Onsekizinci Yüzyıl’dan Günümüze Türk Tarihinde Zorunlu Göçler (sürgün) [1]
Yazının Giriş Tarihi: 26.09.2026 10:05
Yazının Güncellenme Tarihi: 26.09.2026 16:57
ÖZET
Türk dünyasında özellikle 18. yüzyıldan itibaren önemli oranda zorunlu göçler (sürgün) vardır. Türkistan, Kırım, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu topraklarından Türk topluluklarının Osmanlı coğrafyasına göçleri görülmektedir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da Sovyet işgali altında bulunan Türk ve akraba boylar zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Bu sürgünlerin büyük çoğunluğu bu halkların soykırımı ile sonuçlanmıştır. Yeryüzünde bu göçler sırasında en büyük nüfus kaybına uğrayan millet Türk kültürlü halklar olmuştur. Tarihte yaşanan zorunlu göçlerin Türk insanı tarafından bilinmesi gelecek açısından çok önemlidir. Türk topluluklarının bulundukları yerlerde önce demografik yapıları değiştirilmiş daha sonra azınlık durumuna düşürülmüştür. Bu gerçekler bilinmeden bugünü anlamak ve yarını tahmin etmek dolayısıyla da Türk vatanını korumak zorlaşmaktadır. Bu çalışmada Türk kültür coğrafyasında yaşanan zorunlu göçlerin bir kesiti verilmektedir.
Forced Mıgratıons (exıle) In Turkısh Hıstory From The Eıghteenth Century To The Present
ABSTRACT
In the Turkic world, particularly from the 18th century onwards, there have been significant forced migrations (exiles). Turkic communities migrated from Turkestan, Crimea, the Balkans, the Caucasus, and the Middle East to the Ottoman territories. After World War II, Turkic and related tribes under Soviet occupation were also subjected to forced migration. The vast majority of these exiles resulted in the genocide of these populations. Turkic-cultured peoples have suffered the greatest population loss during these migrations. Understanding these historical forced migrations is crucial for the future of the Turkic people. In the places where Turkic communities settled, their demographic structures were first altered, and then they were reduced to minority status. Without knowledge of these facts, understanding the present, predicting the future, and consequently protecting the Turkic homeland becomes difficult. This study provides a snapshot of the forced migrations experienced in the Turkic cultural geography.
Giriş
Nesrin Sarıahmetoğlu ve İlyas Kemaloğlu’na göre “göçler bireylerin ya da grupların yer değiştirme hareketi olarak ülke içinde veya ülke dışına olabilmektedir. Göç bir toplumda sosyal, kültürel, ekonomik, politik vb. tüm yapılarla yakından ilişkili ve etkileyicidir. Bu nedenle çok boyutlu karaktere sahiptir ve her zaman tarih, sosyoloji, edebiyat vb. sosyal bilimlerin ilgi odağı olmuştur” (Sarıahmetoğlu-Kemaloğlu, 2015). İç göç, kişi veya toplulukların kendi ülkesinin sınırları içinde yaptığı göçlerdir. Dış göç ise uzun süre kalmak veya çalışmak yahut çeşitli sebeplerle güvenli topraklara yerleşmek amacıyla herhangi bir ülke sınırlarını geçerek yapılır. Verda Canbey Özgüler ve arkadaşlarına göre: “bir ülkeden başka bir ülkeye yönelik göç hareketlerinde; nüfus eksilmesine uğrayan devlet yönüyle buna dışa göç, göçmenlerin yerleştiği ülke açısından ise içe göç denir” (Özgüler ve ark.,2018: 6).
Göçler gerçekleşme nedenlerine göre “gönüllü” ve “zorunlu” göç olarak sınıflandırılmaktadır. Gönüllü göç iradî bir göçtür kişinin veya topluluğun isteğine bağlıdır. Zorunlu göç ise zorlamaya bağlı insan yahut topluluğun iradesi dışında oluşur. Sebepleri ise doğal nedenler, savaşlar, siyasî ve etnik çatışmalar olabilir. Bosna savaşında 1992- 1995 yıllarında Sırpların Boşnaklara uyguladıkları etnik temizlik yüz binlerce Bosnalının Türkiye’ye göç etmelerine neden oluşturmuştur. Göçler dünya tarihini değiştirmiş birçok zorunlu göç de bulaşıcı hastalıklara bağlı olarak gelişmiştir. Bunlardan “veba” dünya tarihinin en dehşet verici hastalıklarından biri olarak milattan önce kayıtlarda rastlanılmaktadır. İklim değişikliği, kuraklık vb. doğal afetler tarihte görülmüş ve günümüzde de halen rastlanılmaktadır.
Nedim İpek’e göre “göç hareketini, katılanların sayısını dikkate aldığımızda istisnaî göçler veya kitle göçleri diye bir sınıflamaya tâbi tutmak da mümkündür. Birkaç kişilik küçük grupların farklı sebeplere dayalı yaptıkları göçlere istisnaî göç denir. Savaş, ihtilâl, isyan ve doğal afetleri takiben kişilerin kitleler halinde yer değiştirmesine ise kitle göçü adı verilir. Ekonomik, siyasî ve kültürel nedenlere dayanan göçler, akraba göçü ve geriye göç terimleriyle tanımlanan ikinci ve üçüncü derecede göçler olarak tanımlanabilir. Geriye dönenler çoğu zaman tekrar yeni ülkelerine göç ederler. Çünkü göç bu insanların dünyaya bakışını, kültürünü, davranışını ve felsefelerini köklü bir değişikliğe uğratır. Bu kişilerin artık eski muhitleriyle uyum sağlamaları güçleşir” (İpek, 2006: 17). Nesrin Sarıahmetoğlu ve İlyas Kemaloğlı’na göre “göçleri serbest ve mecburi göçler diye de tasnif etmek mümkündür. Herhangi bir zorlama olmazsa serbest göçler denilmektedir. Fakat insanlar kendi iradeleri dışında meskûn olduğu bölgede yaşayabilmesi için asgari şartları kaybettiyse mecburî (zorunlu) göçler söz konusudur” (Sarıahmetoğlu ve Kemaloğlu, 2015).
Nedim İpek’in tanımında göç hareketini gerçekleştirmiş, kendi yurdundan ayrılarak başka bir ülkeye giden kişiye genellikle göçmen denir. Bununla birlikte göçmenleri, göç sebeplerine göre yani yapılış amaçlarına göre: “Sürgünler, antlaşmalara tâbi göçmenler, milletlerarasıgöçmenler, tahliye olunanlar, millî göçmenler, mülteciler, siyasî mülteciler, geri gelenler, yurtsuzlar, devletsizler” ve diğer terimlerle tanımlamak da mümkündür (İpek, 2006: 18).
Osmanlı Devleti’nde XIX. yy sonlarında gittikçe artan göç nedeniyle Şehremanetinin (belediye) yetersiz kalması sonucu 5 Mayıs 1860’da padişaha arz edilen bir tezkere ile ilk defa Muhacir Komisyonu oluşturulmuştur (Ağanoğlu, 2001: 100). “1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası Osmanlı topraklarına gelen muhacirler için 1878 Temmuzunda İdare-i Umûmiye-i Muhâcirîn Komisyonu ve bu komisyona bağlı şubeler oluşturulmuş, ancak komisyon 1882’de lağvedilmiştir. 1897 Osmanlı-Yunan savaşı sonrası Balkanlardan gelen muhacirler için padişahın başkanlık ettiği Muhâcirîn Komisyon-ı Âlisi kurulmuştur. Bu komisyonun görevlerinin Aralık 1905’de düzenlendiği, muhacir sayısının azalması sebebiyle 1909’da lağvedildiği bilinmektedir. Bu tarihten sonra da çeşitli komisyonlar teşkil edilmiştir. Nihayet 13 Mayıs 1913’de kabul edilen İskân-ı Muhâcirîn Nizamnâmesi ile muhacirlerin sıkıntıları giderilmiş, kurulan komisyon ve müdürlükler vasıtasıyla iskân işleri sistemli hâle getirilmiştir (Çelik, 2010: 407). 13 Mayıs 1913’te düzenlenen İskân-ı Muhâcirin Nizâmnâmesi’nin yirmi sekizinci maddesinde, muhacirlerin iki sene vergi ödemeyeceklerine dair 7 Ocak 1886 tarihli kanun hükmünün geçerliliğini koruduğu belirtilmiştir” (Eyigün ve Hacısalihoğlu, 2019: 257).
Birinci Dünya savaşı sırasında Osmanlı topraklarının başka ülkelere terk edilmesi sonucu yaşadığı yerden ayrılmak zorunda kalan ve Türk topraklarına gelen vatandaşlara muhacir denmiştir. Bunlar geldiklere topraklara yerleşen ve eski topraklarına dönmeyeceğini taahhüt eden ahalidir. Mülteci ise topraklarının işgal edilmesi nedeniyle Osmanlı Devleti’ne iltica edenlerdir. Ülkelerin kurtarılması durumunda eski topraklarına dönme düşüncesinde olan kişi veya topluluklardır.
Cumhuriyet döneminde “1926 yılında kabul edilen 885 sayılı İskân Kanunu, 1927 yılında kabul edilen 1097 sayılı Bazı Eşhasın Şark Menatıkından Garp Vilayetlerine Nakillerine Dair Kanun, 1934 yılında kabul edilen 2510 sayılı İskân Kanunu, 1947 yılında kabul edilen 5098 sayılı İskân Kanununun Bazı Maddelerinin Kaldırılmasına, Değiştirilmesine ve Bu Kanuna Yeniden Bazı Madde ve Fırkalar İlavesine Dair Kanun nüfus transferleri gerçekleştirmek amacıyla kabul edilmiş kanunlardır” (Cevheri, 2018: 237).
1934 yılındaki 2510 sayılı İskân Kanunu muhacirlerin ve mültecilerin kabulünü düzenlemiştir. Bu şekilde “Türk soyundan meskûn veya göçebe fertler ve aşiretler ve Türk kültürüne bağlı meskûn kimseler”in göçmen olmaya hak kazanacağını belirten 3’üncü madde hükmüyle, ülkeye kabulüne izin verilen göçmenlik biçimleri; Türk kökenli yerleşik/göçebe bireyler ile Türk kültürünü paylaşan yerleşik kimseler olarak belirlenmiştir (İnan, 2016: 18) Bu kanun ile Türk Milleti ve Türk Kimliği güçlendirilmeye çalışılmış böylece Ulus Devlet inşasına katkıda bulunulacağı düşünülmüştür.
Cumhuriyet öncesi ve sonrasında Türk Dünyasında görülen göç ve sürgünlerin farklı nedenleri olmuştur. Çoğu kez etnik temizlik ve asimilasyonla karşı karşıya kalan Müslüman Türkler zorunlu göçe mahkûm edilmişlerdir. Savaşlardan ziyade yapılan zulümler, işkenceler ve zorlamalar sürgünleri hızlandırmıştır. İnsanların ve toplumların tahammül sınırlarını zorlayarak göçlerin önü açılmıştır. Balkan savaşlarında özellikle Fransız ihtilalinden sonra Balkan uluslarında görülen ve zamanla Avrupalı devletler ile Rusya tarafından kışkırtılan ulusçuluk faaliyetlerinin büyük etkisi olmuştur. Balkanlarda irili ufaklı millî devletler ortaya çıkmıştır. Rusya’nın sıcak denizlere inme ve emperyalist emelleri Kırım, Kafkasya ve Türkistan göçlerinde muharrik unsurdur. Panslavizm Balkanlarda olduğu kadar Çarlık ve Sovyet Rusya’nın da millî hedefleri olmuştur. Ortadoğu coğrafyası ise halen durulmamış özellikle Irak ve Suriye Türkleri zorunlu göçe mecbur bırakılmıştır. Türk göçü Türkiye başta olmak üzere farklı coğrafyalara hâlâ devam etmektedir.
