havalarda kontrolsüz koşullarda ve hiçbir denetime tabi olmadan satılan süt ve süt ürünlerinin ciddi halk sağlığı riskleri taşıdığına dikkat çekti. “Sokak sütü kabul edilebilir bir yöntem değil” Ankara Üniversitesi Gıda Hijyeni ve Teknolojisi Bölümü’nden Prof. Dr. Ufuk Tansel Şireli, özellikle yaz döneminde, açıkta satılan süt ve süt ürünlerinde mikrobiyolojik ve gıda zehirlenmesi risklerinin ciddi şekilde arttığını belirtti. Şireli, “Yaz ve sıcak havalar geliyor. Ülkemizin birçok yerinde, hiçbir kayıt ve denetime tabi olmayan sütlerin satıldığını görüyoruz. Kapınıza ve sokağınıza gelen sütün kaynağı ne? Çiftlikten size ulaşana kadar, havaların ısındığı bu dönemde hangi sıcaklıkta taşınıyor? Ne kadar süre güneşte, açıkta bekliyor? Hangi koşullarda muhafaza ediliyor? Tüketicinin bu hususları mutlaka sorgulaması gerekiyor. Veteriner gıda hijyeni uzmanı olarak, açık ve kayıtsı z şekilde satılan sokak sütünün halk sağlığı açısından kabul edilebilir bir yöntem olmadığını açıkça söylemem gerekir. Kaynağı, üretim koşulları, hijyen uygulamaları ve soğuk zinciri denetlenemeyen bir ürünün tüketiciye güvenli şekilde ulaştığını varsayamayız” dedi. Açıkta satılan sütlerde soğuk zincirin korunmasının çoğu zaman mümkün olmadığını belirten Şireli, şu değerlendirmeyi yaptı: “Çiğ süt uygun sıcaklıkta muhafaza edilmediğinde mikroorganizmalar çok hızlı çoğalabilir. Özellikle yaz aylarında bu süreç hızlanır ve açıkta satılan sütlerdeki mikrop sayısı hızla artar. Kayıtlı üretim yapan ve am balajlı ürün satan işletmelerde ise süt; çiftlikten fabrikaya kadar kontrollü sıcaklıkta taşınır. Burada önce birçok yönden analiz edilir, uygun olan süt işlenir ve denetlenir. Ambalaj, aslında ürünün garanti belgesidir.” Şireli, içme sütlerine uygulanan pastörizasyon ve UHT işlemlerinin gıda güvenliği açısından kritik olduğuna dikkat çekerek, tüketicilerin kaynağı belirsiz ürünler yerine izlenebilir ve denetlenebilir ürünleri tercih etmeleri gerektiğini ifade etti, “Kapınıza gelen sütün sadece fiyatını değil, hikâyesini de sorgulayın” dedi. “Süt yaşlandırıyor” iddiaları bilimsel gerçeklerle örtüşmüyor. Ankara Üniversitesi Süt Teknolojisi Bölümü’nden Prof. Dr. Ebru Şenel Özkan ise son dönemde sosyal medyada yer alan “süt yaşlandırıyor” iddialarının bilimsel zeminden uzak yorumlandığını belirtti. Şenel Özkan, özellikle süt tüketimi ile IGF-1 hormonu ve galaktoz üzerinden kurulan bazı iddiaların bağlamından koparıldığını belirterek şu değerlendirmede bulundu: “Bilimsel çalışmalar süt ve süt ürünlerinin; kaliteli protein, süt yağı, kalsiyum, fosfor, B vitaminleri ve birçok temel besin öğesi açısından önemli bir kaynak olduğunu açık şekilde göstermektedir. Sosyal medyada dolaşan bazı iddialar ise bilimsel olguların yanlış yorumlanmasına dayanıyor.” IGF-1 ile ilgili tartışmalara da değinen Özkan, insan vücudunun