Sivas Kongresi4-11 Eylül 1919 tarihlerinde gerçekleşmiştir. Kongrenin ilk günleri mandacılarla tartışmakla geçer. Bir yanda mandayı, özellikle de Amerikan mandasını savunanlar, diğer yanda Mustafa Kemal Paşa gibi “ya istiklal ya ölüm” diyenler. Mustafa Kemal Paşa tam bağımsızlık fikrini şu şekilde savunmuştur:
“Öyle bir manda istenecek veya verilecekmiş ki, hâkimiyet hakkına, dışarıda temsil hakkımıza, kültürel bağımsızlığımıza, vatanımızın bütünlüğüne dokunulmayacakmış. Buna, Amerikalılar değil, çocuklar bile güler. Her şeyin başında Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeyecek bir mandayı niçin kabul etsinler ki? Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi aşık olacaklar! Bu ne hayal ve ne gaflettir! Hayır paşalar hayır, hayır, beyefendiler hayır, hayır, hayır hanımefendiler hayır, manda yok, ya istiklal ya ölüm var.”
Mandacıların gerekçeleri
8 Eylül 1919’da, İsmail Hami (Danişment) tarafından hazırlanmış ve 25 delegenin imzasını taşıyan “Amerikan Mandası”nı isteyen önerge gündeme alınmıştır. Halide Edip, Kara Vasıf, Rauf Orbay’ın mandacılar “tam bağımsızlık” fikrine inanamıyorlardı. Gerekçelerini esasen ekonomik yetersizliğe bağlamışlardır. “Beş yüz milyon lira borcu, harap bir memleketi, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak on, on beş milyon lira geliri olan” bir milletin dışarıdan destek olmaksızın hayatını devam ettirmesi olanaksızdı. Onlara göre yardım olmazsa Yunanistan'ın bile taarruzlarına karşı kendimizi savunamazdık. Refet Bele “düşmanımız, Yunanistan'dan vapurlarla asker getireceği halde, acaba biz Erzurum'dan hangi şimendiferlerle (trenle) nakliyatımızı yapabileceğiz?” diye soruyordu.[1]Kara Vasıf Bey dört yüz ila beş yüz milyon lira borcumuz olduğundan bahsediyor ve bu parayı kimsenin bağışlamayacağını, gelirimizin faizini ödeyemeyeceğini belirtiyordu. Ona göre sonuç olarak “bağımsız yaşamaya mali vaziyetimiz müsait değildi”. Mandacıların savunduğu bir başka gerekçe ise silahlarımızı yetersizliğiydi. Mandacılara göre başkaları “tayyare ile havada uçuyorlar, biz henüz kağnı arabasından” kurtulamıyorduk. Onlar savaş gemisi yapıyorlar, biz yelkenli bir gemi bile yapamıyorduk. Dolayısıyla bağımsızlığımızı kurtarsak bile yine günün birinde bizi parçalarlardı.[2]
Bugünün mandacıları ikiye ayrılır
Bugünün mandacılığı milli mücadele dönemindeki gibi belli bir süre bir devletin yönetimine girmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Mandacılık, milli devletin yetkilerini, Türk milletinin egemenlik haklarını Avrupa Birliği (AB), NATO gibi kurumlarla paylaşmayı savunmaktadır.
Bugünün mandacılarını ikiye ayırmak gerekir. İlki, milli mücadele dönemindekine benzer gerekçelerle ortaya çıkıyor. Ekonomimizin yetersizliğini dile getirirler. Çevremizin düşmanlarla çevrili olduğunu öne sürerek yüksek teknoloji ürünü silahların AB, ABD’de bulunduğunu, onların yönetimde etkili olduğu kurumlarda yer almayı savunurlar. Dahası AB’ye girdiğimizde arabayı, birçok ürünü ucuza alacağımızı düşünürler. Bu grup için mandacılık Türkiye için gereklidir. Bu durumu “mandacılık” olarak görmezler, “ittifak, birlik” gibi kavramlarla adlandırırlar. Hatta tam bağımsızlığa giden yolda “aşama” olarak bile değerlendirenler vardır. Kimileri daha yüksek yaşama koşullarına ulaşacağımızı düşünüyor. Gerekçelerinde samimidirler. Toplumun bir bölümü böyledir.