Osmanlı Türk Topraklarında uzak tarihten yakın tarihe doğru görülen göçlerin önemli sebeplerini vurgulamak gerekirse; Şark Meselesi, Osmanlı Tebaasında Bağımsızlık Hareketleri ve Panslavizm’dir.
Şark Meselesi/Doğu Sorunu: Anadolu’nun Türkler tarafından fethinden sonra Avrupalılar, Türkleri Ön Asya’dan atmak istemiştir. Haçlı seferlerinin yedisi Türkler tarafından durdurulmuştur. Şark Meselesinde Avrupalıları cesaretlendiren Osmanlı Devleti’nin kesin bozgunu 1683’te gerçekleşen II. Viyana kuşatmasıdır. Bu kuşatma ve arkasından uğranan bozgun sonrası başlayan geriye çekilmeler Anadolu içlerine kadar asırlarca devam etmiştir.
XIX. yüzyılda Batılı diplomatlarca siyasî bir terim olarak kullanılmaya başlanan Şark meselesi, ilk olarak 1071’den itibaren Türklerin batıya doğru ilerlemesi ile Avrupalıların gündemine gelmiştir. Batılılar için bu sorunu iki dönemde incelemek gerekir: Birinci dönemde (1071-1683) Türkler batıya doğru ilerlemektedir. Bu safhada Avrupa’nın amacı Türk ilerleyişini durdurmaktır. Batı bu hedefine, Türklerin Viyana önlerinden dönmesi (1683) ve Karlofça Antlaşması’nın imzalanmasıyla (1699) ulaşabilmiştir. Bu tarihten sonra İkinci dönem başlamıştır. Bu safhada Avrupalıların asıl hedefi Türkleri Avrupa ve Anadolu’dan uzaklaştırmaktır. Nitekim 1683-1923 tarihleri arasında adım adım bu hedeflerine yaklaşmışlardır. Yeni hedef özellikle Balkan yarımadasını ve Anadolu’yu Türk hâkimiyetinden kurtarmak ve daha uzun vadede aynı bölgede bulunan Müslüman ve Türklere hayat hakkı tanımamak, onları en azından yaşadıkları yerlerden koparıp atmaktır. Türklerin yaşadıkları yerlerden uzaklaştırılması adeta Hıristiyanlığın resmî ideolojisi hâlini almıştır. Türkiye’ye yönelik göç hareketleri Hıristiyan devletlerin istilâ emellerinden doğan savaşlarla başlamıştır.
Abdullah İlgazi ve arkadaşlarına göre “Osmanlı Devleti’nin paylaşılması demek olan “Şark Meselesi/Doğu Sorunu” 1774’te Ruslarla imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile başlamıştır. Küçük Kaynarca ile başlatılan “Şark Meselesi”yle temelde Osmanlı Devleti’nin parçalanıp, paylaşılması hedeflenmektedir. Küçük Kaynarca Antlaşmasından sonra Rusya’nın Osmanlı Devleti içinde yaşayan Ortodoksların haklarını korumaya kalkması, Rus etkisini artırmıştır. Rus başkenti olan Petersburg’da 1780’de buluşan Avusturya İmparatoru Josef ile Rus Çariçesi II. Katarina Osmanlı Devleti’nin paylaşılması konusunda görüş birliğine varmışlardır. 1786 yılında Kırım’ın Rusya’ya ilhakından sonra Çariçe Katarina’nın Osmanlı topraklarına yönelik hırsı daha da artmıştır” (İlgazi, 2011: 300).
Osmanlı dış siyasetinde, 18. yüzyılın ilk yarısından itibaren İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya etkin rol oynayan ülkelerdir. Atilla Güler’e göre “bu ülkelerdenAvusturya ve Rusya, iki komşu ülke olarak Osmanlı Devleti'ni parçalamak ve Şark Meselesi’ni kendi çıkarları doğrultusunda çözümlemek istemektedirler. Aslında bu iki devletin çıkarları, Osmanlı Devleti'nin Avrupa topraklarında çatışmaktadır. Ancak, ortak hedefleri olan Osmanlı Devleti’ne karşı zaman zaman işbirliği yapmaktadırlar. 18. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devleti, bu iki devlete yalnız başına karşı koymuş, bu dönemde İngiltere kendi menfaatlerinden dolayı Osmanlı Devleti’nin yanında görünmeye başlamıştır” (Güler, 2017: 33).
Rusya, Birinci Petro’nun(1672-1725) vasiyeti ve coğrafî konumu gereği, önce Karadeniz’in kuzeyini ele geçirme, sonra Kafkaslara, Boğazlara ve Balkanlara hâkim olarak Osmanlı topraklarından güneye inme siyasetini uygulamıştır. 1768-1774 Osmanlı-Rus Harbi ile Osmanlı Rusya’ya yenilmiş ve Rusya Osmanlı donanmasını Çeşme Körfezi’nde imha (1770) etmiştir. Böylece Rusya hedeflerini gerçekleştirebilmek için XVII. yüzyıldan itibaren her fırsatta saldırdığı Türklerin topraklarını işgal etmeye başlamıştır. Nedim İpek’e göre “XVIII. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin özellikle Ruslarla yaptığı savaşlarda ve bu savaşların sonunda Rusya’nın tatbik ettiği iskân siyaseti sebebiyle göç hareketi oluşmuştur. Rusya’nın bu politikalarından tedirgin olan Müslüman Türk halkı Anadolu'ya göç etmek zorunda kalmıştır” (İpek, 2006: 20).
Rusların asimilasyon siyaseti karşısında Müslüman Türklerin Osmanlı topraklarına göç etmekten başka yapabilecekleri herhangi bir seçenek kalmamıştır. Teknolojik üstünlüğe sahip ve modernleşmeyi tamamlamış bir Rusya Rus olmayan halklar üzerine rahatlıkla kolonileştirme siyasetini uygulayabilmiştir. Şark Meselesi hedefleri doğrultusunda, Yakın Çağ’a gelindiğinde Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için onunla savaş durumundadır. Fransa ve İngiltere’nin tutumu ise menfaat ilişkilerine göre değişkenlik göstermektedir.
Osmanlı Tebaasında Bağımsızlık Hareketleri: 1789 yılında Fransa’da halk ihtilal yapmıştır. İsmet Giritli’nin ifadesine göre Fransa'da başlayan bu siyasal ayaklanmanın nedenleri üzerinde tarihçiler birleşmemektedir. Bazıları bu olayı aydınlanma çağının bir entelektüel hareketi görürken bazıları ezilen sınıfların zulme karşı ayaklanması olarak ifade etmektedir. Zamanla Devrimin esas nedeninin 17. ve 18. yüzyılın adaletsiz vergi sistemi, Krallığın savurganlığı ve Amerikan Devrimine mali destek verilmesi görülmüştür. Başta maliyeci ve bankacı J. Necker olmak üzere kralın maliye uzmanları bir çare bulamayınca Kral 16.Lui 175 yıldan beri toplanmamış bulunan “Etats Generaux-Sınıflar Meclisi”ni 5 Mayıs 1789'da Versailles de toplamış bu mecliste oy vermenin nasıl olabileceği sorununundan ise Büyük Fransız Devrimi çıkmıştır. Krala meydan okuyan Meclis kendini ulusal meclis ilan etmiştir. Bu arada Krala kızgın olan halk hapishane olarak kullanan Bastille kalesine saldırarak burayı ele geçirmiştir. İhtilâl, kuvvet yoluyla devletin siyasi ve toplumsal yapısını tamamen değiştirmiş ve Krala karşı yapılan ihtilal başarılı olmuştur( Giritli, 1989: 539).
İlgazi ve arkadaşlarına göre “Fransız ihtilâli, millî devletlerin önünü açmış, çok milletli olan devletlere büyük zararlar vermiştir. Fransız İhtilâli’nden sonra, Osmanlı Devleti'nde de huzursuzluk başlamıştır. Millî benliklerini koruyan Hıristiyan topluluklar ve bazı Müslüman milletler, batılı devletlerin de kışkırtmasıyla bağımsız devletlerini kurmak için Osmanlı idaresine karşı isyan etmeye başlamışlardır. Ayrıca sanayi inkılâbından sonra sömürgeciliğin hızla yayılması üzerine, Fransa, birçok sömürgesini İngiltere'ye kaptırmıştır. Bunun üzerine, Fransa gücünü kendine yakın bölgelerde denemek istemiş ve Osmanlı topraklarına göz dikmiştir” (İlgazi, 2011: 301).
Fransız İhtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik akımı Osmanlı’daki azınlıklarda bağımsızlık hareketlerinin başlamasına neden olmuştur. Bu akım 1821- 1829 Mora isyanı ile Yunanlılardan başlayarak Sırpların, Bulgarların ve bazı Müslüman unsurlar ile Ermenilerin isyanlarını tetiklemiştir. Osmanlı Devleti 1915 Ermeni Tehciri ile azınlıkların isyanlarını engelleyebilmiştir. Yunanlılar ise I. Dünya savaşından sonra Anadolu’yu Megalo İdea adına işgale başlamışlar ve 1921 yılında Sakarya nehrinin batı sınırında durdurulabilmişlerdir.
“Ocak 1844’te, Başbakan Kolettis Yunan Parlamentosu’nda yaptığı konuşmasında megali ideayı şöyle tarif ediyordu: “Yunanistan Krallığı, Yunanistan değildir; sadece bir parçası, en küçük, en yoksul bir parçasıdır. Yunanlılar, sadece Krallık içinde oturanlar değildirler, aynı zamanda Yanya’da ya da Selanik’te, Serez’de, ya da Edirne’de, İstanbul ya da Trabzon’da, Girit ya da Sisam Adası’nda, Yunan tarihine ya da Yunan ırkına bağlı başka yerlerde oturanlar da Yunanlıdır. Helenizmin iki büyük merkezi vardır: Krallığın başkenti Atina’dır. İstanbul, büyük başkent, bütün Yunanlıların kenti, düşü, umududur” (Kalelioğlu, 2008: 108). Balkanlar dil, mezhep ve din farklılıkları ile adeta etnik bir müzeyi andırmaktadır. Özellikle Büyük Devletlerin teşvikiyle Balkan milletleri Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlık mücadelesine başlamışlardır. Bu hususu aydınlatmak için kanonik vatan anlayışını göz önünde bulundurmak gerekmektedir:
“Evrensel din olma iddiasındaki inançların kanonik bir toprak anlayışı vardır. Bu anlayış basit bir coğrafî alan olarak tanımlamak yetersiz kalır. Her şeyden önce o, bir dinin hâkim olduğu yahut geçmişte kendine ait olduğunu iddia ettiği dinî, kültürel ve etnik açıdan kabullenilmiş mekânı tanımlar. Hıristiyan geleneğinde, bilhassa Ortodokslar arasında yaygın olan bu mefhum, dinî otoritenin muayyen bir coğrafî bölge ile tanımlanması demektir. Buna göre bir bölgede meskûn olan Ortodoks nüfusa bakarak, o bölgenin Ortodokslara ait coğrafya olduğu ön kabulüne dayanan ifade, bütün Hıristiyanların birliğini vurgulayan “tek ülke, tek piskopos” dustûrunu esas alır.” (Taştan, 2017: 19).
