Sabahın erken saatlerinde güveci hazırlayıp, saatlerce eti pişirecekti yeni gelin. Kocası öyle istemişti. Eve ekmek getiren, alın teri döken adamın şuncacık isteğine nasıl “Hayır!” derdi. Yemenisini geriye bağladı ve kucak dolusu odunu ateşe sürdü. Patileri yanmasın diye ateşe yanaşan kediye bir iki kez ayağını salladı. Biraz geri çekilince yine ateşe hamle yapan Sarman’ı kucağına alıp iyice göğsüne bastırdı, öptü öptü. Etin yağlı kısımlarından birkaç parça tasına koydu. Sarman öylece gözünü güvece dikmiş, lokmaları çiğnemeye devam ediyordu. Karnı doymuştu. Nasibini alıp keyiflenen kedi gerinerek, mırıldanarak ağacın altına yayıldı.
Saatlerce kaynayan etin ve kekiğin kokusu bahçe duvarını aşmıştı çoktan. Kocaman bir havluyu katlayarak açtı kapağı, buhar yüzünü yakarak yaladı geçti. Çeşmede yüzünü yıkadı. Sonrasında güveci örterek gölgelenen kediciğin yanına bıraktı. İçeri girdi ve görevini yapmanın, eşini mutlu edecek olmanın huzuru ile divana uzandı.
Üzerinde gezinen Sarman’ın miyavlamasıyla uyandı. Kedi aşağı atladı ve yalanmaya devam etti. Kadın kekiğin kokusunu almış olmalı ki hızla bahçeye koştu. Kapak savrulmuş, birkaç parça et sağa sola dağılmıştı. Avazı çıktığı kadar bağırdı ve Sarman başına gelecekleri anlamış gibi, odun yığınının arkasına gizlendi, gözlerini keskinleştirerek yalanmaya devam ediyordu. Kadıncağız kapağı yıkadı, giden gitmişti artık, geride kalanı kurtarmalıydı. Dikkatle baktı, görünen yerlerde tüy yoktu. Güveci mutfak masasına koydu, üzerini keçe ile örttü. Karnını doyurup, kendini emniyete alan kediye ağzına geleni saydı. Ne nankörlüğü kalmıştı ne de açgözlülüğü. Onun umuru değildi, dişlerini göstere göstere arka bahçeye kaçtı. Komşular sesini duymuş, merakla duvara gelmişlerdi. Kadıncağız utana sıkıla anlattı. “Vah vah, tüh tüh!” ünlemleri dudaklarında, dönüp gittiler. Sadece et olmaz yanına da bir şeyler ilave edeyim diye domates, biber, salatalık, maydanoz ektiği küçücük bahçeye girdi. Eteğini kıvırıp topladıklarını koydu ve mutfağa girmesiyle beraber, eteklerindeki yerlere saçıldı. Keçe yerde, kapak açılmış, etler etrafa dağılmıştı. Önce Sarman’a beddualar yağdırdı, sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı, yere çöktü. Ne yapacaktı şimdi. Eşinin gelme vakti yaklaşmıştı. Yeniden yapması imkânsızdı ve yapacak et de yoktu. Adam yemeğin hayaliyle iştahla çalışmıştı. Tencerenin dibinde kalan etleri ditti, hemen bir bulgur pilavı yaptı. Salatayı doğrarken elleri titriyor, olacakları düşünüp, gözyaşlarına engel olamıyordu.
Adam kedileri hiç sevmezdi, kadın uzak köyden gelin gelirken, yeni doğmuş bu kediye analık ettiği için kıyamamış yanında getirmişti. Yeni evliliğin o harlı zamanlarında hiç sesi çıkmayan adam, ilgiyi mi yoksa muzır kedinin yaptıklarını mı hazmedemiyor, durmadan hayvanı iteliyordu. Bu vukuat onun sonu olabilirdi. Yalan da konuşamazdı. Elini yüzünü yıkayıp, sofraya iştahla oturan adama bir çırpıda olanları anlattı. Masa devrildi, Sarman küfürler eşliğinde bahçede arandı, iyi gizlenmişti kerata. Olan genç geline oldu. Adam bir hayli hırpaladı. Saçı başı karışmış, bir köşeye çökmüş, ağıtlarına devam ediyordu. Açlığın ve umduğunu bulamamanın ötesinde, her şeye rağmen katlandığı kedinin ihanetini, sevilmemesinin intikamı gibi algılamıştı. Belki de gerçek tam da buydu. Kadın bedensel acılar içindeyken, adam hırsına yenilmenin utancı ile kapıyı çekip gitmişti. Ardından geldi dizeler, kadının dudağına;
Kedi intikam için mi yaptı bilinmez elbette? Ancak bildiğimiz, bir koca tencere eti iç etmesidir. Görünen köy kılavuz istemez. Kadıncağız alabildiği her önlemi kendince almış, niyeti çalmak olanınsa her engeli aşmak azmine şaşmamak gerek.