İkinci grup mandacıların gerekçeleri ise farklıdır. Onlar mandacılığı Türkiye için değil kendileri için gerekli görür. Mandacılık, siyasi ikbal ve ideolojik bir meseledir. Hükümet olmanın, Türkiye’yi yola getirmenin yoludur. Bunun, AB, ABD’nin rızasından geçtiğini düşündükleri için bu devletlerle stratejik müttefikliği, bu devletlerin yer aldığı kurumlara üye olmayı savunurlar. AB, ABD ile geliştirdikleri ilişkileri halka ve ilk gruptaki mandacılığı savunan kesime anlatabilmek için şunları dile getirirler:
a) AB, ABD’nin yatırımlarıyla ve verdikleri borçlarla ülkemizi kalkındırdığını, ekonomik krize girmemizi önlediklerini savunurlar. Halbuki bunlar çoğu zaman belli siyasi, ekonomik, vb tavizler sonucu olur. Bunları dile getirmezler. Yerli üretimi desteklemekten daha çok, iman etmiş gibi yabancı yatırım olmazsa düzlüğe çıkamayacağımızı dile getirirler. Verilen tavizler sonucunda bağımsızlığımızın elinden alındığını, bu ülkelere giderek daha fazla bağımlı hale gelindiğini belirtenlere de dünyanın küreselleştiğini, bütün ülkelerin birbirine bağımlı hale geldiğini söylerler. Oysa Atatürk “hangi istiklâl vardır ki, ecnebilerin nasihatları ile ecnebilerin planlarıyla yükselebilmiş olsun? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir” dememiş midir?
b) AB, ABD demokrasi dünyasıdır, Türkiye de bu ülkelerin sayesinde daha da demokratik hale gelecektir. AB, ABD’nin demokrat olduğunun söylenmesi aslında bu ülkelerin başka ülkeleri işgal edebilmesinin, sömürülmesine meşruiyet üretebilmek içindir.
Hükümet olan iktidarda kalmak, muhalefette olan iktidara gelmek için AB, ABD’yi demokrasi örnekleri olarak vurgular. Muhalefette olan partilerimiz iktidarı demokratik olmadığı için AB, ABD’ye şikâyet eder. Topluma da Doğu’yu, Asya’yı antidemokratik, antilaik, çağdışı, vahşi olarak sunar. Hatta sosyal medyada Ortadoğu insanının etnik, dinsel/mezhepsel temelde bölünmüşlüğünü ortaya koyan “Ortadoğululaştıramadıklarımızdan mısınız?” şeklinde küçümseyici paylaşımları yayarlar ama Ortadoğu’nun parçalanmışlığında AB, ABD emperyalizminin rolünü gizlerler.
Kürt milliyetçiliğini savunanlar, İslamcı ve Alevi kesimin bir bölümü de Türkiye’yi yeterince demokratik görmedikleri için soluğu Batı’da alırlar.
Mandacılığın altında yatan psikolojik, ideolojik gerekçeler ve ikna yolları
İlk grup mandacılar ekonomik yetersizlik, düşmanlarla baş edebilme, toplumsal kutuplaşma gibi sorunların Türk milletinin kendi dinamikleriyle çözülemeyeceği için Batı reçetesine ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorlar. Türk milletinin aklını, yeteneklerini küçümsüyorlar. Türk milletine yeterince güvenmedikleri için çareyi AB ve ABD’nin oluşturduğu Batı’da arıyorlar. Atatürk bu kişilerin psikolojik halini “yabancı işgalin baskısı altında, cesaret ve umutlarını yitirmiş olmanın verdiği üzüntüyle ve marazi bir ruh hali içinde hareket ediyorlar. Bunun başka bir açıklaması yoktur” diyerek tespit etmiştir. [3]
Oysa savunma sanayindeki atılımlarımız bile Türk milletine güvenmeleri için yeterlidir. Ekonomik gerekçe ise sistem içi düşünmelerinden kaynaklı. Ranta, paradan para kazanmaya dayalı neoliberal ekonomi yerine üretime dayalı, devletin planlamasında bir ekonomiyi savunduklarında aslında yatırım yapmak da kaynakların adil dağılımı da olanaklı olacaktır. FETÖ darbe girişimi sonrası toplum, dinsel, mezhepsel temelde ayrışmanın, tarikat ve cemaatlere bel bağlamanın emperyalist güdümlü bir darbeye yol açtığını görmeye başladı. Toplumsal kutuplaşmanın azaldığını, birbirimizi daha fazla dinlemeye başladığımızı gözlemliyorsunuzdur.