Balkan coğrafyasında Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi inancına sahip insanlar yaşamaktadır. Bunlar arasında Ortodokslar başta olmak üzere Hıristiyanların kanonik vatan anlayışını uygulamaya kalkışmaları gerçekçi bir milliyetçilik anlayışı değildir. Hıristiyanların Katolik, Ortodoks, Protestan gibi farklı mezheplere sahip olması millî kimliklerin oluşumunda belirleyici faktör olmaktadır. Mesela Hırvatlar Katolik ve Protestanlık, Sırplar Ortodoks, Karadağlılar Ortodoks ve Katolik mezheplere ayrılmışken evrensel bir din anlayışı olma iddiası ile millî kimlik inşası Balkanlarda mümkün değildir.
“Kanonik vatan, dinlerin nüfuzlarının yayıldığı belirli bir coğrafi alana kadar uzanır. Çünkü o toprakta derin kökleri ve tarihî meşruiyetleri olan insanlar, hâkim dinin sakinleri hâlinde yaşamaktadırlar. Bu nazariyenin mantıki bir sonucu da söz konusu bölgelerin diğer dinlerin yayılma alanları için bir yasak bölge teşkil etmesidir. Aslında bu tür sınır yasakları, coğrafi olmaktan ziyade etnik/dini sınırları içermektedir” (Taştan, 2017: 21).
Bu suretle milliyetçilik sınırları belli bir toprak üstünde hâkimiyet kurmak ister. Millî devlet inşası ve bunun coğrafi sınırları içinde yaşanılan toprak, vatana dönüştürülür. Bu devletin meşrulaşma ve kuruluş sürecidir. Modernleşme ile birlikte ulus devletler bu şekilde ortaya çıkmıştır. İmparatorluklar parçalanmıştır. Krallıklarda ve imparatorluklarda iktidarın Tanrı’dan geldiği gibi bir manevi algı ulus devletlerde olmamıştır. İktidar meşru olarak gücünü halktan almaktadır. Fakat buradaki sorun bu halkın henüz olup olmadığıdır. Belki de doğmamış bir milletin cenin aşaması yahut hayali bir ulus inşası söz konusudur. Kanonik vatan dönüşümü sırasında ortaya hayali cemaatler çıkmaktadır. Balkanlardaki Osmanlı millet sisteminin asırlarca hukuki statüyü Hıristiyan mezhepler (cemaatler) üzerinden oluşturdukları düşünülürse bu halkların uluslaşma sancıları çok fazla olmuştur.
Benedict Anderson, “milletlerin tarihî kategoriler biçiminde inşa edildiğini ve bu inşa biçiminin zamana ve mekâna bağlı olarak hayal edilmesi gerektiğini iddia ederken, siyasi olarak kendini üreten ve meşrulaştıran bir hayali cemaatten söz etmektedir. Millet, muayyen bir coğrafyayı kendine ait kılarak, içerisi ve dışarısı arasında ayrım yapmaya imkân tanıyan sınırlarla ve bunu pekiştiren sembollerle ortaya çıkar. Millet, sınırlı olarak hayal edilir. Çünkü bir milyar insanı kapsayan en büyüğünün bile ötesinde başka milletlere mensup insanların yaşadığı, esnek de olsa sonlu sınırları vardır. Hiçbir millet kendisini insanlığın tümü ile örtüşüyor olarak hayal edemez. En mesihçi milliyetçilikler bile insan ırkının bütün üyelerinin kendi milletlerine katılacağı bir günün rüyasını görmezler” (Anderson, 1995: 21).
Balkanlarda Sırp, Hırvat, Bulgar, Yunan ve Anadolu coğrafyasındaki Ermeni Milliyetçilikleri ve isyanları; Avrupa Devletleri ile Rusya’nın Osmanlı’ya karşı izlediği politikalar sonucu gündemde tutulmuştur. Rusların Ortodokslar üzerindeki iddia ettikleri koruyuculukları yanı sıra Avrupalılarda başta Yunanlılar olmak üzere her türlü ayrılıkçı faaliyeti ve isyanı desteklemişlerdir. Yahya Kemal Taştan’a göre “millî devletlerden ve milliyetçilik akımlarının ortaya çıkmasından önce, sahip olunsun veya olunmasın bir grubun özel bir yurtla, tarihi bir mekânla ilişkilendirilmesi, dini bilinçle beslenerek sürekli canlı tutulmuştur” (Taştan, 2017: 21).
Balkanların, din ve mezhep açısından çok karmaşık bir yapıya sahip olması ancak mozaik yapının korunması ile mümkündür. Fakat Osmanlı Devleti’nin uygulamaya çalıştığı bu mozaik “Millet Sistemi” zayıflamaya başladığı dönemde uygulanamaz hale gelmiştir. Bu sistemde her mezhep ve din bir millet olarak kabul edilmiştir. Bu şekilde Osmanlı Balkanlarda varlığını koruyamamış ve etnik grupları bir arada tutamamıştır. Çünkü Fransız İhtilalının etkilediği ve Avrupa ile Rusya’nın yönlendirdiği halklar bağımsızlık istemişlerdir. Üstelik her mezhep ve din mensubu bir millet olarak kabul edildiği için ortaya hukuk sorunu da çıkmıştır. Yani her hukuk hakkı ayrı bir millet olarak tanınmayı gerektirmektedir. Dolayısıyla Osmanlı Devleti “millet sistem”i ile milliyetçilikler karşısında tam bir çıkmaza girmiştir. Hem hukukî haklarını tanıyacak hem de siyasî bağımsızlıklarını tanıyacaktır. Yahut savaşacaktır. Osmanlı baştan bu sistemi yanlış kurgulamıştır. Asla ekonomik, siyasî herhangi bir zaafa düşmeyeceğini hesap etmiştir. Hâlbuki dünya sadece Osmanlı’dan ve onun kurguladığından ibaret olmamıştır.
Yahya Kemal Taştan’ında ifade ettiği gibi “ne var ki imparatorluğun bu yapısı, bir bakıma dinî ve etnik gruplar arasındaki münasebetleri de sınırlandırmış, birbirlerine karışmalarını önlemiş ve modern dönemde “cemaat milliyetçiliği” addedilebilecek bir oluşuma da zemin hazırlamıştır. Taştan’a göre mikro milliyetçilik mefhumu ile de tanımlanabilecek Balkan milliyetçilikleri, aslında milletten aşağı olduğu düşünülen, Osmanlılarda dinî muhtevaya sahip millet sistemi nazarı dikkate alınırsa, cemaat vasfına haiz birimlerin milliyetçiliğe soyunmasını ifade etmektedir. Bu bakımdan kabile milliyetçiliği özelliği daha ağır basan Balkan milletleri, 19. yüzyılda Slav halkları için kullanılan tarihsiz halklar (nonhistoric peoples) mefhumuyla da tarif edilebilecek, rüştünü ispatlayamamış milliyetçiliklerin aşırı özelliklerine sahiptir. Nitekim Batı Avrupa’nın icadı olan Balkanlaşma tabiri de bu aşırılığın ve gayri-medenîliğin bir yansımasıdır” (Taştan, 2017: 25).
Millet sisteminin “Balkanlaşma” ya yardım ettiğini de düşünmemiz gerekmektedir. Şöyleki mezheplere dayalı bir millet tanımı ve onun getirdiği hukukî haklar sadece mevcut olanları korumamış sürekli etnik yapı oluşturmuştur. Muhtemelen Osmanlı Devleti gücüne güvenerek parçalanmışlığı daha kolay yöneteceğini düşünmüş olmalıdır. Tam tersine bu hem Osmanlı Devleti’nin hem de Lozan Antlaşmasında 1922 yılında Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin aleyhine olmak üzere karşısına getirilmiştir.
Taha Akyol’a göre “Fatih Sultan Mehmet’in sistemleştirdiği millet sistemi (dini cemaat) çok hukuklu bir sistem getirmiştir. Bu sistem başlangıçta güç ve sosyal dayanak sağlarken zamanla ciddi sorunların kaynağı olmuştur. Balkan milliyetçiliklerinin “cemaat milliyetçiliği” addedilebilecek yapısı, millet sistemi sayesinde muhafaza edilen dinî ve etnik vasıfların, yan yana fakat birbirine karışmaksızın yaşaması neticesinde vücut bulmuştur” (Akyol, 2013: 23)
Bu durum etnik yapıların Türk gruplarla kaynaşmasını engellerken kendilerinin çoklu hukuk sistemi imkânlarından faydalanması sonucu onları ulus olmaya hazır hale getirmiştir. Böylece Osmanlı Devleti’nin parçalanması hızlanmıştır. Onlar dârü’l İslâm beldesinin Hıristiyanlara tanıdığı hakları kullanarak hamiliği altında bulundukları devleti yıkmışlardır. Balkan halklarının uluslaşma süreçleri ise Müslüman Türk halkına bedel ödetme şeklinde gerçekleşmiştir. Böylece insanlık dışı zulümlerden kaçmaya çalışan Türk halkı Osmanlı yöneticilerinin gözleri önünde göç yollarında perişan olmuşlardır.
Osmanlı coğrafyasındaki millet sisteminden güç alan hıristiyan kimliği kendi hukuk sistemini de geliştirmiştir. Bir milletin inşasında hukuk öncelik arz etmektedir. Lozan’da İsmet Paşa’nın karşısına getirilen ve antlaşmayı zorlayan madde üniter yapıyı bozacak çok hukuklu sistemi dayatmasıdır. Taha Akyol’un özetlediği şekilde Lozan'da uzun ve sert tartışmaların yapıldığı ve çok hukuklu sistem bakımından son derece önemli olan mesele azınlık haklarının kendi hukuku ve kendi yargısı konuları da içerip içermeyeceği midir? İlk kavga özerklik (otonomi) kavramından çıkmıştır. İngiltere ve müttefiklerinin teklif ettiği tasarının 8. maddesinin 1. fıkrası şöyledir:
“Türk hükümeti Türkiye’deki soy, din, dil azınlıklarından her biri için Türk devletinin denetimi altında, 1 Ağustos 1914, tarihinden önce var olan biçimde din, hayır ve öğretim işlerinde özerklik tanımayı ve bu özerkliğe dokunmamayı kabul eder”. İsmet paşa ve arkadaşları bu fıkraya şiddetle itiraz ettiler ve metinden çıkartmayı başardılar. Başardıkları ikinci değişiklik azınlıklar deyiminin sadece dini azınlıklar anlamına geldiğini kabul ettirmek olmuştur” (Akyol, 2013: 133).
Balkan, Yunan ve Ermeni milliyetçiliği tarihi gelişim itibariyle gecikmiş milliyetçiliklerdir. Bu milliyetçilik kendini ispat etmek için çok kanlı sonuçları olan iptidai bir etnik/ırkçı yöntem tercih etmiştir. Bu halkların içerisinde aydınlar ve zengin tüccar sınıfları olsa da genel olarak ırkçı çevreler Osmanlı Devleti’ne kin duyan topluluklardan oluşmuştur. Necati Cumalı’nın “Makedonya 1900” isimli eserinde “Zole Kaptan’ın Ölümü” başlıklı yazısında ırkçı acımasız komitacılardan birini örnek vermektedir:
“Hürriyetin ilanı top atışları, törenler, şenlikler, geceleri geç saate kadar süren fener alayları ile karşılanmıştı. Kentlerin köylerin alanlarında davullar zurnalar susmak bilmiyor, horalar tepiliyordu. Dört bir yan, bayraklar, bu kadar çabuk nereden nasıl sağlanıldığı insanı şaşırtacak kadar bol, hürriyet kahramanlarının fotoğrafları ile donatılmıştı. 1908 Temmuzu'nun son haftası bu gürültü patırtı arasında geçti. Nedir ki hürriyetin Balkanlar'a getirdiği büyük sevinç bu şenlikler sona erinceye kadar sürdü. Ağustosa girerken Balkan kentlerini, yine eski öfkelerin, kökleşmiş kavgaların, kinlerin, tedirginlikleri kuşkuları sarmaya başladı. Hürriyetin ilanı ile birlikte genel bir af çıkmış, yıllardır dağlarda dolaşan Bulgar komitacıları silahları alınmadan bağışlanmıştı” (Cumalı, 2013: 81).
