Bursa Arena E'Gazete
2026-01-20 12:59:36

Aşkın Kantatası

AYTAÇ YILDIZ BOZKURT

20 Ocak 2026, 12:59

Kulağımda Fuzuli'nin Divan‘ından alıntılarla bestelenmiş müzik, insanın tüm duygusal iniş çıkışlarını yansıtıyor. Ben hüzün kısmındayım.

Kış geldiğinde doğadaki değişim, yıllar önce genç bir öğretmenken dinlediğim bir öyküye götürür beni. Stajyeri olduğum meslektaşım anlatmıştı öyküyü. Bizzat olayın tarafı olan doktor eşinden dinlemiş. “Anadolu’ya gittiğinde ne öyküler dinleyecek, ne ilginç olaylara şahit olacaksın inan bana” demişti. O anıya uzun süre takılı kalmış ve hayatı tüm yönleriyle sorgulamaya çalışmıştım.

Gelelim o anıya:

“İkinci Dünya savaşı sonrası ülkemiz savaşa girmese de her yönden etkilenmiş, yokluklar alıp başını gitmiş. Bir somun ekmeğin altın değerinde olduğu yıllara ve o olaya götüreceğim sizleri izninizle.

Sıvasını kendi elleriyle yaptığı okulda, başka oda olmadığı için tüm sınıfları bir araya toplayarak ders vermektedir Talat öğretmen.. Bir İstanbul çocuğu. İdealist ve ülkesine hayran. Genç öğretmen zilin çalmasını, Suna’yı görmek için heyecanla beklerken Suna salına salına gelecek, örgülerini inat gibi arkaya atacak ve gamzeleri ortaya çıksın diye gülümseyerek aklını başından alacaktı. Kız kardeşinin elinden tutup giderken bir kez daha yüreğini yakacak, dönüp bakacaktı. Duyguları dayanılmaz bir hal alınca, ailesine yazıp İstanbul’a dönmek ve onların istediği gibi tıp fakültesine girmekten başka çaresi kalmamıştı.

Suna, Çamlık‘ta yapılmış en güzel konağa gelin olur. Güzelliğinin getirisi diye düşünür halk. Hiç evlenmemiş, -insana çirkin demek günah ama- çirkin mi çirkin görümce yönetirmiş konağı. Ahaliden olmayan biri görse onu, erkek mi kadın mı ayırt edemezmiş. Tek tutkusu köpekleriymiş ve konakta herkesten önce köpekleri doyurulurmuş. Zar zor buldukları ekmeği gelinin önünden alır arka bahçedeki köpeklere atarmış. O çarşıya çıkınca inanılması zor ama köpeklerin bıkıp yemedikleri ekmekleri ısırılmayı göze alarak alır yıkar ve yermiş. Aileye şikâyetin ayıp olduğu, kızların “Gelinliğinle girdiğin evden kefeninle çıkacaksın!” diye gönderildiği yıllarda Suna gelin karnında taşıdığı bebeğe rağmen ayrıcalık görmemiş, çok geçmeden ülkeyi kasıp kavuran veremden kocası da nasibini almış. Geride hamile gelin aç, sahipsiz kalakalmış. Ama çok da yanmamış, ablası bir kez bile dur diyememiş kocasına. Bir baş ağrısı krizinde kininle zehirlenip hastaneye kaldırılmış. Hastanede karnı doyduğu için bebeğine de bol süt verebiliyormuş. Açlığı dayanılmaz olduğu günlerde kinin içip gönüllü hastanelik olduğunu kimse anlamamış. Yeşil hareli gözleri, kuzguni siyah saçları, inci teni, gamzeleri ve çocuk bedeni, hep gülen yüzü bakanın içini acıtmış ki kimse gerisini sorgulamamış. Olması gereken yerde olmadığı için belki de.

Sık sık kinin yutarak hastanelik olmasını anlam veremeyen meslektaşımın eşi doktorun, danıştığı İstanbullu arkadaşının Suna’yı tanıyacağı hiç aklına gelmemiş. Talat öğretmen, yıllardır hayalini taşıdığı Suna’yı bir kez daha görmek, derdine çare olmak için gelmiş hastaneye. Bu ziyaretler sık sık olmaya, Suna da kinin içip hastanede yatmaya devam etmiş. Görümce sıkı takibe almış. O yıllarda zor bulunduğu için çok kıymetli olan kininlerinin azaldığını fark edip itiraf edinceye kadar dövmüş kızcağızı. Ailesi yine de “Gel, dön baba evine” dememişler. Doktor Talat ile oğlu yürümeye başlayıp, çarşıya çıktıklarında tek bir sefer birlikte çay içmişler Edremit koyunda. Sonra dedikodu almış yürümüş. Çocuğunu alıp, baba evine yollamışlar Suna’yı. Tüm çabalarına rağmen oğlunu görememiş, ne Talat ona ne de o Talat’a ulaşamamış. Evdeki aşağılanmalar da cabası. Bir sabah zeytin ağacında asılı bulmuşlar. Zeytin gözleri öylece yaş içindeymiş.”

Rehber öğretmenim Talat beyin hiç evlenmediğini söylemiş ve “Anadolu’da benzer hikâyeler çoktur ama doymak için kinin yutup hastaneye yatan kaç kişi bulabilirsin” demişti.

Zor yıllar. İnsanın insana yaptığı zulüm, kıskançlık, değer görememek, sorumsuz aileler, zalim gelenekler, kadının yalnızlığı… Kapkara bir tablo. Ve tüm bunların içinde bir kardelen; Aşk… Zamansız ve imkânsız.

İnsan hayatının dümdüz gideni yoktur. Bir sabah aydınlık bir güne uyanmış şükrederken, biraz sonra dünyamızı karartabilecek bir şeyin olmayacağını garanti edemeyiz. Ya da en umutsuz olduğumuz anda karşımıza çıkan umudun ötesine taşıyan bir şeylerin olmayacağını kim söyleyebilir.

Müziğin ritmi hızlanırken Suna gelinin yürek çarpıntılarını, mahcubiyetini, Talat’ın adanmışlığını düşünüyorum. Giderek hazin bir ifadeye bürünen müzikte bir köpeğin önünden ekmek alacak kadar aç olabilecek insanları düşünüyorum. Derken Gazze geliyor aklıma ve Afrika.. Dini dili ne olursa olsun onlardan sorumlu değil miyiz? Bilip de çare aramayanlar “Allah’tan bulsunlar!” desem yeter mi? Sınav tüm dünyanın. O günlerde hastanede karınlarının doyduğunu bilseler aynı şeyi yaparlar mıydı?

Müziğin ritmi sona yaklaşırken, umut denilen duygunun ne değerli bir armağan olduğunu bir kez daha yürekten hissediyorum. Her nefes bir kapı…

Selam ve saygılarımla..

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.