İkinci grup mandacılarise Batı’yasiyasi ikbal noktasından baktıkları veya meseleyi ideolojik olarak ele aldıkları için ikna edilmeleri, Türk milletinin başarılarını göstermekle olmaz. Siyasi çıkar amacıyla meseleye yaklaşanları, herhangi bir gerekçe değil ancak toplumun tam bağımsızlığı önemsemesi vazgeçirebilir.
Meseleye ideolojik yaklaşanlarla ise ideolojik mücadele yapılmalıdır. AB, ABD’yi demokratik görenlerin en büyük gerekçesi, bu ülkelerin, kendi milletlerine etnik, mezhepsel temelde yaklaşmamasıdır. Genel olarak öyledir ama kendi milletleri dışındakilere ise tam tersi, yaklaşırlar. AB, ABD’de bütün derslerin resmi dil dışında başka dille okutulması yani anadilde eğitim söz konusu değildir ama Türkiye için anadilde eğitim savunurlar. Örneğin Almanya’da Almanca dışında eğitim olanaklı değildir. Bu kesim Batı’nın bu çifte standardını dile getirmez. Emperyalizmin milli devletleri ortadan kaldırmaya çalıştığı bir çağda anadilde eğitim isteği, milletimizi birbirinden daha da ayrıştırmayacak ve emperyalizmin etkisine daha açık hale getirmeyecek midir?
Batı’da tarikat ve cemaat liderleri, parti liderleri gibi ekranlarda, toplumsal hayatta yer almamaktadır, fikir özgürlüğü altında toplumu kendi fikirlerini dayatmamaktadır. Özetle meseleye ideolojik yaklaşan mandacı kesimle kavramsal tartışmaya girilmelidir. Üniter ve milli devletin, Türk milleti kavramının etnik, dinsel/mezhepsel ayrılıklara karşı birleştirici ve özgürleştirici, emperyalist oyunlara karşı devleti dayanıklı hale getirici olduğu vurgulanmalıdır. Anadilde eğitim ile anadilin öğretilmesinin, fikir özgürlüğü ile toplumun ayrıştırılması ve dayatmanın farklı şeyler olduğu, yurttaşların eşitliği ile eşit yurttaşlığın aynı şeyler olmadığı, ikincisinin Türk milleti kavramını ortadan kaldırdığı dile getirilmelidir O zaman AB, ABD’ye olan şikâyetler azalacak, şikâyet edenler de önemsenmeyecektir.
Milletimize güvenelim
Sivas Kongresi sonunda “ya başaramazsanız?” diye soran Amerikalı gazeteciye Mustafa Kemal Paşa şu yanıtı verir:
“Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını sağlamak için, düşünce sınırlarını aşan girişimler ve fedakârlıklarda bulunduktan sonra başarılı olur. ’başarılı olmazsa’ demek, o ulusun ölmüş olacağına karar vermek demektir.”
Atatürk Türk milletine, o yoksullukta, olanaksızlıkta bile güvendiyse bizim güvenmemiz için çok daha sebep vardır. Kaldı ki hiçbir ülke, sırf iyiliğimiz için bizi desteklemeyeceğine göre eksiklerimize, hatalarımıza rağmen Türk milletine güvenmekten başka çaremiz yoktur. Nazım Hikmet’in dediği gibi “bu cennet bu cehennem bizim”. İran ve Husilerin önderliğindeki Yemen’in başarıları ortadadır. Yıllardır ambargolara uğrayan İran, “terlikli mücahidler” denen Yemen, kendi milletine güvenerek, milletlerini ayrıştıran hususlarla mücadele edip birliğini koruyarak bu başarıları elde ettiler.
Birbirimizi “çıkarcı, vatan haini, emperyalizm işbirlikçisi, mevki düşkünü, şeriatçı, yobaz, vb” yaftalayıp kutuplaştırmadığımızda, “öteki” görmediğimizde, haklı çıkmaktan ziyade birbirimizi anlamaya çalıştığımızda, kurumsal aidiyetlerimizden önce Türkiye’nin yararını öne aldığımızda Türk milletinin birliği pekişecektir. Dolayısıyla Türk milletinin birliği esas aldıkça, Türk milletine güvendikçe ve gerçek özgürlüğün Türk milleti kavramında, üniter devlette, cumhuriyette birleşmekte olduğunu kavradıkça mandacılık fikri yok olacaktır.
____________________________________________
[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri. c. 19, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014, s. 96.
[2] Age, s. 98.