Yüzlerce kişiyi katletmiş Bulgar Zole Kaptan ve çetesi II. Meşrutiyet’in ilanı ile “hürriyet, müsavat, eşitlik” naraları ile sivil halkın arasında silahları ile dolaşıyor ve politikacılar tarafından alkışlanmaktadır. Sadece Bulgar değil, Sırp, Makedon ve Yunan çeteleri intikamlarının peşinde anakronik bir milliyetçiliğin peşinden gitmektedirler. Bunlara daha sonra Ermeni çeteleri de Anadolu’da işledikleri katliamlarla katılacaktır. “Anakronik milliyetçilik; bir tarih yanılgısıdır. Tarihsel olayları ve durumları gerçekleşmiş zaman diliminde değil aynı zaman diliminde meydana gelmiş gibi ele alınmasıdır” (Demir ve Acar1992: 26). Balkan halklarının millî kimliklerini korumasında Osmanlı’nın tebasını olduğu gibi bırakması ve hukuki haklar verilmesi tam tersi bir yorumla anlaşılmış ve intikam duygusuna dönüşmüştür. Mezhep ve kültürlerini koruyabilmiş bu topluluklar başka bir yönetici ulusun hâkimiyetinde olmuş olsalardı büyük bir ihtimalle kimlikleri değişmiş olacaktır. Bu arada Rusların bütün Slavları birleştirme siyaseti; kültürel, hukukî ve dini anlamda asimilasyon sürecini tamamlayacaktır.
Panslavizm: Deli (Büyük) Petro ile başlayan Rusya’nın sıcak denizlere inme ideali; Osmanlı devletinin tebaası olan Slav halklarını birleştirerek Osmanlıyı yıkmayı amaçlamıştır. Çarlık, Ortodoksluğun hamisi olarak sürekli Osmanlıdaki Ortodoksların dinî işlerine ve haklarına sahip çıkmıştır. Panslavizm, düşünce olarak 19. yüzyılda ortaya çıkan ve genel anlamda, tüm Slav toplumlarını siyasi bir birlik altında toplama amacını taşıyan bir akımdır. 1789 Fransız İhtilali’nin yaymış olduğu ulusçuluk akımı Slav topluluklar üzerinde de geniş bir etki sağlamıştır. Bunun sonucunda oluşan Slavcılık akımı, Rusya’nın egemenliği dışındaki topraklardaki Slav topluluklar ile Avusturya ve Almanya’nın hâkimiyetinde yaşayan Slav kökenli topluluklar, özellikle de Çekler arasında bu yönetimlere karşı olarak gelişmiştir. Panslavizm başlangıçta edebî ve felsefî nitelik taşırken, yaşanan gelişmeler sonrasında siyasi bir akım halini almıştır.
“Özellikle birçok Çek bilgini yaptığı araştırmalar sonrasında, Çek edebiyat tarihi, Slav dininin tarihi gibi eserler yazmışlardır. Panslavizm terimi de ilk kez 1826 yılında kullanılmış, edebiyat, tarih, etnografya ve diğer kültür çalışmaları Bulgarlar, Slovenler, Hırvatlar, Sırplar ve Karadağlılar arasında süratle yayılmaya başlamış, Polonya’daki 1830 ve 1848 İhtilalleri de Panslavizm düşüncesinin gelişmesi ve yayılmasına olumlu yönde etki sağlamıştır” (Kohn, 1983: 53). Rusya, günden güne gelişen Panslavizm akımını bilimsellik zemininden ve edebî yönden uzaklaştırarak, hedefi, otokratçılık, ulusçuluk ve Ortodoksluk olan siyasi bir doktrin haline dönüştürmüştür. Hans Kohn’un ifade ettiği gibi Rusya için birdenbire önemli bir siyasi akım halini alan düşüncenin savunucularına göre “Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları yıkılmalı, bu toprakları da içerisine alan Rusya’nın egemenliğinde bir Slav devleti kurulmalıdır.”(Kohn, 1983: 203) Atilla Güler’e göre bu ifadeden anlaşılacağı üzere “Rusya’nın yayılmasını esas alan Panslavizm düşüncesi, öncelikle Osmanlı İmparatorluğu daha sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu farklı bir deyişle Balkanları hedef almaktadır. Bu çalışmalar kapsamında 1859 yılında Moskova’da, “Slav Yardım Komitesi” kurularak sonrasında birçok yerleşim merkezinde şubeleri açılmış, Rusya bunlar aracılığıyla da Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altındaki Slav ve Ortodoks topluluklara her çeşit yardımı yapmaya, daha sonra da bu topluluklara özerklik istemeye başlamıştır. Rusya 1870’li yıllara gelindiğinde geleneksel politikasını gerçekleştirmek amacıyla, hedefi Balkanlar olan bir düşünce akımını, bir araç olarak kullanmaya başlamıştır” (Güler, 2017: 83-84).
Rusların, Türk topraklarını işgal etme düşüncesi, on beşinci yüzyılın sonlarında Moskova Kinezliği’nin Altınordu Devleti’nin hâkimiyetinden çıkmasıyla başlamıştır. Bu tarihten itibaren, Altınordu Devleti’nin Rusya’da merkezi bir yönetim anlayışı kazandırdığı Moskova Prensliği önderliğinde kurulan güçlü Rus Devleti Türk dünyasına karşı ilk büyük darbeyi onaltıncı yüzyılın ortalarında vurmuştur. Rus Çarlığı 1552’de Kazan Hanlığı’nı, 1554-1556’da da Astrakan Hanlığı’nı işgal etmiştir. Mehmet Yetişkin’e göre bu gelişme Türk Dünyası için yıkım oluştururken, Rusya’ya uzun yıllar sürecek Asya İmparatorluğu’nun kurulmasında önemli bir başlangıç noktası vermiştir. Volga vadisinin Rusların eline geçmesi, Orta Asya Türkleri ile Osmanlı Türkleri arasındaki iletişimi büyük ölçüde engellemiştir (Yetişkin, 2002: 596).
Rus Çarlığı, daha sonra 1740 yılında Başkırt Türklerine, 1864 yılında Kuzey Kafkasya’ya, 8 Mayıs 1866’da Buhara kuvvetlerine saldırarak Hokant ve 1873 baharında ise Hîve Hanlıklarını işgal etmiştir. Bu şekilde Kafkasya ve Türkistan Hanlıklarının işgalini tamamlayarak kolonizasyon siyasetini pekiştirmiştir. Osmanlı devletinin yıkılışını kolaylaştıran Rus İmparatorluğu, Bolşeviklerin yönetimi ele alması ile bir süre dikkatlerini Türk topraklarından çekmek zorunda kalmıştır. Lenin Panslavizm’i terk ederken, Stalin Panslavizm’i yeniden dirilten bir lider olmuştur. Lenin’in ölümünden sonra Stalin Türkistan ve Kafkasya coğrafyasından yeniden haklar talep etmiştir. Bu sırada Panslavizm’den rahatsız olan Türkistan, Kırım ve Kafkasya aydınları arasında Panturanist fikirler güçlenmeye başlamıştır.
Serge Zenskovsky Rusya’da Pan-Türkizm ve Müslümanlık isimli eserinde “Osmanlı Devleti dışındaki Türklerin siyasi faaliyetleri hakkında şu bilgileri vermektedir: Rusya’daki Türkler arasında 1905’e kadar millî bir hareketin ilk açık işaretleri görülmemiştir. Türk-Tatar liberal hareketine yenilik getirenlerin gayretleri o zamana kadar kültürel ve dinî niteliklidir. Genellikle Rusya’daki çeşitli Müslüman gruplar arasında yakınlaşmanın sağlanması, eğitim reformu ve Tatar hayatının modernleşmesine yardım etmiştir. İsmail Bey Gasprinsky (Gaspıralı) ve onu takip edenler 1880- 1890 arasında herhangi bir politik işe karışmamışlardır. Onların çalışmalarında açıkça millî-siyasî bir amaç görülmemiştir. Bu aydınlar herhangi bir aşırı hareketin başlangıçta başarı sağlar gibi olsa da Rus idaresiyle çatışmaya götürecek bir davranışın tehlikeli olacağını bilecek kadar gerçekçidirler” (Zenkovsky, 1983: 33).
“İsmail Gaspıralı 1896 yılında bir makalesinde şunları yazmaktadır: “Rus kültürü, Müslüman halklara batı kültüründen daha yakındır. Rus halkının İktisadi ve sanayi gücü Avrupa’nınkinden daha tehlikesizdir. Müslüman ve Rus hâlen birlikte veya yan yana yer sürebilir, tohum serpme bilir, hayvan besleyebilir, sanat ve ticaretle meşgul olabilirler. Onların becerileri çok da farklı değildir ama Avrupa'nın yanında Müslüman yoksullaşarak ırgata dönmek mecburiyetindedir ki hâlen böyledir” (Akpınar, 2005: 129)
İsmail Gaspıralı sadece uyumlu bir politika geliştirmekle kalmamış Rusya’daki Müslümanlara usul-ü cedit (yeni-modern-usul) mektepleri açarak onların eğitim seviyelerini yükseltmiştir. İsmail Gaspıralı 1884 yılında Kırım’da açtığı Usûl-i Cedit Mekteplerini Türkistan dâhil Türk illerinde yaygınlaştırmıştır.
“Ceditçilik Hareketi’nin 20. Yüzyılın başındaki mensupları bağımsız yaşamak için önce genç nesilleri zamanın fen-doğa bilimleri eğitimi esasına göre eğitme amacında olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bu dönemde yoğun şekilde Aydınlanma düşüncesi ve Pozitivizm etkisi hissedildiğinden Usul-ü Cedit okulları ister istemez ve başlangıçta farkında olmadan bu fikirlerin de yayılmasına hizmet etmiştir. Türkistan’da ilk Cedit okulları 1890’da Fergana’da, 1893’te Semerkant’ta açılmıştır. Buhara'daki ve genel olarak Orta Asya’daki Usul-ü Cedit okullarının açılmasında yerli taleplerin yanında, İsmail Gaspıralı'nın da büyük katkısı olmuştur” (Kıllıoğlu, 2019: 67). İsmail Gaspıralı otuz üç yıl ailesi ile birlikte çıkardığı Tercüman gazetesini ise 1914’de ölümüne kadar İslam dünyasının her tarafına göndermiştir. Onun için kültür, eğitim, mektep, bilim, sanayi geliştirilmeden Ruslarla siyasî olarak yarışmak mümkün değildir.
Rusya’daki Türkler arasında politik mücadeleye ilk başlayan Sibirya Türklerinden Abdurreşid İbrahim’dir. Bu dönemde, eğitim sisteminde İsmail Gaspıralı tarafından geliştirilen Usuli Cedid’i yaygınlaştırmaya çalışan İbrahim, Rusya Türklüğünün önde gelen isimleriyle yazışmalarda bulunmuştur.1892 yılında Orenburg Ruhani Meclisi’nde Rusça sınavını vererek kadı olmuştur. Bu meclisin bir ara başkanlığını da yapan İbrahim, Rus hükümetinin çalışmalarından rahatsız olması üzerine istifa etmek zorunda kalmıştır. Nihayet Panturanist ve Pan-İslamist Abdürreşid İbrahim, Rusya’da daha fazla kalamayacağını anlayarak, İstanbul’a hicret etmiştir. Burada, İstanbul’da, Rusya Türklerinin siyasal amaçlar taşıyan ilk metni olarak değerlendirilen “Çulpan Yıldızı” adlı mühim eseri neşretmiştir. İbrahim bu risalesinde, Rus otokrasisine şiddetle hücum ederek, Rusya Türklerine yapılan baskı ve haksızlıkları dile getirmiş, Rusların Türkleri Hristiyanlaştırmak istediğini söyleyerek Rus hükümetine karşı halkı mücadeleye çağırmıştır (Balcıoğlu, 1996: 37-38).