zaten doğal olarak IGF-1 (Insulin-like GrowthFactor-1) hormonu ürettiğini söyledi, “IGF-1 kemik sağlığı, kas yapımı ve onarımı için gereklidir. Düşük IGF-1 seviyeleri, özellikle yaşlılarda daha yüksek kırık riskiyle ilişkilidir. Yani IGF-1’i doğrudan ‘zararlı bir hormon’ olarak nitelendirmek bilimsel açıdan doğru değildir” dedi. Galaktoz iddialarıyla ilgili olarak da Özkan, bazı deneysel çalışmaların günlük beslenme koşullarındaki süt tüketimiyle doğrudan ilişkilendirilemeyeceğini belirterek, “Evet, laboratuvar ortamında farelere çok yüksek dozda saf galaktoz v erilerek yapay bir ‘yaşlanma modeli’ oluşturulabiliyor. Ancak burada kritik fark şu; laboratuvarda kullanılan dozlar, normal beslenme ile alınan miktarların çok üzerindedir. Sütte galaktoz tek başına değil; laktozun bir bileşeni olarak ve birçok besin öğesiyle birlikte tüketilmektedir. Güncel bilimsel verilere bakıldığında, insanlarda normal düzeyde süt tüketiminin yaşlanmayı hızlandırdığına dair güçlü klinik kanıt yoktur” dedi. Özkan, “Bugün süt ve süt ürünleri, geçmişte olduğu gibi, dünya genelindeki beslenme rehberlerinde dengeli beslenmenin önemli bir parçası olarak yer almaya devam ediyor” diyerek sözlerini noktaladı.

Kadınlar neden erkeklerden daha uzun yaşıyor? Haber

Kadınlar neden erkeklerden daha uzun yaşıyor?

Kadınsanız, erkek kardeşlerinizden veya arkadaşlarınızdan daha uzun yaşamanız muhtemeldir - küresel ortalamaya bakıldığında yaklaşık 5 yıl daha uzun. Kadınların erkeklerden uzun yaşamasının nedenleri tam olarak bilinmiyor, ancak bilim insanlarının bazı fikirleri var. Hatta bu fikirler bazı kuş türleri gibi, yaşam süresi açısından avantajın erkeklerde olduğu durumları da açıklamaya yardımcı olabilir. Erken ölümler "Neredeyse her ülkede kadınlar erkeklerden daha uzun yaşar," diyor Birleşik Krallık'taki Oxford Nüfus Yaşlanması Enstitüsü Direktörü Prof. Sarah Harper. Kaynak, Quynh Anh Nguyen/Getty Images /// Our World in Data'ya göre 2023 yılında Vietnam'da yaşam beklentisi kadınlar için 79,3 yıl, erkekler için 69,9 yıldı Rusya'da "gerçekten çok büyük bir belirleyici faktör esasen sigara ve alkol" diye açıklıyor Harper; bunların kullanımı erkekler arasında daha yaygın. Dünya genelinde de erkeklerin yaşamı kısaltan diğer davranışlara daha yatkın olduğu görülüyor. "Beslenmeleri genellikle daha sağlıksız olma eğiliminde" diyor Harper. Ayrıca doktora gitme olasılıkları da daha düşük; ancak "evli erkeklerin bir avantajı vardır… çünkü genellikle partnerleri onları götürür." Birçok toplumda erkeklerin daha tehlikeli işlerde çalıştığını ve erkeklik algısının daha fazla risk alma ile ilişkilendirilebileceğini söylüyor. Kadınlarla erkeklerin kişilikleri ne kadar farklı? "Erkeklerde trafik kazaları, şiddet, cinayet ve intihardan kaynaklanan ölümler çok daha yüksek" diye uyarıyor. Ancak tablo sabit değil. Kaynak, Ronald