[3] Mazhar Müfit Kansu. Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber. c. 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 1988, s. 233.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MUSTAFA SOLAK
Sivas Kongresi’ndekiler ile Günümüz Mandacıları
Sivas Kongresi 4-11 Eylül 1919 tarihlerinde gerçekleşmiştir. Kongrenin ilk günleri mandacılarla tartışmakla geçer. Bir yanda mandayı, özellikle de Amerikan mandasını savunanlar, diğer yanda Mustafa Kemal Paşa gibi “ya istiklal ya ölüm” diyenler. Mustafa Kemal Paşa tam bağımsızlık fikrini şu şekilde savunmuştur:
“Öyle bir manda istenecek veya verilecekmiş ki, hâkimiyet hakkına, dışarıda temsil hakkımıza, kültürel bağımsızlığımıza, vatanımızın bütünlüğüne dokunulmayacakmış. Buna, Amerikalılar değil, çocuklar bile güler. Her şeyin başında Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeyecek bir mandayı niçin kabul etsinler ki? Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi aşık olacaklar! Bu ne hayal ve ne gaflettir! Hayır paşalar hayır, hayır, beyefendiler hayır, hayır, hayır hanımefendiler hayır, manda yok, ya istiklal ya ölüm var.”
Mandacıların gerekçeleri
8 Eylül 1919’da, İsmail Hami (Danişment) tarafından hazırlanmış ve 25 delegenin imzasını taşıyan “Amerikan Mandası”nı isteyen önerge gündeme alınmıştır. Halide Edip, Kara Vasıf, Rauf Orbay’ın mandacılar “tam bağımsızlık” fikrine inanamıyorlardı. Gerekçelerini esasen ekonomik yetersizliğe bağlamışlardır. “Beş yüz milyon lira borcu, harap bir memleketi, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak on, on beş milyon lira geliri olan” bir milletin dışarıdan destek olmaksızın hayatını devam ettirmesi olanaksızdı. Onlara göre yardım olmazsa Yunanistan'ın bile taarruzlarına karşı kendimizi savunamazdık. Refet Bele “düşmanımız, Yunanistan'dan vapurlarla asker getireceği halde, acaba biz Erzurum'dan hangi şimendiferlerle (trenle) nakliyatımızı yapabileceğiz?” diye soruyordu.[1] Kara Vasıf Bey dört yüz ila beş yüz milyon lira borcumuz olduğundan bahsediyor ve bu parayı kimsenin bağışlamayacağını, gelirimizin faizini ödeyemeyeceğini belirtiyordu. Ona göre sonuç olarak “bağımsız yaşamaya mali vaziyetimiz müsait değildi”. Mandacıların savunduğu bir başka gerekçe ise silahlarımızı yetersizliğiydi. Mandacılara göre başkaları “tayyare ile havada uçuyorlar, biz henüz kağnı arabasından” kurtulamıyorduk. Onlar savaş gemisi yapıyorlar, biz yelkenli bir gemi bile yapamıyorduk. Dolayısıyla bağımsızlığımızı kurtarsak bile yine günün birinde bizi parçalarlardı.[2]
Bugünün mandacıları ikiye ayrılır
Bugünün mandacılığı milli mücadele dönemindeki gibi belli bir süre bir devletin yönetimine girmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Mandacılık, milli devletin yetkilerini, Türk milletinin egemenlik haklarını Avrupa Birliği (AB), NATO gibi kurumlarla paylaşmayı savunmaktadır.
Bugünün mandacılarını ikiye ayırmak gerekir. İlki, milli mücadele dönemindekine benzer gerekçelerle ortaya çıkıyor. Ekonomimizin yetersizliğini dile getirirler. Çevremizin düşmanlarla çevrili olduğunu öne sürerek yüksek teknoloji ürünü silahların AB, ABD’de bulunduğunu, onların yönetimde etkili olduğu kurumlarda yer almayı savunurlar. Dahası AB’ye girdiğimizde arabayı, birçok ürünü ucuza alacağımızı düşünürler. Bu grup için mandacılık Türkiye için gereklidir. Bu durumu “mandacılık” olarak görmezler, “ittifak, birlik” gibi kavramlarla adlandırırlar. Hatta tam bağımsızlığa giden yolda “aşama” olarak bile değerlendirenler vardır. Kimileri daha yüksek yaşama koşullarına ulaşacağımızı düşünüyor. Gerekçelerinde samimidirler. Toplumun bir bölümü böyledir.