Bu durumun tarihsel sürece etki edip etmediği belki tartışılabilir fakat Stalin’in Türk aydınlara ve Türklere uyguladığı sürgünde Panislamizm ve Panturanizm sözde bir gerekçe oluşturmuştur. Hâlbuki Stalin Rus veya Rus olmayan aydınlara ve halklara yaptığı devlet terörünü sürekli rasyonalize etmiştir. Hatta düşüncelerini karşısındaki muhaliflerine ve yok etmek istediği halklara projekte etmiş yani yansıtmıştır.
On sekizinci Yüz Yıldan Günümüze Türk Tarihinde Göçler
Türk dünyasında tarih boyunca yüzlerce zorunlu veya zorunlu olmayan göç hadiseleri yaşanmıştır. Türkistan, Kırım, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu topraklarından irili ufaklı Türk veya akraba kavimlerin sürgünleri yahut göçleri vuku bulmuştur. Osmanlı coğrafyasında siyasi nedenli zorunlu göçler şu şekilde özetlenebilir:
18.yy’da başlayan ve 19.yy’da daha da hızlanan zorunlu göçler, Kırım, Kafkasya ve Rumeli’den Anadolu’ya doğru olmuştur. Siyasî ve dinî sebeplerle oluşan bu göçlerin tamamında Müslümanlar etkilenmiştir. Bu siyasî ve dinî nedenli göçler, Rusya’nın 1552’de ilk Kazan Hanlığı ve 1556’da Astrakan Hanlığı’nı işgali ve 1783’te de Kırım'ın Rusya’ya ilhakı ile başlamış, günümüze kadar bu göçler devam etmiştir. Kemal Karpat 19.yy’da Osmanlı coğrafyasına yapılan göçler hakkında şunları yazar: 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşın esnasında “Kırım, Kuzey Kafkasya ve Balkanlar’da yaşayan Müslüman Türklerin Anadolu ve Rumeli’ye göçleri ile 1853-1856 Kırım savaşı sırasında Dobruca’dan, kuzey-doğu Bulgaristan’dan ve özellikle Kırım’dan olan göçler meydana gelmiştir. Ayrıca Şeyh Şamil’in Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı işgaline direnişinin 1859’da sona ermesinden sonra Çarlık Rusya’sı Kafkasları kendileri için emin bir bölge haline getirmek istemiş; Kafkas kabilelerini Kuban ovasına yerleştirerek, Hristiyanlaştırma girişimine başlamıştır. Rusya, Kuzey Kafkasya Rus ordusu komutanı General Alexander Bariatinski'nin önerileri aynen uygulamıştır: Direnen boyların bir kısmı silah zoruyla imha edilmiş, diğerleri ise ülke dışına yani Osmanlı topraklarına zorunlu göçe tâbi tutulmuştur. Üç yıl içinde 1862- 1865 arasında yoğun biçimde süren Kuzey Kafkasya göçleri, aralıklarla Birinci Dünya Savaşına kadar devam etmiştir. 1877–1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Orta ve Batı Bulgaristan ile Sırbistan’daki Müslümanlardan 300.000 kadarının öldürülmesinden sonra bir milyondan fazla Türk asıllı müslümanın göçleriyle Osmanlı yüz yüze kalır. Bu göçler günümüze kadar devam etmiştir. 1878’de Bosna’nın Avusturya tarafından işgali ile Bosna, Karadağ ve Sancak göçlerine neden olmuştur. Bu tarihlerde Anadolu’ya gelen göçmenler arasında daha evvel Rumeli’ye (1862’den sonra) yerleştirilen Kuzey Kafkasyalılar da vardır. Bu Kuzey Kafkasyalıların ikinci, hatta üçüncü göçüdür” (Karpat, 2010: 94- 95). “Sultan Abdülmecit’in tahtta olduğu dönemden (1839-1861) Sultan II. Abdulhamid’in tahtta bulunduğu zaman dilimine (1876- 1909) kadar geçen sürede Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki toprakları yaklaşık 600.000 kilometrekareden 170.000 kilometrekareye düşmüş, bu arada nüfusu da 20 milyondan 4,5 milyona gerilemiştir” (Kale, 2015: 157).
1878’den sonra daha da hızlanacak olan Türk göçleri dramatik bir şekilde devam etmiştir. Bu süre içinde Anadolu coğrafyasının demografik yapısı da değişmektedir. Sömürgeci Avrupa devletleri ve Rusya Osmanlı coğrafyası üzerinde demografik bir savaşı sürdürmeye devam etmişlerdir. Balkanlardaki milliyetçilik akımları azınlıkların uluslaşmalarını hızlandırmıştır. Ulusların inşa edilmeye çalışılması etnik çatışmaları ve isyanları doğurmuştur. Teselya ve Girit’in Yunanistan tarafından işgali, Balkanların Osmanlıya ayaklanma cesaretini artırmıştır. Sırp, Bulgar, Makedon ve Karadağlıların Müslüman Türk unsurlara uyguladıkları yıldırma politikaları 1912-1913 Balkan Savaşının başlamasıyla Kosova, Makedonya, Trakya, Dobruca’dan olan göçleri artırır. “Balkan Savaşları Yunanlıların megali ideayı gerçekleştirme isteğinde önemli bir adım olmuştur. 8 Ekim 1912’de Karadağ, 17 Ekim’de Bulgaristan ile Sırbistan ve 19 Ekim’de de Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’ne savaş açmasıyla başlayan Balkan Savaşları iki safhalıdır. Balkan Savaşları’nın I. safhası 30 Mayıs 1913’te Osmanlı Devleti ile Balkan Devletleri arasında imzalanan Londra Antlaşması ile kapanmıştır. Bu Antlaşma ile Osmanlı Devleti Midye-Enez çizgisinin batısında kalan bütün Avrupa topraklarını kaybediyor ve Balkanlarda sadece Bulgaristan ile sınır komşusu olmaktadır. Osmanlı Devleti Arnavutluk ile Ege Adalarının geleceğinin belirlenmesini büyük devletlere bırakıyor, böylece Ege’deki haklarını dolaylı olarak kaybetmektedir. Kavala, Dedeağaç ile beraber bütün Trakya’yı Bulgaristan’a, Orta ve Kuzey Makedonya’yı Sırbistan’a, Selanik Güney Makedonya ve Girit’i Yunanistan’a terk etmek zorunda kalmaktadır” (Çetin, 2010: 151).
Birinci Dünya Savaşı sırasında Balkanlardan ve Yunanistan’dan gelen göçler İttihat ve Terakki hükümetini meşgul etmiştir. Hükümet gelen Türk göçmenleri Anadolu’da Rumların olduğu bölgelere yerleştirmiştir. Bu Anadolu’daki Rumlar arasında büyük bir korku ve paniğe neden olmuştur. Rumlar adalara veya Yunanistan’a göçmeye başlamışlardır. I. Dünya Savaşı sırasında hükümet nüfus mübadelesi ile birlikte Rumların bulundukları yerden Anadolu’nun iç kısımlarına göç ettirilme tedbirleri almıştır. “Osmanlı Devleti I. Dünya Savasına girdikten sonra Başkumandan vekili olarak Enver Paşa tarafından sahil ve demiryollarının geçtiği vilayet ve livalara gönderilen 7 Tesrin-i Sani 1330 (20/11/1914) tarihli emirle buralardaki yabancı tebaalıların demiryolları güzergahlarında bulunmaları sakıncalı görülerek yaşadıkları yerlerden memleketin iç kısımlarına sevk edilmeleri istenmiştir. Sahil kesimlerden dâhile sevk edilen Yunan tebaalıların ve Rumların demiryollarından uzakta iskân edilmesine özellikle dikkat edilmiştir” (Efiloğlu, 2011: 36)
Kemal Karpat’ın verdiği bilgilere göre “Birinci Dünya Savaşı süresince İttihat ve Terakki hükümeti nüfus mübadelesi yapmıştır. Batı Akdeniz kıyılarına yerleşmiş Rumları ve Trakya bölgesinde yaşayan bazı Bulgarların, Yunanistan ve Bulgaristan’da yaşayan Türk ve Müslümanlarla değiştirilmesini öngören anlaşmalar imzalamıştır. Hatta 1926’da Yunanistan’la yapılan, Batı Trakya Müslümanlarının Batı Anadolu Rumları ile nüfus mübadelesini İttihat ve Terakkinin bu girişiminde bulmak mümkündür. Bu göçler neticesinde Osmanlı topraklarına gelen göçmen sayısı, yedi milyon civarındadır” (Karpat, 2010: 95)
Nedim İpek’e göre Türkiye’nin nüfusu “1927’de 13.648.270 olarak tespit edilmiş, 1927-1935 arası 2.509.748 artarak 16.158.018’e yükselmiştir” (İpek, 2006: 363). 1930-1937 arası Türkiye Cumhuriyeti hükümeti Balkan devletleriyle yaptığı anlaşmalarla, I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele döneminde azalan genç erkek nüfusu göçlerle telafi edilmeye çalışılmıştır. 1923’de TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa “Efendiler! Nüfus meselesi bir memleketin en mühim mesail-i hayatiyesindendir” (T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, 1339: 5) diyerek, bu istikamette çalışmalar yapılmıştır. Atatürk için nüfus sorunu millî bir sorundur: “Türkiye ile Yunanistan arasında 30 Ocak 1923’ de “Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” imzalanarak sorun bir bakıma çözümlenmiş ve bir formüle bağlanmaya çalışılmıştır. Ancak iş bununla bitmiyor, belki de yeni başlıyordur. Çünkü imzalanan bu mukavele ve protokol çerçevesinde kesin sayısı belli olmamakla beraber 500 bini aşkın Müslüman’ın mübadeleye tabi olacağı tahmin edilmektedir. Diğer taraftan Millî Mücadele yıllarında işgal altındaki Batı Anadolu’dan Yunanlıların zulüm ve baskılarından dolayı 80.000 kişi yerlerini ve yurtlarını terk ederek Anadolu içlerine göç etmiştir. Savaş sonunda, ülke düşman işgalinden kurtarılınca göç eden bu insanlar tekrar kendi bölgelerine, terk ettikleri yerlere dönmüşlerdir. Bunlara karşılık Millî Mücadelenin kazanılması üzerine, yüzyıllardır bir arada barış ve huzur içinde yaşayan ancak işgal yıllarında düşmanla ve özellikle Yunanlılarla işbirliği yapan Türkiye’deki Rumların önemli bir miktarı da kaçan Yunan ordusunun peşine takılarak Anadolu’yu terk etmişlerdir. Bu şekilde 1 milyona yakın Rum’un Yunanistan’a göçü Yunanistan’da önemli siyasî ve ekonomik sorunlar yaratırken aynı zamanda orada yaşayan Türkler üzerinde baskının artmasına da neden olmuştur” (Akandere, 2017: 1206)
Halim Çavuşoğlu T.C. Dışişleri Bakanlığı belgelerine dayanarak verdiği bilgilerde; “Yugoslavya’dan 1950'li yıllarda göç eden Türklerin sayısının 100 bini aştığını belirtir. Bu sayı, Yugoslavya-Makedonya toprakları üzerindeki toplam Türk nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturmaktadır. Türk Dışişleri Bakanlığı raporlarında göçmen sayısının 1946-1960 dönemi itibarıyla 102 bin, 1950-1958 dönemi itibarıyla da 104 bin 372 olarak yer aldığını kaydeder. Türk Dışişleri Bakanlığı belgelerinde Yugoslavya-Makedonya'dan gelen göçmenlerin sayısı 1952- 1968 dönemi itibarıyla “170 bine yakın” olarak ifade edilmektedir” (Çavuşoğlu, 2007: 136-137).
