Coşkulu Ağustos günlerinden sonra zaman Eylül’e aktı. İnsan ve doğa uyumlu bir şekilde hüznü yaşayacak. Tabiat ana, emekle ürettiği yeşilliklerini çürümeye terk edecek ve biz de geçmişte bin bir emekle büyüttüğümüz fidanlarımızı toprağa verecek serüvene başlayacağız birkaç gün sonra. Çanlar ülke için çalacak sözde huzurumuz için. Oysa azgın ve vicdansız bir düzenin piyonu olacakmışız eyvah!
Yapraklar sarıdan kızıla ve kahverenginin her tonuna evrilirken, yağmurun “devri daime” yaptığı katkı toprağı besleyecek. Yeni filizlere hayat olacak gelecek baharda. Hiçbir şey yok olmuyor. Sadece şekil değiştiriyor. Tanrının sunduğu düzen, emek ve akılla yürütülüyor. Doğanın aklı olmasa da kendine göre bir uyum ve denge içerisinde yürütüyor Tanrının buyruklarını. Nerede ne yapması gerektiğini biliyor. Peki ya insan? İrade ve aklını davranışlarının dışında bıraktığında olanlardan sorumlu olmayacak mı? Dedik ya hiçbir şey yok olmuyor, unutulsa da var olan. İnsanın göz göre göre “geliyorum” diyen faciaları seyrettiğinde kendisinin dışında kalacağını varsayması ne acı daha da önemlisi ne bencilce. Olan ve olacak olandan bir parça haberdarsak ve yapmamız gerekeni yapmamışsak son pişmanlığın fayda etmeyeceğini de bilmemiz gerek.
Eylül’den bahsederken ülkenin girdiği akıl almaz girdabın bir aydınlık tünele açılacağı umudu bebek saflığında olsa da “yanılmışız endişe etmekle” demeyi ne çok isterim. Geçmiş her zaman getirdikleri ile geleceği hazırlar. Dağlar gibi geri dönüşüm toprağı beslerken, geçmişten gelen atıklar ülkeleri çürütür ne yazık ki. Elbette temizlemek en hayırlısı. Ancak temizlerken açılan gedikleri, çukurları ne ile dolduracağınız da önemli. Doğa bunu Tanrı buyruğu ile yaparken insan, en kıymetli bağışı akılla yol almak ve çözüm üretmek zorundadır. Aklı dışarıda bırakan her “çözüm” başarısız olmaya mahkûmdur. Tarih bunun binlerce örneği ile doludur. Zor günlerden, “aklımıza mukayyet olma” becerisine başvuracağımız günlerden geçeceğiz besbelli.
Hafif esen rüzgârı, çiseleyen yağmuru, mis gibi toprak kokusu ile farklı güzellikleri de taşırken niye ona hüznü yüklemiş insanoğlu diye düşünmeden edemiyorum. Ayın günahı ne? Bizi travmalara gömen günlerin huzursuzluğunu yaşarken onun getirdiği güzellikleri görmezden gelmemeli elbette.
Alpay’ın o meşhur “Eylülde Gel” şarkısı kulaklarımda. Okullar açılacak. Sokaklar, mavi ışıktan kurtulmuş çocuk sesleri ile dolacak.
Yarınımızı garanti etmek hikâyesini bize anlatan devlet babanın ne yazık ki vatandaşını boynu bükük bıraktığı günlerdir bugünler. Gelir dağılımı eşitsizliği ülkenin en önemli sorunu. Yapraklarımız yere düşünce değil, ayağa kalkınca yeşerecek. Gençlerin büyük çoğunluğu inanılmaz bir sona bodoslama gidiyor, görüyor ve kahroluyoruz. Geleceği omuzlamak gibi bir sorumluluk almak istemiyorlar. Çünkü onlara yüklediğimiz ağır yüklerin altında ezilmek istemiyorlar, “anı yaşamak” zırvasına kapılıp gidiyorlar, yaşamanın tadını bu hazlarla alıyorlar. Onlara sorunları en aza indirgenmiş bir vatan mı bıraktık da suçlayacağız diye düşünmüyor değilim.. Biz bu günlere gelirken sustuk, daha ne olsun?
Eylül, hüzün damgasını yemiş bir kere. Zamanın ona ihaneti bu. Zaman ağır ve unutulmaz acıları yükledi bir kez, silinmiyor, unutulmuyor 12 Eylül…
Değişim belirsiz bir sonu işaret ediyorsa elbette huzursuz kılar. Ancak yolun sonu açık ve net görülebiliyorsa ve aydınlıksa ne mutlu. Doğa, ülke ve insan üçlemesinde pek çok birbirine örnek olacak davranış biçimleri bulmak mümkün. Bunu anlatmaktı derdim.
Sunulan ve var olan her şeyin bir sebep ve sonuç amacı var. Onu bulmak, yüce iradenin verdiği fırsat ölçeğinde uygulamak asıl görevimiz ve insan olmanın gereği. Doğaya hükmederken akışına müdahale felaketi getirir. Ülkenin geçmişten gelen asil dokusuna müdahale, vazgeçilmez değerlerini görmezden gelme ya da yok etme felaket getirir. Ve hepsinin acısını insanımız, geleceğimiz olan fidanlarımız çeker.
Eylül, geçmişi geleceğe taşırken acıları yaşama sebeplerini unutmadan, bize sunduğu güzellikleri ve “önünüz kış ayaz yemeyin!” uyarısını da hatırlatır.