Dumont/Getty Images /// Birleşik Krallık'ta 1960'lar ve 70'lerde yürütülen sigara karşıtı kampanyalar erken erkek ölümlerinde düşüşe yol açtı Birleşik Krallık'ta 1960'lar ve 70'lerde yürütülen sigara karşıtı kampanyalar erken erkek ölümlerinde düşüşe yol açtı. "O anda bu fark dramatik biçimde kapandı," diyor Harper. Yine de, alışkanlıklar değişse bile cinsiyetler arasındaki farkın tamamen ortadan kalkmayacağını düşünüyor çünkü "kadınlar ile erkekler arasında her zaman biyolojik bir fark olacak." Östrojen ve testosteron Bu farklardan biri hormonlar. İspanya'daki Valencia Üniversitesi'nde yaşlanma üzerine uzmanlaşmış fizyolog Prof. Consuelo Borrás, "Östrojenler kadınları korumak için pek çok şey yapar" diyor. Bunlar arasında kolesterol seviyelerini kontrol etmek ve bağışıklık sistemini düzenlemekten, idrar yolu enfeksiyonlarını önlemeye ve beyin ile kemik sağlığını korumaya kadar birçok etki var. Bu hormonun bu kadar çok faydası olmasının nedenlerinden biri, hücrelerimizde biriken ve yaşlanmaya katkıda bulunan serbest radikaller adı verilen zararlı parçacıkları etkisiz hale getiren bir antioksidan gibi davranmasıdır. "Birçok çalışma, menopozda östrojen korumasının kaybının vücuttaki birçok işlevi etkileyeceğini gösteriyor" diye açıklıyor Borrás: "Örneğin osteoporoz elbette yaşlanma süreciyle ilgilidir, ancak aynı zamanda östrojen eksikliğinden de kaynaklanır." Doğru kadınlara menopozun erken döneminde hormon replasman tedavisi uygulandığında bazı işlevlerin yeniden kazanıldığını sıkça gördüklerini söylüyor. Kaynak, Half point images/Getty Images /// Hormon replasman tedavisi (HRT), kadınlar menopoza yaklaşırken düşen östrojen ve progesteron hormonlarını yerine koyarak menopoz belirtilerini hafifletmek için kullanılan bir tedavidir Öte yandan erkeklerde başlıca cinsiyet hormonu testosteron ve bu hormon daha riskli davranışlarla ilişkilendiriliyor. Borrás, bunun vücut içinde bazı zararlı etkileri de olabileceğini düşünüyor; ancak bunun nasıl gerçekleştiği henüz net değil. Nitekim 2012 tarihli bir çalışma, Kore tarihinde hadım edilmiş ve testosteron üretmeyen bir grup erkeğin, diğer erkeklere göre 14-19 yıl daha uzun yaşadığını bulmuştu. Ancak bu verilerin sınırlamaları var ve bariz nedenlerle tekrar edilemez. Yine de bazı hayvanlarda elde edilen kanıtlar da kısırlaştırılan erkeklerin daha uzun yaşayabildiğine işaret ediyor. Hormonlar uzun ömürlülük bulmacasının bir parçası olabilir, ancak başka unsurlar da var. "Birçok faktör var ve bazılarını biliyoruz, ancak bunun gerçekten çok karmaşık bir süreç olduğunu düşünüyorum," diyor Borrás. Evrimsel ipuçları Daha iyi anlamak için bazı bilim insanları insanın ötesine bakıyor. Daha uzun yaşayan dişilere sahip tek tür biz değiliz. Aslanlar ve koyunlardan orkalar ve farelere kadar birçok memelide bu durum görülür. İlginç bir