Filiz Doğanay’ın DPT kaynaklarına göre verdiği bilgilere göre ise, “Bulgaristan’dan 1968- 1979 yılları arasında gelen göçmenler Türkiye’de daha önce yerleşmiş akrabalarının yanlarına iskân edilmiştir. 1989 yılında Türk isimlerinin Bulgarcaya değiştirilmesi ve sünnet gibi dinî törenlerinin yasaklanması ile yeni bir göç dalgası başlamıştır. Bu göç T.C. hükümeti tarafından göçmenlerin 14 il, 23 ilçe ve beldeye konutlar yapılarak yerleştirilmesiyle son bulmuştur. Beş yılda 21.438 konut yapılmış ödemelere göçmenler ortak edilmiştir” (Doğanay, 1996: 8)
Justin McCarty “Ölüm ve Sürgün” isimli çalışmasında “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına yol açan savaşlar ve diplomatik hatalarla göçlerin birçok insan kaybına neden olduğunu belirtir. Yazara göre ne var ki, Avrupalılar Şark Meselesi yahut Doğu sorunu diyerek Avrupa’nın hasta adamı dedikleri Osmanlı’nın tasfiye edilmesini küçük görmüşlerdir. Ortaya çıkan ölümler, göç yollarındaki kayıplar Avrupa’nın 30 yıl savaşlarında bile böyle bir felaketi göstermemiştir” (McCarthy, 1998: 368).
Ünlü İngiliz yazar William St. Clair, Mora’daki Rum katliamlarını şu cümlelerle nakleder:“Yunanistan'da Türkleri pek az bıraktılar. Türkler 1821 yılı ilkbaharında ani olarak tamamen ve dünyanın haberi olmadan yok edildiler. 20 bini aşkın Türk erkek, kadın ve çocuk birkaç hafta süresince boğazlanarak Rum komşuları tarafından katledildiler. Onlar kasten ve vicdan azabı duyulmadan öldürüldüler. Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler kısa sürede öldürüldüler, yakılan evleri cesetlerin üzerine yıkıldılar. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki kente sığınmaya çalışanlar da isyancı güruhu tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kentlerdeki Türkler evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılarsa da, bunlardan pek azı kurtulabilmiştir. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren asilere teslim oldular, ama yine öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal katlediliyor, kadınlar ve çocuklar köle olarak asilere dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülmektedirler. Mora'nın her yanında sopa, orak ve tüfeklerle silahlı Rum asiler çevreyi dolaşarak yağmalıyor etrafı ateşe vermişlerdir. Çoğu kez Ortodoks papazlar onlara önderlik ediyor ve sözde kutsal eylemlerinde onları kışkırtmışlardır.”(Aktaran: Örenç, 2011: 102)
1821 Mora isyanı ile Yunanistan’daki Türklere uygulanan katliamlar insanlığı utandırması gerekmektedir. Fakat sömürgeci Avrupa devletleri ve Rusya her fırsatta isyancıları ve katliamcıları desteklediler. Avrupa’da Sırbistan ve Bulgaristan gibi coğrafyalarda çok sayıda Müslüman Türk bulunmasına rağmen etnik temizlik ile demografik yapı sürekli Türklerin aleyhine bozulmuştur. Anadolu coğrafyasında ise hiçbir yerde nüfus çoğunluğunu oluşturmayan Ermenilerde bundan cesaret aldılar. Avrupa Devletleri ve Rusya’nın kışkırtması ile çeteler kurup isyanlar başlattılar. Hatta kendilerine katılmayan Ermeni ahaliyi bile katlettiler. Yıllarca sadık tebaa dedikleri Ermenilerin Osmanlı Devleti’ni I. Cihan savaşı sırasında uğraştırmalarına o dönem devlet adamları göz yummamışlardır. Osmanlı Devleti Ermenileri, Anadolu’dan imparatorluğun nüfus yoğunluğunun Arap olduğu güney bölgelerine göç ettirmiştir.
Justin McCarthy’in vurguladığı; “Avrupa’da tarih kitapları sadece Osmanlı'nın Ermenileri zorunlu göçe çıkarmasından bahsederken, aslında Balkanlar, Kafkaslar, Doğu Anadolu, Yunanistan ve Makedonya’da aynı olayları Türkler kıyımdan geçirilerek yaşamışlardır. Yüzyıldan beri Ruslar Müslümanları zorla yurtlarından uzaklaştırmışlar ve onların ülkenin farklı bölgelerine yerleştirmişlerdir. Türkler tarihin öğrettiği bütün bu gelişmeleri ve göçleri biliyorlardır. Osmanlıların Ermenileri zorunlu göçe çıkartma kararı bir azınlık toplumuna karşı duyulan nefretten kaynaklanmamaktadır. Türkler Balkanlar ve Kafkasya’da olanlardan Doğu Anadolu’da etnik bir ayaklanma ve Rus istilasının neler getireceğini öğrenmişlerdir. Zorunlu göç sonucu gelen sığınmacılar, özellikle Batı Anadolu’ya, İstanbul’a, doğu Trakya ve Anadolu’nun kuzeydoğu ya da güney taraflarında yerleştirilmişlerdir. Atatürk ve onun takipçileri Türklerin büyük bir bölümünün Balkanlardan sürülüp atılmış olduklarını akıllarından çıkarmamışlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasındaki temel ilke de daima barış yanlısı olmuştur” (McCarthy, 1998: 370).
Buna karşılık sürekli Osmanlı Devleti’nin suçlandığı Ermeni Tehcirinde ise Ermenilerin iddia ettiği gibi bir katliam olmamıştır. O dönem Rusya’ya göç eden Ermenilerin sayısı 1 milyon civarındadır. Ermeni sürgünün yapıldığı 1915’te Doğu Anadolu Rus işgali altında bulunmaktadır. Doğu Anadolu’da halkı katleden Ermeni Çetelerinin acımasızlığını bilen Ermeni tebaa, intikam alınır korkusuyla 1917’de Rus orduları Bolşevik ihtilali nedeniyle çekilmek zorunda kaldıklarından onları takip etmişlerdir. Kemal Karpat’ın ifadesine göre “Rus ordusuyla birlikte 1 milyon Ermeni kuzeye çekilmiştir.” Ermenilerin o dönemde İstanbul dâhil nüfusları 1,5 milyon bile değildir. Bugünkü Ermenistan’ın nüfus çoğunluğunu oluşturan halk 1917- 22 arasında Doğu Anadolu’dan göç etmiştir” (Karpat, 2010: 94-96). Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830-1914), isimli çalışmasında; nüfus sayım raporlarını şöyle vermektedir: “1 milyon 400 bin (İngiliz sayımları); 1 milyon 200 bin (Sultan II. Abdulhamid’in yaptırdığı sayım); 2,5 milyon (Ermeni Patriğinin Sayımı) şeklindedir. İngiliz elçisinin Nüfus sayımındaki farkı Patriğe sorduğunda aldığı cevabî mektup şudur: “Biz Ermeni nüfusu bazı yerlerde iki defa saydık. Mesela Sivas’ta saydığımızı Erzurum’da da saydık. Göçebe Müslümanları da saymadık” şeklinde olmuştur (Karpat, 2010b: 149).
Bu demografik nüfus verileri de göstermektedir ki, Ermeni kaynaklarında nüfusları fazla verilmeye çalışılmıştır. Bu doğal olarak katliama uğradıkları savını destekleyecek belgelere de dayanak olmak amacı taşımaktadır. Hâlbuki Çarlık Rus ordusu ile Kafkasya-Revan bölgesine çekilmeleri unutulmamalıdır. Ayrıca Osmanlı ve İngiliz Ermeni nüfus sayımları göz önüne alınmalıdır. Bu takdirde Türklerinin uğradıkları zorunlu göçler esnasında maruz kaldıkları katliamlarla Ermeni tehciri sırasındaki kayıpların kıyas edilemeyeceği de görülmektedir.
Kırım Göçleri
Osmanlı topraklarına Kırım Türklerinin ilk göçü Rusya'nın Kırım topraklarını ilhak etmesiyle başlamıştır. Kırım'ın ilhakından önce Kazan 1552, Astarhan 1554-1556, Sibir Hanlıkları 1598 Rus çarlığı tarafından yıkılmıştır. 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşında Osmanlı devletinin yenilmesi sonucu Kazan, Güney-Volga, Kuzey Kafkasya ve Don havalisinde yaşayan halk ve Kazan-Azak arasında meskûn bulunan Türklerden yoğun bir nüfus da Osmanlı topraklarına göç etmeye başlamıştır. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Rus çarlığı Osmanlı Devleti'ne Kırım Hanlığının önce bağımsızlığını kabul ettirmiştir. Rusya 1783 yılına gelindiğinde Kırım’ın iç karışıklıklarından yararlanarak, son Kırım Hanı Şahin Giray'ı Çarlık lehine tahtından el çektirmiştir. Bunun üzerine Kırım Türkleri isyan etmişler fakat isyan kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Kemal Yakut “Kırım Tatarları ve Nogayların Osmanlı İmparatorlığuna Göçleri” isimli araştırmasında şunları yazmaktadır: 1784’de 80.000 Kırımlı Dobruca, Besarabya ve Anadolu’ya 1800 yılına kadar da yaklaşık 500.000 kişi nüfusunun yüzde otuzu Osmanlı coğrafyasına göç etmiştir.1812 Osmanlı-Rus savaşından sonra Kırım’dan ikinci büyük göç dalgası başlamış ve 1828 savaş sonrası 200.000 kişi daha Osmanlı topraklarına göç etmek zorunda kalmıştır (Yakut, 2015: 124). Bu göç, 1812 ve 1828 Osmanlı-Rus savaşları sonrası yoğunlaşarak, 1856’ya kadar sürmüştür. 1853’de başlayıp, 1856’da Paris Anlaşması ile sonlanan Kırım harbi Kırım Türklerini çok etkilemiştir. Bu savaşta Osmanlı, Fransa ve İngiltere ittifakı Rusya’ya karşı savaşmıştır. Osmanlı Devleti Kırım’ın bağımsızlığını düşünmektedir. Fakat müttefikler nedeniyle Paris Barış anlaşmasında Kırım’ın bağımsızlığı konuşulmamış, üstelik Kırım Türkleri müttefiklerle iş birliği yaptıkları gerekçesiyle suçlanarak, göçe zorlanmışlardır. Hâlbuki Paris Anlaşması beşinci maddesi: “Kendu tebealarından olub da düşmene müsaid suretle muharebe-i hâzır vukatından hissedar olmuşları cümleten affı umumi ile af iderler şurası dahi mahsusan mukadderdir ki düvel-i muharibe tebaasından olub da muharebe esnasında diğer bir muharip tarafından hizmetinde bulunmağa devam itmiş olanlar hakkında dahi affı umumi mezkûrun şumulü olacakdır” (Erim, 1953: 345) demektedir.