Canlı varlıkların tümünde “ben duygusu” doymak bilmez nefse hakim olmuştur. Tanrının verdiği en güzel fiziki ve ruhsal özellikler sırf bu yüzden yok sayılır. Sonra karmaşalar gelir ardından.
Hadi sorgulayalım suçlu kim?
Kedinin ete düşkünlüğünü bile bile doğru dürüst tedbir almayan gelinde mi? Yoksa işin kolaycılığına kaçıp mağdur rolü oynayan koca da mı?
Gelelim günümüze.
Ülke soyulup soğana çevrilirken seyredenlerin hiç mi günahı yok?
Bazı kanun ve uygulamalarda açıklar, eksikler varsa neden giderilmez de kedi gibi çalmaya fırsat verilir? İnsan doğasının “Serkeşlik” gibi bir eğilimi varken, hırsızı içeri tıkmak çözüm mü? Yerine aynı yolda yürüyecek pek çok iştahlı varken üstelik.. Amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmekse ne diyelim, vah halimize! Sonuç da ülkenin gündemi bu gereksizlerle işgal edilir, enerjisi emilir, aynı akıbete uğramamak için kaçanlar devşirilir ve biz en günahsızlar da tıpkı gelin gibi bedel ödemeye devam ederiz.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
AYTAÇ YILDIZ BOZKURT
Hırsız Kedi
Sabahın erken saatlerinde güveci hazırlayıp, saatlerce eti pişirecekti yeni gelin. Kocası öyle istemişti. Eve ekmek getiren, alın teri döken adamın şuncacık isteğine nasıl “Hayır!” derdi. Yemenisini geriye bağladı ve kucak dolusu odunu ateşe sürdü. Patileri yanmasın diye ateşe yanaşan kediye bir iki kez ayağını salladı. Biraz geri çekilince yine ateşe hamle yapan Sarman’ı kucağına alıp iyice göğsüne bastırdı, öptü öptü. Etin yağlı kısımlarından birkaç parça tasına koydu. Sarman öylece gözünü güvece dikmiş, lokmaları çiğnemeye devam ediyordu. Karnı doymuştu. Nasibini alıp keyiflenen kedi gerinerek, mırıldanarak ağacın altına yayıldı.
Saatlerce kaynayan etin ve kekiğin kokusu bahçe duvarını aşmıştı çoktan. Kocaman bir havluyu katlayarak açtı kapağı, buhar yüzünü yakarak yaladı geçti. Çeşmede yüzünü yıkadı. Sonrasında güveci örterek gölgelenen kediciğin yanına bıraktı. İçeri girdi ve görevini yapmanın, eşini mutlu edecek olmanın huzuru ile divana uzandı.