şekilde, kuşlarda durum tersi: Yaşam süresi açısından genellikle avantaj erkeklerdedir. Bunun bir ipucu cinsiyet kromozomlarında olabilir. Kaynak,Nathan Devery/Getty Images /// Erkeklerde Y kromozomu X kromozomundan daha küçüktür ve daha az gen taşır Almanya'daki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü'nden araştırmacı Dr. Johanna Staerk, "Memelilerde dişiler iki X kromozomuna sahipken, erkeklerde bir X ve bir Y vardır," diyor. Bir teoriye göre XX yapısına sahip olmak dişilere bir avantaj sağlayabilir; çünkü "kopyalardan birinde bir mutasyon varsa, diğer kopya bunu telafi edebilir" diye açıklıyor Staerk: "Ancak erkeklerde sadece bir X kromozomu olduğu için bu mutasyonlar daha zararlı olabilir." Kuşlarda ise aynı kromozomun iki kopyasına sahip olanlar erkeklerdir (onlarda bu kromozom Z olarak adlandırılır), dişilerde ise bir Z ve bir W vardır. Staerk "Bu, memelilerde dişilerin daha uzun yaşaması ve kuşlarda erkeklerin daha uzun yaşamasının bir açıklaması olabilir," diyor. Ancak 2025'te yayımlanan çalışması, hikâyenin bundan da öteye geçtiğini gösteriyor. Kaynak,guenterguni/Getty Images /// Gorillerdeki çiftleşme sisteminde tek bir erkek, grubundaki birden fazla dişiyle çiftleşiyor "Tek eşli türlerde güçlü cinsiyet farkları görülmüyor" diyor: "Goriller veya aslanlar gibi erkeklerin birden fazla dişi için rekabet ettiği tek eşli olmayan türlerde ise cinsiyet farkları çok daha büyük." Staerk'e göre, bu türlerde erkekler dişileri çekmek için büyük vücutlar veya boynuzlar gibi enerji yoğun özellikler geliştirmeye öncelik vermiş olabilir ve bu da uzun ömür aleyhine sonuçlanmış olabilir. Öte yandan evrim dişilerde farklı bir yol izlemiş olabilir. Bir görüşe göre dişilerin yavrulara baktığı türlerde, "özellikle insanlar veya büyük maymunlar gibi çok uzun yaşayan türlerde, annenin daha uzun yaşaması, yavrularını yetişkinliğe ulaştırabilmesi için avantajlı" diyor Staerk. Daha uzun ama daha iyi mi? Ancak bu durum kadınlar için tamamen olumlu da değil. Kadınlar erkeklerden daha uzun yaşayabilir, ancak araştırmalar yaşamları boyunca daha fazla ölümcül olmayan hastalıkla karşılaştıklarını da gösteriyor. Bunlar arasında bel ağrısı, depresif bozukluklar ve baş ağrıları yer alıyor. Harper, "Kadınlar daha güçlü bağışıklık tepkilerine sahip olma eğilimindedir, ancak bu durum iltihapla ilgili hastalıklara yol açabilir" diyor: "Ayrıca elbette kas ve iskelet sistemlerimiz biraz daha az dayanıklıdır." Kaynak, The Good Brigade/Getty Images /// Küresel Hastalık Yükü Çalışması 2021'in bir analizi, kadınların erkeklerden daha fazla bel ağrısı yaşadığını ve bu farkın yaşla birlikte arttığını ortaya koydu Sonuç olarak Harper "Erkeklerin biyolojisi onları ölüme karşı daha savunmasız kılar, kadınların biyolojisi ise sakatlığa karşı daha savunmasız kılar" diyor. Bilim insanları: Kadınlar erkeklerden