Kırım’dan Zorunlu Göç Fotoğrafı /// Anadolu 1913-Béla Horváth (Kaynak: Belgeseltarih)
Kısaca savaşa katılan ülkeler savaş sırasında düşman tarafını tutan veya düşmanın hizmetinde bulunan kendi tebaaları için af ilan edeceklerdir. Gelişen göç olayları ile Rusya’nın bu maddeye uymadığı görülmektedir. Osmanlı devleti ve müttefiklerinin Kırım’dan çekilmesinin duyulmasının ardından işbirliği yapmayanlar da dâhil katledilme endişesiyle yüz binlerce insan göç etmeye başlamıştır. Göç bu tarihten itibaren Rusya’nın zorunlu sürgün politikası neticesinde kitlesel boyut kazanmıştır. Kırım’dan göç, 20.yy’ın başına kadar sürmüştür. Kırımlı Türk milliyetçisi İsmail Gaspıralı (1851-1914), Kırımlı Türkleri kendi topraklarında kalmaya ve kendilerini kültürel ve ekonomik olarak geliştirmeye teşvik etmesiyle göçler azalmıştır. Nedim İpek’in Göçler isimli eserinde ifade ettiğine göre “1783-1922 yılları arasında Kırım’dan Türkiye’ye göçenler toplam 1.800.000’dir (İpek, 2006: 22).
II. Dünya Savaşı Sonrasında Kırımlıların Sürgünü
II. Dünya Savaşı sırasında Alman orduları 24 Ekim 1941'de Kırım işgal etmeye başlamışlardır. Almanların Kırım’a girmeleri Stalin yönetimi tarafından ezilmiş olan Kırım Türklerinin kendileri için bir kurtuluş ümidi olarak düşünmelerine neden olmuştur. Hâlbuki Almanlar da, Ruslar gibi işgal düşüncesi taşımakta, Almanları iskân ederek, Kırım’ı Almanya'nın bir sömürgesi yapmayı düşünmüşlerdir. Ancak 11 Nisan 1944'te başlayan Sovyet ordularının karşı hücumu sonucu 9 Mayıs 1944'te Sovyetlerin bölgeye yeniden hâkim olmalarıyla, Almanlarla iş birliği yaptıkları varsayılan yahut tespit edilen Türkler, derhal ölüme mahkûm edilmiştir. Necip Hablemitoğlu “Yüzbinlerin Sürgünü” kitabında yapılan katliamı şu satırlarla anlatmaktadır: “Sovyet orduları Kırım’a girer girmez, Sovyet ordu komutanlığının özel bir emriyle bütün Türk ahalisi iki hafta süreyle Sovyet Rus istihbaratı (NKVD) kıtalarının keyfi işlemine bırakılmıştır. İki hafta müddetle Kırım’da işkence edilen, öldürülen ve tecavüze uğrayan insanların yürekler parçalayan feryatları duyulmaktadır” (Hablemitoğlu, 1974: 71).
Sovyetler tarafından 11 Mayıs 1944'te Kırım Türklerinin sürgün edilmelerini kararından sonra büyük bir göç felaketi başlamıştır. Josef Stalin II. Dünya Harbi sonunda 1944 yılının 17 Mayıs’ı 18 Mayıs’a bağlayan gece Kırım’da kalmış olan bütün Türkleri yani kadınları, çocukları, yaşlı ve hastaları on beş dakika içinde hayvan vagonlarına doldurarak Sovyetler Birliği’nin çeşitli coğrafyalarına sürdürmüştür. O sırada genç Kırımlı erkekler askerde ve Rusya adına Almanlara karşı savaşmaktadır. Vagonlara doldurulmuş insanlar, 22 gün boyunca yarısı yollarda ölmüştür. Bütün Kırımlılar Sovyetler tarafından Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanmışlardır. Oysa hayatta bulunan Kırım Türklerinin Rus ordusunda gösterdikleri başarılardan dolayı almış oldukları savaş madalyaları bulunmaktadır (Maksudoğlu, 2009: 108).
1944 Kırım Sürgünü (TRT Haber)
Kırım Türkleri Özbekistan, Urallar ve Sibirya'ya sürgün edilmiştir. Gönderildikleri yerlerde asgari yaşama şartları bulunmamaktadır. Ağır çalışma şartları altında esir kampı hayatı yaşamışlardır. Hatta bulundukları yerlerden 5 kilometreden fazla uzaklaşmaları yasaklanmıştır. Hakan Kırımlı’nın “Kırım Tatarları kimdir?” makalesinde de belirttiği gibi “sürgün sırasında hayatını kaybedenlerin sayısı 100.000 kişiden az değildir. Bu rakam 18 Mayıs 1944 sürgünündeki insanların yarısına yakınının öldüğünü göstermektedir (Kırımlı, 2013: 1941).
Bu insanların sürgün edilmelerinden sonra Kırım'da kültürel mirasları silinmeye çalışılmış, Kırım Tatarlarından boşaltılan yerlere 18 Mayıs 1944’ten itibaren Rus ve Ukraynalı nüfus iskân edilmiştir. Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin varlığına 1946 yılında son verilerek, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır. 1954’te Ukrayna idaresine verilen Kırım, günümüzde tekrar Rusya federasyonuna ilhak edilmiştir. Kırım Türklerinin vatanlarına dönme talepleri Kuruçev’in 1956'daki yumuşama politikasından sonra binlerce dilekçe ile Moskova'ya gönderilmiş, herhangi bir netice alamayan Kırım Türkleri Kırım Tatar Millî Hareketi teşkil etmiştir. Nihayet Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti 5 Eylül 1967'de bir kararname ile Kırım Türklerine haksızlık yapıldığını kabul etmiştir. Mihail Gorbaçov'un iktidara gelmesi Glasnost ve Perestroyka siyaseti sonucu Kırım Türkleri 1988 yılından itibaren Kırım Türkleri kitleler halinde Kırım’a dönmeye başlamışlardır.
Kafkasya Göçleri
Osmanlı Devleti'nin imzaladığı en ağır antlaşmalardan olan 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Karadeniz bir Osmanlı denizi olmaktan çıkıp, Ruslar Azak denizine kadar inmişlerdir. Azak denizi bir Rus gölü haline getirildiği gibi, Kırım’ın bağımsızlık aldatmacası uygulanmıştır. Kafkasya'da da Büyük Kabartay ve Küçük Kabartay bölgeleri için böyle bir hile öngörülerek, Ruslar bu bölgelere Rus Kazaklarını yerleştirmek istemişlerdir. Bunun üzerine Kabartaylar ayaklanmış fakat Ruslar tarafından acımasızca bastırılmıştır. Kabartaylar Osmanlı Devleti'nden yardım istemişler; 1774-1787 yılları arasında Osmanlı Rus mücadelesi devam etmiştir. Kafkasyalılar 1783 yılında İmam Mansur önderliğinde Çeçenler Ruslara karşı harekete geçmişlerdir. İmam Hadis, Taymi Biybolat, İmam Gazi Muhammed, İmam Hamzat ve Şeyh Şamil önderliğinde Rus Çarlığına karşı savaşmışlardır. Fakat Şeyh Şamil’in 1859 yılında Ruslara teslim olmak zorunda kalmasıyla İmamların mücadele devri kapanmıştır.
İmam Şamil’in 1859 yılında Teslim Olduğunu Gösterir Gravür
Abdullah Saydam Kafkas Muhacirleri (1864-1870) başlıklı yazısında bundan sonraki durumu şu şekilde özetlemektedir: “Şamil’in teslim olması Rusları teskin etmemiştir. Yıllar öncesinde Rus devlet siyaseti haline gelmiş, Yermolof’un deyimiyle “Kafkasyalı bir dağlı çocuğun asılması yüz Rus askerinin sağ kalması demektir” ilkesi daha acımasızca uygulanmıştır. Şamil’in teslim olmasıyla bölge halkına teklif edilen hayat tarzı son derece trajik idi: Kafkasyalılar Rusya’nın iç bölgelerine göç edecek veya Osmanlı Devleti’ne gideceklerdir. Üçüncü seçenek ise ölüme razı olmaktır. Kafkas Dağlıları üçüncü seçeneğe razı olmak pahasına çok direndiler, ama direnişin de bir sonu vardı. İşte o son Kbaada yaylasında yaşanmıştır” (Saydam, 2011: 9).
Maykop’ta Kbaada yaylasının (Kanlı ova) yakınlarına inşa edilmiş /// Birlik ve Beraberlik Anıtı (Hilmi Özden-2019)
Kbaada yaylasında 21 Mayıs 1864’te Kafkasyalılar Rus ordusuna yenilmişler ve katliama uğramalarıyla, Kafkasyalıların büyük sürgünü başlamıştır. Kafkasyalıların bu büyük sürgününden öncede Osmanlı topraklarına çeşitli tarihlerde göçleri olmuştur. Bu göçlerin bir kısmı Balkanlar'a, bir kısmı da Anadolu coğrafyasına gerçekleştirilmiştir. Balkanlara olan göçlerin çoğu deniz yoluyla Anadolu'ya olan göçler ise doğu sınırından karayoluyla gerçekleşmiştir. Daha sonraki yıllarda Balkanlar'a yapılan göçler yeni bir göç dalgası oluşturup, onlarda Osmanlı coğrafyasının Anadolu dâhil Çerkezler yeniden farklı bölgelere iskân edileceklerdir. Habiçoğlu “Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler” isimli eserinde Kafkasya'dan Anadolu'ya göçlerin 1864 tarihinden önce başladığını şu satırlarla ifade etmektedir: “Kafkasya’dan göçler 1822’den itibaren küçük daha sonra 1858’de büyük gruplar halinde Osmanlı topraklarına sığınmalar şeklinde başlamıştır. Çünkü bu tarihlerde Rusya bilhassa Kuban ovasındaki Nogay ve Çerkez kabilelerini sıkıştırmakla beraber Kafkasya’yı istila etmektedir. Rusların Kafkasya’daki faaliyetlerini artırdığı 1838-1839’dan sonra bu göç hareketi daha da artmıştır” (Habiçoğlu, 1993: 47).
Kafkasya Halklarının Zorunlu Göçlerini Gösteren Gravür
Kafkasya Halklarının Zorunlu Göçlerini Gösteren Gravür
Daha sonraki yıllarda bu şekilde bütün Kuban bölgesi 1863 yılı sonuna kadar Rus hâkimiyetine boyun eğmiştir. Rus askeri idaresi yurtlarından ayrılmayı reddeden Çerkezlere derhal bölgeyi terk etmelerini, aksi halde köylerini ateşe veriyordu. Çaresiz kalan halk sahillere toplanarak, bir an önce Osmanlı topraklarına ulaşmak istiyordu. Bir gemi, bir kayık, bir balıkçı teknesi bulanlar kendilerini şanslı sayarak, Karadeniz’in korkunç fırtınalarına aldırış etmeden denize açılmaktaydı. Ekrem Hayri Peker “Kafkasya’dan Anadolu”ya kitabında: “Yurtlarından sürülen Çerkezler 1859-1864 yıllarında, deniz yoluyla Kuzey Kafkasya’nın, Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Adler, Soçi, Sohum, Poti, Batum ve diğer limanlarından bindiriliyor; Osmanlı Devleti’nin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indirilmişlerdir. 1865-1866 sürgünü ve Osmanlı Rus harbinden sonra olan 1878 tehciri karayolu ile gerçekleştirilmiştir. Doğu yolundan genellikle Çeçen, Dağıstan, Asetin, Kabartay muhacirleri göç etmişler daha sonraki tehcirler karayoluyla yapılmıştır” (Peker, 2015: 28) demektedir.
1864 Büyük Kafkas Sürgününden Bir Gravür
1864 Sürgün Gravürdeki Coğrafyanın 2019 yılındaki Fotoğrafı (Hilmi Özden-2019)
Rusların Çerkezlerle olan 1864 savaşı öncesinde sürgünü başlatmış olmaları onların Çerkezlerden Kafkasya'yı boşaltmak düşüncesinin daha önceki yıllara dayandığını göstermektedir. Ruslar girdikleri coğrafyaya daimî olarak yerleşmeyi ve orayı Ruslaştırmayı planlamışlardır. Kafkasya halkını sürdükten sonra oraya Rus Kazaklarını yerleştirmeleri de bunu göstermektedir.