Güzel ve güneşli günleri umut ederek, hüznün ve “pastoral” doğanın keyfini çıkarmanın yaşamın bir parçası olduğunu ve yaşamın kendisinin bir ödül olduğunu unutmayalım.
Nice baharlara, yaz ve kışlara ulaşmak dileğiyle hoş geldin Eylül…
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
AYTAÇ YILDIZ BOZKURT
Bir Eylül Sabahı
Yapraklar sarıdan kızıla ve kahverenginin her tonuna evrilirken, yağmurun “devri daime” yaptığı katkı toprağı besleyecek. Yeni filizlere hayat olacak gelecek baharda. Hiçbir şey yok olmuyor. Sadece şekil değiştiriyor. Tanrının sunduğu düzen, emek ve akılla yürütülüyor. Doğanın aklı olmasa da kendine göre bir uyum ve denge içerisinde yürütüyor Tanrının buyruklarını. Nerede ne yapması gerektiğini biliyor. Peki ya insan? İrade ve aklını davranışlarının dışında bıraktığında olanlardan sorumlu olmayacak mı? Dedik ya hiçbir şey yok olmuyor, unutulsa da var olan. İnsanın göz göre göre “geliyorum” diyen faciaları seyrettiğinde kendisinin dışında kalacağını varsayması ne acı daha da önemlisi ne bencilce. Olan ve olacak olandan bir parça haberdarsak ve yapmamız gerekeni yapmamışsak son pişmanlığın fayda etmeyeceğini de bilmemiz gerek.
Eylül’den bahsederken ülkenin girdiği akıl almaz girdabın bir aydınlık tünele açılacağı umudu bebek saflığında olsa da “yanılmışız endişe etmekle” demeyi ne çok isterim. Geçmiş her zaman getirdikleri ile geleceği hazırlar. Dağlar gibi geri dönüşüm toprağı beslerken, geçmişten gelen atıklar ülkeleri çürütür ne yazık ki. Elbette temizlemek en hayırlısı. Ancak temizlerken açılan gedikleri, çukurları ne ile dolduracağınız da önemli. Doğa bunu Tanrı buyruğu ile yaparken insan, en kıymetli bağışı akılla yol almak ve çözüm üretmek zorundadır. Aklı dışarıda bırakan her “çözüm” başarısız olmaya mahkûmdur. Tarih bunun binlerce örneği ile doludur. Zor günlerden, “aklımıza mukayyet olma” becerisine başvuracağımız günlerden geçeceğiz besbelli.
Hafif esen rüzgârı, çiseleyen yağmuru, mis gibi toprak kokusu ile farklı güzellikleri de taşırken niye ona hüznü yüklemiş insanoğlu diye düşünmeden edemiyorum. Ayın günahı ne? Bizi travmalara gömen günlerin huzursuzluğunu yaşarken onun getirdiği güzellikleri görmezden gelmemeli elbette.
Alpay’ın o meşhur “Eylülde Gel” şarkısı kulaklarımda. Okullar açılacak. Sokaklar, mavi ışıktan kurtulmuş çocuk sesleri ile dolacak.
Yarınımızı garanti etmek hikâyesini bize anlatan devlet babanın ne yazık ki vatandaşını boynu bükük bıraktığı günlerdir bugünler. Gelir dağılımı eşitsizliği ülkenin en önemli sorunu. Yapraklarımız yere düşünce değil, ayağa kalkınca yeşerecek. Gençlerin büyük çoğunluğu inanılmaz bir sona bodoslama gidiyor, görüyor ve kahroluyoruz. Geleceği omuzlamak gibi bir sorumluluk almak istemiyorlar. Çünkü onlara yüklediğimiz ağır yüklerin altında ezilmek istemiyorlar, “anı yaşamak” zırvasına kapılıp gidiyorlar, yaşamanın tadını bu hazlarla alıyorlar. Onlara sorunları en aza indirgenmiş bir vatan mı bıraktık da suçlayacağız diye düşünmüyor değilim.. Biz bu günlere gelirken sustuk, daha ne olsun?
Eylül, hüzün damgasını yemiş bir kere. Zamanın ona ihaneti bu. Zaman ağır ve unutulmaz acıları yükledi bir kez, silinmiyor, unutulmuyor 12 Eylül…
Değişim belirsiz bir sonu işaret ediyorsa elbette huzursuz kılar. Ancak yolun sonu açık ve net görülebiliyorsa ve aydınlıksa ne mutlu. Doğa, ülke ve insan üçlemesinde pek çok birbirine örnek olacak davranış biçimleri bulmak mümkün. Bunu anlatmaktı derdim.
Sunulan ve var olan her şeyin bir sebep ve sonuç amacı var. Onu bulmak, yüce iradenin verdiği fırsat ölçeğinde uygulamak asıl görevimiz ve insan olmanın gereği. Doğaya hükmederken akışına müdahale felaketi getirir. Ülkenin geçmişten gelen asil dokusuna müdahale, vazgeçilmez değerlerini görmezden gelme ya da yok etme felaket getirir. Ve hepsinin acısını insanımız, geleceğimiz olan fidanlarımız çeker.
Eylül, geçmişi geleceğe taşırken acıları yaşama sebeplerini unutmadan, bize sunduğu güzellikleri ve “önünüz kış ayaz yemeyin!” uyarısını da hatırlatır.
Güzel ve güneşli günleri umut ederek, hüznün ve “pastoral” doğanın keyfini çıkarmanın yaşamın bir parçası olduğunu ve yaşamın kendisinin bir ödül olduğunu unutmayalım.
Nice baharlara, yaz ve kışlara ulaşmak dileğiyle hoş geldin Eylül…