biyolojik olarak daha güçlü Ancak üç uzman da biyolojinin kaderi tamamen belirlemediğini vurguluyor. Biyolojik farklılıkların çevre ve davranışlardan büyük ölçüde etkilendiğini belirten Borrás, hem kadınların hem erkeklerin yalnızca "daha uzun yaşamak için değil, elbette daha iyi yaşamak için" beslenme, egzersiz, uyku ve stres gibi faktörlere dikkat etmesi gerektiğini söylüyor. Orijinali İngilizce olan bu makalenin çevirisinde yapay zekadan yararlanıldı. Yayınlanmadan önce çeviriyi bir BBC gazetecisi kontrol etti. (BBC News Türkçe)

'Menopoz yaşı 40'lı yaşlara kadar düştü' Haber

'Menopoz yaşı 40'lı yaşlara kadar düştü'

KADINLARDA doğurganlık oranlarının giderek düşmesi ve menopoz yaşının geçmiş yıllara kıyasla çok daha erken yaşlara kaydığını belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Evrim Bostancı Ergen; bu tehlikeli tablonun yalnızca genetik kodlarla değil, yoğun stres, hatalı beslenme ve çevresel faktörlerle de doğrudan bağlantılı olduğunu belirterek, 'Eskiden 47-48 yaşlarında gördüğümüz menopoz, artık 40-45 yaş aralığında daha sık karşımıza çıkabiliyor. Bunun arkasında stres, beslenme alışkanlıkları, genetik ve çevresel faktörler yer alıyor' dedi. Menopoz yaşının giderek gerilediğine dikkat çeken Medipol Acıbadem Bölge Hastanesi'nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Evrim Bostancı Ergen, kadınların üreme sağlığına ve doğurganlık yönetimine dair önemli uyarılarda bulundu. Anten tamiri için çatıya çıktı martıların saldırısına uğradı 'MENOPOZ YAŞI GERİLİYOR' Prof. Dr. Ergen, kadınlarda menopoz yaşının geçmişe göre daha erken dönemlere çekildiğini belirterek, 'Eskiden 47-48 yaşlarında gördüğümüz menopoz, artık 40-45 yaş aralığında daha sık karşımıza çıkabiliyor. Bunun arkasında stres, beslenme alışkanlıkları, genetik ve çevresel faktörler yer alıyor' dedi. Doğurganlık değerlendirmesinde sıkça kullanılan AMH testine değinen Prof. Dr. Ergen, 'AMH bir fikir verir ancak tek başına yeterli değildir. En doğru değerlendirme, deneyimli bir jinekoloğun yaptığı yumurta sayımı ile mümkündür' diye konuştu. Kadınların düzenli kontrollerini ihmal etmemesi gerektiğini vurguladı. Gelişen teknoloji sayesinde doğurganlığın yönetilebilir hale geldiğini belirten Prof. Dr. Ergen, 'Kadınlar çocuk sahibi olmayı ertelemek istediklerinde yumurta dondurma gibi yöntemlerle doğurganlıklarını koruyabilir. Bu sayede ilerleyen yaşlarda da anne olma şansı artırılabilir' diye konuştu. Doğurganlık açısından bazı yaş aralıklarının kritik olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ergen, '37, 40 ve 42 yaş bizim için önemli eşikler. Bu nedenle kadınların her yıl düzenli kontrole giderek yumurtalık rezervlerini takip ettirmesi büyük önem taşıyor' ifadelerini kullandı. (DHA)

Sağlığımız İçin Doğru Beslenmenin Önemi.. Haber

Sağlığımız İçin Doğru Beslenmenin Önemi..