İkinci grup mandacıların gerekçeleri ise farklıdır. Onlar mandacılığı Türkiye için değil kendileri için gerekli görür. Mandacılık, siyasi ikbal ve ideolojik bir meseledir. Hükümet olmanın, Türkiye’yi yola getirmenin yoludur. Bunun, AB, ABD’nin rızasından geçtiğini düşündükleri için bu devletlerle stratejik müttefikliği, bu devletlerin yer aldığı kurumlara üye olmayı savunurlar. AB, ABD ile geliştirdikleri ilişkileri halka ve ilk gruptaki mandacılığı savunan kesime anlatabilmek için şunları dile getirirler:
a) AB, ABD’nin yatırımlarıyla ve verdikleri borçlarla ülkemizi kalkındırdığını, ekonomik krize girmemizi önlediklerini savunurlar. Halbuki bunlar çoğu zaman belli siyasi, ekonomik, vb tavizler sonucu olur. Bunları dile getirmezler. Yerli üretimi desteklemekten daha çok, iman etmiş gibi yabancı yatırım olmazsa düzlüğe çıkamayacağımızı dile getirirler. Verilen tavizler sonucunda bağımsızlığımızın elinden alındığını, bu ülkelere giderek daha fazla bağımlı hale gelindiğini belirtenlere de dünyanın küreselleştiğini, bütün ülkelerin birbirine bağımlı hale geldiğini söylerler. Oysa Atatürk “hangi istiklâl vardır ki, ecnebilerin nasihatları ile ecnebilerin planlarıyla yükselebilmiş olsun? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir” dememiş midir?
b) AB, ABD demokrasi dünyasıdır, Türkiye de bu ülkelerin sayesinde daha da demokratik hale gelecektir. AB, ABD’nin demokrat olduğunun söylenmesi aslında bu ülkelerin başka ülkeleri işgal edebilmesinin, sömürülmesine meşruiyet üretebilmek içindir.
Hükümet olan iktidarda kalmak, muhalefette olan iktidara gelmek için AB, ABD’yi demokrasi örnekleri olarak vurgular. Muhalefette olan partilerimiz iktidarı demokratik olmadığı için AB, ABD’ye şikâyet eder. Topluma da Doğu’yu, Asya’yı antidemokratik, antilaik, çağdışı, vahşi olarak sunar. Hatta sosyal medyada Ortadoğu insanının etnik, dinsel/mezhepsel temelde bölünmüşlüğünü ortaya koyan “Ortadoğululaştıramadıklarımızdan mısınız?” şeklinde küçümseyici paylaşımları yayarlar ama Ortadoğu’nun parçalanmışlığında AB, ABD emperyalizminin rolünü gizlerler.
Kürt milliyetçiliğini savunanlar, İslamcı ve Alevi kesimin bir bölümü de Türkiye’yi yeterince demokratik görmedikleri için soluğu Batı’da alırlar.
Mandacılığın altında yatan psikolojik, ideolojik gerekçeler ve ikna yolları
İlk grup mandacılar ekonomik yetersizlik, düşmanlarla baş edebilme, toplumsal kutuplaşma gibi sorunların Türk milletinin kendi dinamikleriyle çözülemeyeceği için Batı reçetesine ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorlar. Türk milletinin aklını, yeteneklerini küçümsüyorlar. Türk milletine yeterince güvenmedikleri için çareyi AB ve ABD’nin oluşturduğu Batı’da arıyorlar. Atatürk bu kişilerin psikolojik halini “yabancı işgalin baskısı altında, cesaret ve umutlarını yitirmiş olmanın verdiği üzüntüyle ve marazi bir ruh hali içinde hareket ediyorlar. Bunun başka bir açıklaması yoktur” diyerek tespit etmiştir. [3]
Oysa savunma sanayindeki atılımlarımız bile Türk milletine güvenmeleri için yeterlidir. Ekonomik gerekçe ise sistem içi düşünmelerinden kaynaklı. Ranta, paradan para kazanmaya dayalı neoliberal ekonomi yerine üretime dayalı, devletin planlamasında bir ekonomiyi savunduklarında aslında yatırım yapmak da kaynakların adil dağılımı da olanaklı olacaktır. FETÖ darbe girişimi sonrası toplum, dinsel, mezhepsel temelde ayrışmanın, tarikat ve cemaatlere bel bağlamanın emperyalist güdümlü bir darbeye yol açtığını görmeye başladı. Toplumsal kutuplaşmanın azaldığını, birbirimizi daha fazla dinlemeye başladığımızı gözlemliyorsunuzdur.
