Cemaatleşen yapıların doğuşundaki temel motor güç, başlangıçta ticari bir organizasyon kurmak değil; inandıkları din anlayışını yaymak ve insanları kendi “hakikatlerine” kazandırma arzusudur.
Asıl tehlike, bu yapılarda öğretilenlerin zamanla Hz. Muhammed'in (sav) birebir tebliğ ettiği ve yaşadığı İslam olarak sunulmasıdır.
Oysa mesele, anlatılan her şeyin yanlış olması değildir. Tam tersine, bu yapıların içinde doğru bilgiler, güzel ahlak öğütleri ve dini değerler de vardır. Sorun, bunların arasına Kur'an'ın ölçüsünü aşan yorumların, rivayetlerin, menkıbelerin ve kişilere yüklenen kutsallıkların yerleştirilmesidir.
Menkıbeler, kerametler, seçilmişlik anlatıları ve “şeyh sayesinde kurtuluş” düşüncesi zamanla sorgulanamaz doğrulara dönüşür. Böylece akletme, sorgulama, adalet, liyakat, emanet ve bireysel sorumluluk geri plana itilir.
Çünkü insan aklını kullanıyor ve Allah karşısındaki sorumluluğunun bilincinde ise, bir fanîyi mutlak otorite haline getirmek kolay değildir.
İşin en dikkat çekici tarafı ise insanların çoğunun samimi olmasıdır. Bu yapılara Allah'a yaklaşmak, daha iyi Müslüman olmak ve dine hizmet etmek amacıyla girerler. Fakat samimiyet, hakikatin garantisi değildir. Bazen “Biz iyi niyetliyiz” düşüncesi, “Acaba yanlış mı yapıyoruz?” sorusunu susturan en güçlü perdeye dönüşür.
Sonra ölçü değişmeye başlar.
İnsan artık “Bu doğru mu?” diye sormak yerine “Bizim büyüklerimiz ne diyor?” diye düşünür. Allah'a yaklaşmak isterken bir fanîye bağlanır; Allah'ın Kitabı yerine, o fanînin sözünü ölçü almaya başlar.
Böylece dindeki asılların yerini kayıtsız şartsız bağlılık alır.
Kalabalıklar büyüdükçe güç, nüfuz ve ekonomik imkânlar da devreye girer. Başlangıçta hizmet için kullanılan yapı, zamanla korunması gereken bir güce dönüşebilir.
Tebliğ için toplanan kalabalık "güce",
Hizmet için toplanan para "servete",
Rehberlik için başlayan liderlik sorgulanamaz "otoriteye" dönüşür.
Bu nedenle tarikat ve cemaatleri yalnızca “dış güçlerin kurguladığı yapılar” olarak görmek de yeterli değildir. Asıl tehlike çoğu zaman içeridedir: Samimiyetin esir alınmasında.
İnsan Allah'a hizmet ettiğine inanırken, Allah adına konuştuğunu iddia eden yapıyı sorgulamayı bıraktığı anda, İslam'dan uzaklaştığını fark etmeden kendi aklından ve iradesinden uzaklaşabilir.
Ölçü nettir: Kur'an ortadadır.
Mesele kimin peşinden gittiğimiz değil, ölçüyü nereden aldığımızdır.
Akletmekten vazgeçmeyin,
Sorgulamaktan korkmayın,
Adaleti mensubiyetin üstünde tutun,
Hiçbir fanîyi mutlaklaştırmayın,
Allah ile aranıza aracı koymayın..
Yirmi yıldan fazla tarikat yapıları içinde bulunmuş biri olarak gördüklerim ve ulaştığım kanaatler bunlardır.
Doğrusunu en iyi Allah bilir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
HÜSEYİN KOÇ
Tarikat Ve Cemaatler İslam'ın Neresindedirler?
Cemaatleşen yapıların doğuşundaki temel motor güç, başlangıçta ticari bir organizasyon kurmak değil; inandıkları din anlayışını yaymak ve insanları kendi “hakikatlerine” kazandırma arzusudur.
Asıl tehlike, bu yapılarda öğretilenlerin zamanla Hz. Muhammed'in (sav) birebir tebliğ ettiği ve yaşadığı İslam olarak sunulmasıdır.
Oysa mesele, anlatılan her şeyin yanlış olması değildir. Tam tersine, bu yapıların içinde doğru bilgiler, güzel ahlak öğütleri ve dini değerler de vardır. Sorun, bunların arasına Kur'an'ın ölçüsünü aşan yorumların, rivayetlerin, menkıbelerin ve kişilere yüklenen kutsallıkların yerleştirilmesidir.
Menkıbeler, kerametler, seçilmişlik anlatıları ve “şeyh sayesinde kurtuluş” düşüncesi zamanla sorgulanamaz doğrulara dönüşür. Böylece akletme, sorgulama, adalet, liyakat, emanet ve bireysel sorumluluk geri plana itilir.
Çünkü insan aklını kullanıyor ve Allah karşısındaki sorumluluğunun bilincinde ise, bir fanîyi mutlak otorite haline getirmek kolay değildir.
İşin en dikkat çekici tarafı ise insanların çoğunun samimi olmasıdır. Bu yapılara Allah'a yaklaşmak, daha iyi Müslüman olmak ve dine hizmet etmek amacıyla girerler. Fakat samimiyet, hakikatin garantisi değildir. Bazen “Biz iyi niyetliyiz” düşüncesi, “Acaba yanlış mı yapıyoruz?” sorusunu susturan en güçlü perdeye dönüşür.
Sonra ölçü değişmeye başlar.
İnsan artık “Bu doğru mu?” diye sormak yerine “Bizim büyüklerimiz ne diyor?” diye düşünür. Allah'a yaklaşmak isterken bir fanîye bağlanır; Allah'ın Kitabı yerine, o fanînin sözünü ölçü almaya başlar.
Böylece dindeki asılların yerini kayıtsız şartsız bağlılık alır.
Kalabalıklar büyüdükçe güç, nüfuz ve ekonomik imkânlar da devreye girer. Başlangıçta hizmet için kullanılan yapı, zamanla korunması gereken bir güce dönüşebilir.
Tebliğ için toplanan kalabalık "güce",
Hizmet için toplanan para "servete",
Rehberlik için başlayan liderlik sorgulanamaz "otoriteye" dönüşür.
Bu nedenle tarikat ve cemaatleri yalnızca “dış güçlerin kurguladığı yapılar” olarak görmek de yeterli değildir. Asıl tehlike çoğu zaman içeridedir: Samimiyetin esir alınmasında.
İnsan Allah'a hizmet ettiğine inanırken, Allah adına konuştuğunu iddia eden yapıyı sorgulamayı bıraktığı anda, İslam'dan uzaklaştığını fark etmeden kendi aklından ve iradesinden uzaklaşabilir.
Ölçü nettir:
Kur'an ortadadır.
Mesele kimin peşinden gittiğimiz değil, ölçüyü nereden aldığımızdır.
Akletmekten vazgeçmeyin,
Sorgulamaktan korkmayın,
Adaleti mensubiyetin üstünde tutun,
Hiçbir fanîyi mutlaklaştırmayın,
Allah ile aranıza aracı koymayın..
Yirmi yıldan fazla tarikat yapıları içinde bulunmuş biri olarak gördüklerim ve ulaştığım kanaatler bunlardır.
Doğrusunu en iyi Allah bilir.
Selam ve selametle.