Ülkemizde birçok konuda olduğu gibi, beslenme konusunda da alabildiğince bilgi kirliliği mevcuttur. Çünkü sağlık konusunda olduğu gibi, beslenme konusu da parça parça ele alınıp incelenmektedir. Genellikle gıda maddeleri küçücük biyokimyasal parçalarına kadar araştırılarak, buradan beslenme ve sağlık üzerindeki etkileri ile ilgili, kapsamlı ve kesin sonuçlara varmaya çalışılıyor. Neticede çok çelişkili sonuçlar elde edilerek, “aynı konuda taban tabana zıt bilgileri” aynı eğitime ve kültüre sahip, aynı unvanı taşıyan iki bilim insanının ağzından sık sık duymamız mümkün olabiliyor. Bunlara birde “satacakları mamulün besin değerinden ziyade raf ömrü, görüntüsü, pazar durumu ve satılabilirlik” gibi özellikleri daha önemli olan, gıda üreticilerinin “yanıltıcı reklamları” ile diyetisyenler hatta doktorlar tarafından verilen “tutarsız, birbiri ile çelişen tavsiye ve diyet programlarını” eklediğimiz vakit, tüketicinin şaşkın ve bıkkın olması çok da anormal gelmiyor. Günümüzde; yiyeceklerin sindirim sisteminde hazmı ve emilimi ile, buna bağlı olarak beslenme çeşitliliği ve şekli konusunda, birbiriyle taban tabana zıt çok çeşitli görüşler ve tavsiyeler vardır. Konunun uzmanı olduğu iddia edilen birçok bilim insanından, bazıları tek tip beslenmeyi, bazıları üç öğünü tavsiye ederken, bazıları ara öğünlerle birlikte sekiz öğünü tavsiye ediyor. Hazırlanan diyet programlarının bir kısmı sadece protein ağırlıklı beslenmeyi önerirken, bir kısmı karbonhidrat ağırlıklı beslenmeyi öneriyor. Kimisi sadece günlük alınacak kalori miktarından yola çıkarken, kimisi yağı sınırlandırarak, yağın cinsini ve kalitesini dikkate almadan bütün yağları yasaklıyor. Gıda maddelerini ve sindirim sistemini parça parça ele aldığımız vakit, bu çıkarımların doğruları da vardır, yanlış tarafları da vardır ve tamamı da “çok büyük bir bütünün, çok küçük parçalarıdır.” Ancak buradaki en büyük yanlış, bilim adına uzmanlaşma etiketi arkasına takılarak, muazzam bir bütünlük içerisinde çalışan insan vücudunun ve sindirim sisteminin, “binlerce parçaya ayrılarak incelenmesi,” her bir parçanın ayrı ayrı değerlendirilmesi ve asıl önemlisi de “tek yaratıcımız olan Allah’ın insan vücuduna (hücrelerine kadar) yüklediği, sayısız program ve yeteneğin göz ardı edilmesidir.” Çorba, salata, ana yemek, tatlı ve yanında içeceklerden oluşan bir tek öğünde bile; farklı şekillerde farklı besinlerle bağlantılı binlerce biyokimyasal alırız. Lokmayı ağzımıza aldığımız andan itibaren, “sonsuz derecede karmaşık kimyasal bir süreç başlar.” Aldığımız besin kimyasallarının her birisi, diğer besin kimyasalları ve vücudumuz da salgılanan (sadece tükürük bezi ile salgılandığı tespit edilen aktif madde sayısı 300 civarındadır) kimyasallarla, sağlıklı olmamız için en büyük faydayı sağlayacak şekilde, sayısız reaksiyonlara girer. Bu reaksiyonlar sonucu ortaya çıkan kimyasallar, (hücrelerimize kadar) tüm vücudumuz da çok karmaşık kontrollerden geçirilerek dikkatlice tasnif edilir. Bu tasnif sonucu, her bir mikro gıda maddesinden nereye ne kadar ihtiyaç olduğuna ve ne zaman ulaştırılması gerektiğine karar verilir. Lokmayı ağzımıza aldığımız andan itibaren çok itinalı bir şekilde gerçekleşmeye başlayan, sonsuz derecede karmaşık biyokimyasal sürecin nasıl gerçekleştiği bugüne kadar çözülememiştir ve bugünden sonrada çözülebilmesi mümkün değildir. Genel sağlığımız ve sindirim