İnsan belleğinin en sağlam kanıtları fotoğraflardır. İlk çocukluk çağından itibaren gördüğü her şey depolanır ve zamanı, zemini geldikçe oradan çıkar baş köşeye oturur.

Anne çocuğun iletişim kurduğu ilk varlıktır. İlk göz teması anneyle ve ilginçtir emerken kurulurmuş. Yani ilk fotoğraf anne.

Ramazan münasebetiyle belleğimdeki albümü açtığımda karşıma çıkan ilk resim annemin ve annelerin ramazan hazırlıkları, onlar oruç değilmiş gibi tüm aile bireylerini doyurma telaşları gün boyu sürerken gecenin de neredeyse yarısında bu telaşı sürdürmeleri. Ve bizdeki nazlar niyazlar. Sanki sevaplar anneme yazılacak. Babalar ekmek getirdikleri için de ayrıcalıklılar. Ramazanlarda herkes kilo aldım diye sızlanırken annelerin uykusuzluk ve yorgunluktan gözlerinin çöktüğünü kimse fark etmez. O evin direğidir söylemi bencilliğin ta kendisidir. Ne dinlenecek zamanı ne de naz yapacak muhatabı vardır. Ailenin tüm değerleri çocuğun bellek albümünde taptaze durur. Asırlardır görülen tablo budur. Kadın hizmet etmekle mükelleftir.

Günümüzde okul nedeniyle iş nedeniyle aileden kopanlar farklı tavır benimseyip sergilese de kodlarında o ilk fotoğraflar vardır

Kadın erkeğin namusudur. Yoldan çıkan kadına gereği yapılmalıdır. Filmler böyle söyler. Kadın dövülür. Adam hem sever hem döver. Çok aşıksa ya onundur ya toprağın. Mahalle iffetsiz kızı kadını taşlar. Arkalarına bakmadan kaçmayı çok azı başarır, gereken yapılır yok edilir.

Hiç kimse kadının davranışlarının sorumluluğunu almaz, neden böyle oldu niçin bu hale geldi diye bir kez bile düşünmeden kolayı seçer yaftalar, "kanı bozuk" der geçer. Oysaki kadını o hale getiren yine en yakınlarıdır, lanetleyen toplumun ta kendisidir.

Günümüz Türkiyesi’nde algılar değişti mi? Hayır ama farklı bir boyuta geçildi. Eskiden açık saçık giyim ayıp ve edepsizlik sayılırken şimdilerde zamanın getirisi kabul edilip nerdeyse ilk çağ çıplaklığı sergileniyor. Yine okkanın altına giden kadın oluyor. Yine eşya, yine malzeme. Yine kolaycılık.

Beyni ruhu doldurmak, kendi ayakları üstünde durmak özendirilmeliyken güzellik ön plana çıkarılıyor, güzelin alıcısı çoktur ve seçme şansı vardır. Ne akıllı kızın var yerine ne güzel kızın var sözü anneleri, ilginçtir babaları mutlu ediyor. İyi bir evlilik yaptırmak, zengin bir eve gelin göndermek kurtuluş sayılıyor. Haksız da sayılmazlar, geçer akçe buysa ona talip olmak doğrudur. Ama bir yol kazası ihtimali de yabana atılmamalı.

Güçlü kadın sevilmezmiş, erkek yapısı gereği ona muhtaç kadını daha çok severmiş.Kendi sorunlarını çözen kadınla bağı zayıflarmış”. Sosyal medya kişisel gelişimcileri aynı kaynaktan beslenmiş gibi bu saçmalıkları döndürüp duruyorlar. Bireyin kadın ya da erkek olması fark etmez, sorunlarını çözebilme yeteneği alkışlanmalı. Bunun için de sağlam bir alt yapı gerekir, belki de bu gerçek hasıraltı ediliyor. Çünkü bazı noktalara gelebilmek için yıllara dayalı emek gerekiyor.

Toplumumuzun Dilber’e odaklandığı şu günlerde sorgulanması gereken bu gerçekler değil mi? Kadın her sahnede mağdur, gözü morarmış, hastanelik olmuş. Dövülüyor, sürükleniyor. Yıllardır bu sahnelere aşinayız. İlk çocukluk yıllarımızın anılarındaki bu sahneler bizi aynı karanlık noktaya getiriyor. “Hak etmiş(!)”.. Yıllar yılı filmler, diziler değişmedi. Hep bir kötülük hep bir hırs, kıskançlık ve kumpas.

Batı elbette bu filmleri yapıyor ama o Batı bilim kadınlarını sanatçılarını, iş insanlarını da gündemine taşıyor hem de evire çevire. Biz rahmetli Engin Arık hocamızı -bana göre- planlı cinayet sonrası tanıyoruz. Yıllar yıllar geçmiş Osmanlı'da iz bırakmış ressam Mihri hanımı yeni tanıyoruz. Cüzzamla mücadelesini, kanserin son evresinde evden sürüklenerek çıkarıldığında öğreniyor ülke rahmetli Türkan Saylan’ı.. Öyle çok örnekler var ki hangi birisini yazayım. Suçlu kim?

Ataerkil aile geleneği, kültürel devrime geçmemiş ülke ve onun zırcahil yöneticileri ve giderek küreselci maymunların gönüllü çömezleri medya, sözde sanat alemi.. Ülke tamamen o meşhur üçgene teslim olmuş görünümünde. Ve üçüncü dünya ülkeleri diye yaftaladıkları ülkelerde kadına bakış tam da böyle. Çünkü "güçlü kadın güçlü devlet" demektir. Geçmişte Türk devletlerinde olduğu gibi.

Kadın, anne güçlü olursa toplum güçlü olur, kadın uyanırsa dünya uyanır. Biz asırlardır uyuyoruz. Asenaların at üstünden indiği gün bu rüya hayal olmuş. Han ve Hatun Kurultaydan ayrılınca düz ovada çöl rüzgarına meftun olmuşuz ve bize hiç uymayan bu anlayış, bu gelenek sonumuz olmuş. Umut umut diyoruz da o da tükendi gitti, yeniden sıfırlanmak gerekmiyor mu? Bir Atatürk daha doğurmalı analar.

Kimi der ki kadın / Uzun kış gecelerinde yatmak içindir / Kimi der ki kadın yeşil bir harman yerinde dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir / Kimi der ki ayalimdir / Boynumda taşıdığım vebalimdir. / Kimi der ki hamur yoğuran / Kimi der ki çocuk doğuran / Ne o ne bu. Ne döşek, ne köçek, ne ayal ne vebal / O benim kollarım, bacaklarım, başımdır. / Yavrum, annem, karım, kız kardeşimdir. / Hayat arkadaşımdır”  (Nazım Hikmet Ran)

İşte tam da kadına Nazım’ın dediği gibi baktığımızda ümit edeceğiz, bir şeylerin düzeleceğini..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.