Üzerinde gezinen Sarman’ın miyavlamasıyla uyandı. Kedi aşağı atladı ve yalanmaya devam etti. Kadın kekiğin kokusunu almış olmalı ki hızla bahçeye koştu. Kapak savrulmuş, birkaç parça et sağa sola dağılmıştı. Avazı çıktığı kadar bağırdı ve Sarman başına gelecekleri anlamış gibi, odun yığınının arkasına gizlendi, gözlerini keskinleştirerek yalanmaya devam ediyordu. Kadıncağız kapağı yıkadı, giden gitmişti artık, geride kalanı kurtarmalıydı. Dikkatle baktı, görünen yerlerde tüy yoktu. Güveci mutfak masasına koydu, üzerini keçe ile örttü. Karnını doyurup, kendini emniyete alan kediye ağzına geleni saydı. Ne nankörlüğü kalmıştı ne de açgözlülüğü. Onun umuru değildi, dişlerini göstere göstere arka bahçeye kaçtı. Komşular sesini duymuş, merakla duvara gelmişlerdi. Kadıncağız utana sıkıla anlattı. “Vah vah, tüh tüh!” ünlemleri dudaklarında, dönüp gittiler. Sadece et olmaz yanına da bir şeyler ilave edeyim diye domates, biber, salatalık, maydanoz ektiği küçücük bahçeye girdi. Eteğini kıvırıp topladıklarını koydu ve mutfağa girmesiyle beraber, eteklerindeki yerlere saçıldı. Keçe yerde, kapak açılmış, etler etrafa dağılmıştı. Önce Sarman’a beddualar yağdırdı, sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı, yere çöktü. Ne yapacaktı şimdi. Eşinin gelme vakti yaklaşmıştı. Yeniden yapması imkânsızdı ve yapacak et de yoktu. Adam yemeğin hayaliyle iştahla çalışmıştı. Tencerenin dibinde kalan etleri ditti, hemen bir bulgur pilavı yaptı. Salatayı doğrarken elleri titriyor, olacakları düşünüp, gözyaşlarına engel olamıyordu.
Adam kedileri hiç sevmezdi, kadın uzak köyden gelin gelirken, yeni doğmuş bu kediye analık ettiği için kıyamamış yanında getirmişti. Yeni evliliğin o harlı zamanlarında hiç sesi çıkmayan adam, ilgiyi mi yoksa muzır kedinin yaptıklarını mı hazmedemiyor, durmadan hayvanı iteliyordu. Bu vukuat onun sonu olabilirdi. Yalan da konuşamazdı. Elini yüzünü yıkayıp, sofraya iştahla oturan adama bir çırpıda olanları anlattı. Masa devrildi, Sarman küfürler eşliğinde bahçede arandı, iyi gizlenmişti kerata. Olan genç geline oldu. Adam bir hayli hırpaladı. Saçı başı karışmış, bir köşeye çökmüş, ağıtlarına devam ediyordu. Açlığın ve umduğunu bulamamanın ötesinde, her şeye rağmen katlandığı kedinin ihanetini, sevilmemesinin intikamı gibi algılamıştı. Belki de gerçek tam da buydu. Kadın bedensel acılar içindeyken, adam hırsına yenilmenin utancı ile kapıyı çekip gitmişti. Ardından geldi dizeler, kadının dudağına;
Tandıra koydum paçayı/Üstüne örttüm keçeyi/Yedi bir güveç paçayı /Ev yıkanın kedisi
Kedi değil bir hışım/Allah’a kaldı işim/Şimdi gelir er kişim/Ev yıkanın kedisi.
O rafa koydum kaldırdı/Bu rafa koydum kaldırdı/Beni erime dövdürdü/Ev yıkanın kedisi(S.Okuş)
Kedi intikam için mi yaptı bilinmez elbette? Ancak bildiğimiz, bir koca tencere eti iç etmesidir. Görünen köy kılavuz istemez. Kadıncağız alabildiği her önlemi kendince almış, niyeti çalmak olanınsa her engeli aşmak azmine şaşmamak gerek.
Canlı varlıkların tümünde “ben duygusu” doymak bilmez nefse hakim olmuştur. Tanrının verdiği en güzel fiziki ve ruhsal özellikler sırf bu yüzden yok sayılır. Sonra karmaşalar gelir ardından.
Hadi sorgulayalım suçlu kim?
Kedinin ete düşkünlüğünü bile bile doğru dürüst tedbir almayan gelinde mi? Yoksa işin kolaycılığına kaçıp mağdur rolü oynayan koca da mı?
Gelelim günümüze.
Ülke soyulup soğana çevrilirken seyredenlerin hiç mi günahı yok?
Bazı kanun ve uygulamalarda açıklar, eksikler varsa neden giderilmez de kedi gibi çalmaya fırsat verilir? İnsan doğasının “Serkeşlik” gibi bir eğilimi varken, hırsızı içeri tıkmak çözüm mü? Yerine aynı yolda yürüyecek pek çok iştahlı varken üstelik.. Amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmekse ne diyelim, vah halimize! Sonuç da ülkenin gündemi bu gereksizlerle işgal edilir, enerjisi emilir, aynı akıbete uğramamak için kaçanlar devşirilir ve biz en günahsızlar da tıpkı gelin gibi bedel ödemeye devam ederiz.