sistemi üzerinde, bilimsellik adına sürdürülen çalışmaların tamamı “Materyalist bir görüş ve düşünceyle yapılır. Yaratıcı ve yaratılmışlık kavramları tamamen saf dışıdır ve hiç dikkate alınmaz.” Halbuki “en küçük zerreden tüm evrene kadar,” akıl almaz derecede karmaşık ve sayısız yaratık, muazzam bir düzen içerisinde, belirli bir süre varlığını sürdürür ve (insanlar tarafından bir müdahale olmaması şartıyla) var olduğu sürece de bu düzen hiç bozulmaz. Ben sindirim sisteminin de böyle bir düzen içerisinde çalıştığına inanıyorum. Midemizi gereksiz yere boş rafine ürünlerle tıka basa doldurmadan, İhtiyacımız olan gıda maddelerini, (makro ve mikro gıdaları) belirli bir denge içerisinde yeterince almamız halinde, sindirim sistemimizin hiç problemsiz bir şekilde çalışacağından eminim. Çünkü bütün diyet programlarının temelini teşkil eden, hiçbir gıda maddesi “proteinler, karbonhidratlar, yağlar, nişastalar ya da lifler olarak” tek başlarına bulunmazlar. Doğal olarak yetiştirilmiş ya da üretilmiş binlerce çeşit yiyecek ve içecekten hangilerini yersek yiyelim, bunları ağzımıza aldığımız (sindirimin başladığı) andan itibaren, “karbonhidratlar, proteinler, yağlar ve toksinler” olarak dört sınıfta toplanır. “Tek başına bir tek kuru fasulyeyi bile hap gibi yutsak” (çok farklı oranlarda da olsa) proteinleri, karbonhidratları ve yağları birlikte almış oluruz… (Devam edecek) Yeni haftanın yeni umutlara, iyilik ve güzelliklere vesile olması dileğiyle… ... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

'Mutluluk hormonu' serotonin yiyeceklerle artırılabilir mi? Haber

'Mutluluk hormonu' serotonin yiyeceklerle artırılabilir mi?

Serotoninin "mutluluk hormonu" olarak adlandırıldığını duymuş olabilirsiniz. Ancak ruh halimizi desteklemenin çok ötesinde işlevleri var. Serotonin, vücudun bağırsaklarında, beyninde ve diğer bölgelerinde bulunan bir kimyasal haberci ya da bilimsel adıyla bir nörotransmiter. Uyku kalitesi, iştah, hafıza, duygular ve ruh hali gibi alanlarda rol oynuyor. Imperial College London'da nöropsikofarmakoloji profesörü David Nutt, "Serotonin, bize dayanıklılık kazandıran ve stresi azaltan koruyucu bir etkiye sahip" diyor. Ancak Nutt hangi serotonin seviyelerinin olumlu bir ruh sağlığıyla bağlantılı olduğunu ölçmenin oldukça zor olduğunu söylüyor. Ve ona göre bu epey önemli bir mesele. Serotonin seviyenizi artırabilir misiniz? Nutt'a göre bazı antidepresanlar düşük serotonin seviyelerini artırabiliyor. Ancak bu tür bir tedaviye başlamak mutlaka aile hekiminizle görüşmeyi gerektirir. Yiyeceklerin depresyon ve stres üzerinde etkili olabileceği fikri ise temel bir amino aside dayanıyor: Triptofan. Nutt bunu, "Sindirildikten sonra triptofan kana karışır ve beyne taşınır; burada serotonine dönüştürülür" diye açıklıyor. Detoks nasıl yapılır, işe yarar mı?Haberin başlığını atlayın ve okumaya devam edin Hangi yiyecekler triptofan içerir? Proteinin yapı taşlarından biri olan Triptofan (ya da L-triptofan) sağlıklı kalmak için yalnızca küçük miktarlarda gerekli. Vücut bunu kendi başına üretemediği için beslenme yoluyla almamız gerekiyor. Neyse ki günlük hayatta sıkça tüketilen birçok besinde bulunur: Tavuk Biftek Somon Yumurta Çedar peyniri Tam yağlı inek sütü Sert tofu Chia tohumu Ay çekirdeği Kaju Antep fıstığı Çiğ ıspanak Yulaf Kaynak, BBC Food Uzmanlara göre tek bir besin mucize yaratmıyor; dengeli