İkinci grup mandacılar ise Batı’ya siyasi ikbal noktasından baktıkları veya meseleyi ideolojik olarak ele aldıkları için ikna edilmeleri, Türk milletinin başarılarını göstermekle olmaz. Siyasi çıkar amacıyla meseleye yaklaşanları, herhangi bir gerekçe değil ancak toplumun tam bağımsızlığı önemsemesi vazgeçirebilir.
Meseleye ideolojik yaklaşanlarla ise ideolojik mücadele yapılmalıdır. AB, ABD’yi demokratik görenlerin en büyük gerekçesi, bu ülkelerin, kendi milletlerine etnik, mezhepsel temelde yaklaşmamasıdır. Genel olarak öyledir ama kendi milletleri dışındakilere ise tam tersi, yaklaşırlar. AB, ABD’de bütün derslerin resmi dil dışında başka dille okutulması yani anadilde eğitim söz konusu değildir ama Türkiye için anadilde eğitim savunurlar. Örneğin Almanya’da Almanca dışında eğitim olanaklı değildir. Bu kesim Batı’nın bu çifte standardını dile getirmez. Emperyalizmin milli devletleri ortadan kaldırmaya çalıştığı bir çağda anadilde eğitim isteği, milletimizi birbirinden daha da ayrıştırmayacak ve emperyalizmin etkisine daha açık hale getirmeyecek midir?
Batı’da tarikat ve cemaat liderleri, parti liderleri gibi ekranlarda, toplumsal hayatta yer almamaktadır, fikir özgürlüğü altında toplumu kendi fikirlerini dayatmamaktadır. Özetle meseleye ideolojik yaklaşan mandacı kesimle kavramsal tartışmaya girilmelidir. Üniter ve milli devletin, Türk milleti kavramının etnik, dinsel/mezhepsel ayrılıklara karşı birleştirici ve özgürleştirici, emperyalist oyunlara karşı devleti dayanıklı hale getirici olduğu vurgulanmalıdır. Anadilde eğitim ile anadilin öğretilmesinin, fikir özgürlüğü ile toplumun ayrıştırılması ve dayatmanın farklı şeyler olduğu, yurttaşların eşitliği ile eşit yurttaşlığın aynı şeyler olmadığı, ikincisinin Türk milleti kavramını ortadan kaldırdığı dile getirilmelidir O zaman AB, ABD’ye olan şikâyetler azalacak, şikâyet edenler de önemsenmeyecektir.
Milletimize güvenelim
Sivas Kongresi sonunda “ya başaramazsanız?” diye soran Amerikalı gazeteciye Mustafa Kemal Paşa şu yanıtı verir:
“Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını sağlamak için, düşünce sınırlarını aşan girişimler ve fedakârlıklarda bulunduktan sonra başarılı olur. ’başarılı olmazsa’ demek, o ulusun ölmüş olacağına karar vermek demektir.”
Atatürk Türk milletine, o yoksullukta, olanaksızlıkta bile güvendiyse bizim güvenmemiz için çok daha sebep vardır. Kaldı ki hiçbir ülke, sırf iyiliğimiz için bizi desteklemeyeceğine göre eksiklerimize, hatalarımıza rağmen Türk milletine güvenmekten başka çaremiz yoktur. Nazım Hikmet’in dediği gibi “bu cennet bu cehennem bizim”. İran ve Husilerin önderliğindeki Yemen’in başarıları ortadadır. Yıllardır ambargolara uğrayan İran, “terlikli mücahidler” denen Yemen, kendi milletine güvenerek, milletlerini ayrıştıran hususlarla mücadele edip birliğini koruyarak bu başarıları elde ettiler.
Birbirimizi “çıkarcı, vatan haini, emperyalizm işbirlikçisi, mevki düşkünü, şeriatçı, yobaz, vb” yaftalayıp kutuplaştırmadığımızda, “öteki” görmediğimizde, haklı çıkmaktan ziyade birbirimizi anlamaya çalıştığımızda, kurumsal aidiyetlerimizden önce Türkiye’nin yararını öne aldığımızda Türk milletinin birliği pekişecektir. Dolayısıyla Türk milletinin birliği esas aldıkça, Türk milletine güvendikçe ve gerçek özgürlüğün Türk milleti kavramında, üniter devlette, cumhuriyette birleşmekte olduğunu kavradıkça mandacılık fikri yok olacaktır.
____________________________________________
[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri. c. 19, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014, s. 96.
[2] Age, s. 98.
[3] Mazhar Müfit Kansu. Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber. c. 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 1988, s. 233.