beslenme ve sağlıklı bağırsak sistemi ruh hali üzerinde daha belirleyici rol oynuyorTriptofan ruh halini nasıl etkiler? Bazı araştırmalar, depresyon yaşayan kişilerin triptofan seviyelerinin düşük olduğunu ve bu kişilerin normal seviyelere sahip olanlara göre daha fazla panik ve kaygı yaşayabildiğini gösteriyor. Ayrıca, tüketilen triptofanın tamamı beyne ulaşmasa da triptofan açısından zengin besinleri artıran bazı kişiler daha az depresyon belirtisi yaşadıklarını ve ruh hallerinin iyileştiğini bildirdi. Yine de bu bir "mucize çözüm" değil. Nutt'un vurguladığı gibi, tek başına triptofan depresyonu ortadan kaldıramaz. "Ancak özellikle depresyona yatkın kişilerde önlemeye yardımcı olabilir." Psikiyatri uzmanı Dr. Nick Walsh da bu görüşe katılıyor ve triptofanın etkili olabilmesi için diğer besin ögeleri, vitaminler ve minerallerle birlikte çalışması gerektiğini söylüyor. Walsh, işlenmemiş ve doğal haliyle triptofan içeren gıdaların tüketilmesini, rafine şekerin azaltılmasını ve bağırsak sağlığına dikkat edilmesini öneriyor ve "Serotonin seviyenizi artırmak için sağlıklı ve dengeli bir beslenmeye uygun değişiklikler yapmak iyi bir şey" diyor. Depresyon tedavisinde sanal yöntemler işe yarar mı?Triptofan tüketmek gerçekten ruh halini iyileştirir mi? Keşke bu kadar basit olsaydı. Tüm uzmanlar düşük serotonin seviyelerinin doğrudan depresyona yol açtığı konusunda hemfikir değil. Hatta University College London'daki bilim insanları, serotonin seviyeleri ya da serotonin aktivitesinin depresyonun nedeni olduğuna dair net bir kanıt bulunmadığını söylüyor. Ruh sağlığını iyileştirmek için triptofan açısından zengin besin tüketimini artırma konusunda da güçlü bilimsel kanıtların olmadığını savunanlar var. King's College London'daki Duygudurum Bozuklukları Merkezi'nin direktörü Prof. Allan Young, triptofanın bazı kişilerde antidepresan etkisi gösterebileceğini, ancak bunun gıdalar yoluyla alındığında etkisine dair araştırma bulunmadığını belirtiyor. Young çalışmaların besinlerle alınabilecek miktarın çok üzerinde dozlarda kullanılan takviyelerle yapıldığını söylüyor. Kaynak,BBC Food Triptofan içeren besinler serotonin üretimine katkı sağlayabilir, ancak tek başına yeterli değil Melbourne'daki Deakin Üniversitesi Gıda ve Ruh Hali Merkezi direktörü Prof. Felice Jacka ise konuya farklı bir boyut ekliyor. Jacka'ya göre triptofanın kandan beyne taşınması için belirli aminoasitler gerekiyor. Ancak triptofan, tükettiğimiz diğer proteinlerle bu taşınma sürecinde rekabet etmek zorunda kalıyor ve bu durum beyne ulaşan miktarı sınırlıyor. Jacka, "Yiyeceklerdeki çok küçük miktarda protein bile triptofan artışını engelleyebilir" diyor. Buna karşılık, triptofan açısından zengin besinlerle birlikte karbonhidrat tüketmek, beyne ulaşan triptofan miktarını artırabilir. Jacka'ya göre karbonhidratlar tek başına da beyindeki serotonin seviyelerini artırabilir. Bunun nedeni, karbonhidratların insülin salgılanmasını tetiklemesi; insülinin de bu "taşıma rekabetini" azaltarak daha fazla triptofanın beyne ulaşmasına izin vermesi. Peki ne yapmalısınız? Serotonin bilimi hâlâ gelişmeye devam ediyor. Ancak Walsh'a göre kesin olarak bildiğimiz bir şey var: "Bağırsak mikrobiyomunu destekleyen ve tüm besin ögelerini içeren dengeli bir beslenme düzeni sürdürmek önemli." BBC News / Sue Quinn

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.