Hayati Bice “Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler” isimli araştırmasında bu hususu şöyle teyit eder: “Bölgeyi işgal eden Rus Kozaklar tarafından sıkıştırılan ve Rus birlikleri tarafından kuşatılan Abazalar, imkânsızlık içerisinde 1864 yılı Şubat’ında aileleri ve taşınabilir mallarıyla birlikte Kuban boyunda kendilerine gösterilen noktalara yerleşmek veya Anadolu’ya göç etmek üzere son kişilerine varıncaya kadar yurtlarını terk etmişlerdir. Tümgeneral Heymann komutasındaki Çarlık Rus orduları ise 6-16 Mart 1864 arasında bölgedeki Şapsığların tamamen Osmanlı topraklarına göç etmesini sağlamıştır. 19 Mart 1864’te yenilgiye uğrayan Ubıhlar ve diğer Kafkas boyları ise bağımsızlık konusunda bütün ümitlerini yitirmişlerdir” (Bice, 1991: 49).
Rusya’ya karşı yıllarca direnen bölge halkı, artık direnmenin imkânsız olduğunu gördükleri anda çaresizlik içinde vatanlarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Kafkasya halkına Avrupa devletlerinden de herhangi bir ciddi destek gelmemiştir. Sadece Kafkasya'yı ziyaret etmiş İngiliz istihbarat elemanlarından olan “Rusofobik” İngiliz aydınlarından birtakım destekler geldiyse de, bunlar yeterli olmamıştır. Özellikle İngiltere Rusya ile ilişkilerinin bozulmasını istemediği için bu mücadelede sürekli olarak çekingen davranmıştır. Nazan Çiçek'in “Talihsiz Çerkezlere İngiliz Peksimeti”: İngiliz Arşiv Belgelerinde Büyük Çerkez Göçü (Şubat 1864-Mayıs 1865) başlıklı makalesinde bu hususu şöyle dile getirmektedir: “Osmanlı İmparatorluğunun siyasi bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruma ve Rusya karşısında Osmanlı imparatorluğunu tahkim etme” stratejisini izlese de; Çerkezleri ve Kuzey Kafkasya’yı öncelikli düşünmemiştir. İngiltere için Boğazların egemenliği ve Doğu Akdeniz ve Hindistan sömürgelerine açılan kapıların anahtarı önceliklidir. İngiltere’nin Çerkez meselesine doğrudan müdahil olması ancak büyük Kafkas göçünün Osmanlı coğrafyasında yarattığı kargaşa ve göçmenlerin Doğu Anadolu’da Rusya’ya karşı bir tampon bölge oluşturacak şekilde koloniler halinde iskân edilmesi bağlamında ortaya çıkabilecektir” (Çiçek, 2011: 54) .
Ruslar, Kafkas boylarına ya Rusya'nın iç kısımlarına yahut Osmanlı Devleti'ne göç etme seçeneği bırakmaları, Rusya'nın Kafkas boylarını kendi iç bölgelerine sürmesi ekonomik açıdan Rus devletine masraf çıkartacağı ile ilgilidir. Çerkezler Rus katliamlarını daha önceden bilmeleri sebebiyle Osmanlı Devleti'ne gitmeyi tercih etmek zorunda kalmışlardır. Bu durumu teyit eden kabile mensuplarının deniz kıyılarına veya Osmanlı coğrafyasına doğru kitleler halinde yola çıkmalarıdır. Abdullah Saydam’ın “Kafkas Muhacirleri” makalesinde Osmanlı Devleti’nin bir emr-i vaki ile karşı karşıya kaldığını şu arz tezkeresi göstermektedir: “12 Aralık 1863 tarihli arz tezkeresinde de belirtildiği gibi; hükümet, “hazinenin müsait olmayışı sebebiyle bu gelenlerin kabul olunmamasına taraftar iken, bu nüfusu reddederek onları Rusya’nın kahr ve şiddet eline bırakıp telef etmeğe razı olamadığından, çaresiz ülkeye giriş yapanlara ruhsat verilmiştir” (Saydam, 2011: 16) denilmektedir.
Bununla birlikte Osmanlı Devleti göçmenlerin iskânı ile birtakım fayda sağlayacağını da düşünmüştür: Göçmenler ülkenin imarı açısından faydalı olacaklardır. Üretici özellikleri nedeniyle devlete verilen vergiler sonucu hazineye katkı sağlayacak, dahası Ruslarla uzun yıllar savaşmış olan Kafkas kabilelerinin bu konudaki tecrübeleri de birçok askeri fayda getirecektir. Nedim İpek’in Göçler isimli eserinde Osmanlı Devleti’nin göçmenler için kurulan Muhacirin Komisyonu hakkında şu bilgileri verilmektedir: “Ocak 1860 tarihinde kurulan bukomisyon,1865 yılı sonlarına doğru (27 Kasım 1865) mevcut göçmenlerin üçte ikisinin yerleştirilmiş olması ve kitle göçlerinin durması üzerine lağvedilmiştir. Bu tarihten itibaren göçmen işlerinin tanzim yetkisi Zaptiye Nezareti ve Meclis-i vâlâ'ya devredilmiştir” (İpek, 2006: 43).
Osmanlı Devleti o dönemde gelen Kafkasyalıları Rumeli ve Anadolu'nun çeşitli illerine yerleştirilmiştir. Bu şekilde birçok ıssız alan ve köyler mamur hale getirilmiş, diğer tarafta ise Kafkasya’da boşalan yerleşim yerlerini Rus göçmenler yerleştirilmiştir. Kafkas göçmenleri açısından ister deniz, isterse kara yolu ile göçlerde olsun verilen insan zayiatının sayısı çok yüksek rakamlara ulaşmıştır. Hayati Bice “Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler” isimli araştırmasında şu açıklamayı yapmaktadır: “Kuzey Kafkasya’nın 1850-1860 yıllarında 3.200.000 olan toplam nüfusu 1897 nüfus sayımında yarı yarıya azalmış olarak 1.662.000 kişiye düşmüştür. Bütün etkili faktörler dikkate alınarak 1859-1879 tarihleri arasında iki milyon Kafkasyalının ana yurtlarından göç etmek zorunda kaldığı gerçekçi bir tahmindir. Fakat bu göçmenlerin ancak bir buçuk milyonu hayatta kalmış ve Osmanlı topraklarına yerleşmiştir” (Bice, 1991: 52).
Sohum ve Havalisinden Göç Edenler
1877-78 Rus-Türk savaşı, çok hızlı olarak, doğuda başlamıştır. Savaşın ilan edildiği 24 Nisan 1877 gününde, Rus birlikleri Osmanlı sınırını aşmıştır. Osmanlılar savunma birliklerini Ardahan yakınına yığdılar ama Mayıs ayında yenildiler. Haziranda, Ruslar Kars kenti önüne gelmişlerdi ve bir kale durumundaki bu kenti kuşatmaya girişmişlerdir. Ruslar batıya ilerleyişleri sırasında Ağrı Dağının yanından [batı yanından geçip güneye inerek] dolandılar ve Bayazıt'ı [Doğu Bayazıt] 1 Haziran 1877'de aldılar. İlerlemeyi sürdürüp Eleşkirt vadisine vardılar ve burada onları, vadi yöresinin oldukça kalabalık sayıdaki Ermeni ahalisi sevinçle karşıladı. Yine de, Ahmet Muhtar Paşa komutasındaki Osmanlı birlikleri Rusları göğüsledi ve hatta geri çekilmeye, geçici olarak, zorladı. Türkler Iğdır yakınından Rus toprağına girdiler, bu kez de onları orada Ruslar durdurdu. Ekim ayında, Ruslar, yeniden ilerlemişlerdi ve Alacadağ'da yapılan büyük bir çatışmayı kazanmışlardı. 18 Kasım 1877'de, Kars düştü. Çok büyük kayıplara uğrayan Osmanlı birlikleri, Erzurum yönünde geriye çekildiler. Erzurum 31 Ocak 1878' de Ruslarca alındı. Böylece, 1878 başında, doğu cephesindeki Osmanlı birlikleri tümüyle yenilgiye uğratılmışlardır (McCarty, 1998: 115). Sohum (Sohumkale) , Karadeniz’in Kuzeydoğusunda yer alan bir Osmanlı kıyı şehridir. Yoğun olarak Abazaların yaşadığı bu kıyı şehri stratejik açıdan oldukça önemli bir konumdaydı. Bu yüzden savaş esnasında Osmanlı kuvvetleri Sohum’a taarruz düzenleyerek burayı Ruslardan aldı. Bunu gören bölge halkı Ruslara karşı ayaklandı. Bir aya yakın bir süre yerel halkla beraber Ruslara karşı savaşan Sohum tümeninin Ağustos 1877’de savaşın zora girdiği Rumeli cephesine sevk edilmesiyle Sohum’daki durum Ruslar lehine dönmüştür. 40.000 kadar kişinin Sohum’da göç amacıyla toplanması üzerine bölge Müslümanlarının Anadolu'ya nakledilmesi kararlaştırıldı (Yerli, 2017: 39). 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sırasında ve sonrasında Ruslar tarafından ele geçirilen Kars, Ardahan, Artvin ve Bayezıt gibi daha önce Osmanlı toprağı olan yerlerde halkın malları yağmalanarak insanlara türlü eziyetler yapılmış, erkekler ise Sibirya’ya sürülmüştür. Ardından Ardahan’da Ruslar tarafından, yaş farkı gözetilmeksizin 800 kişi katledilmiştir (Yerli, 2017: 40).
Kafkasya’dan Zorunlu Göçleri Gösteren Gravür
Doksanüç Savaşı esnasında Sohum Kumandanı Fazlı Paşa Batum ve Sohum'da bulunan vapurların bölgedeki Müslümanların Rusların bütün kuvvetiyle Sohum üzerine hücum etmeye hazırlandığı bir sırada göçmen sevkine tahsis edilen vapurların yetersizliğini belirtmiştir. Eğer, sevk işi hızlandırılmazsa iskele ve şehirdeki Müslümanlar ve hatta asker, büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalacaktı. Hâlbuki Müslüman ahali askerle birlikte muharebeye giriştikten sonra evlerini yakarak sahillere dökülmüşlerdi. Sevkiyatın gecikmesi halinde halk düşman ateşiyle karşı karşıya kalacağı gibi asker de muhtemelen tehlike içine düşecekti. Bu ihtimallere imkân tanımamak için göçmenlerin Trabzon, Samsun ve Kastamonu taraflarına yerleştirilmesi düşünülmüştür. Ancak, buralarda göçmenleri iskân ve iaşeye yeterli olacak büyüklükte arazi olmadığı, Rumeli'nin zayi olan nüfusunun mümkün mertebe yerini doldurmak gerektiği fikriyle, Sohum göçmenlerinin Rumeli'nin münasip mahallerine yerleştirilmesi padişah tarafından şifahen irade olunmuştur. Muharebe esnasında Rumeli'ye göçmen iskânı güç olacağından bu irade tatbik edilemedi. Bunun üzerine Sohum limanına yığılmış olan 40.000 göçmenin başta Trabzon olmak üzere Karadeniz'in öteki liman ve iskelelerine taşınması kararlaştırıldı. Ancak, tahsis edilen vapurlar yeterli olmayınca Tunus ve Suriye'den İstanbul'a gelmesi beklenen vapurlar ile mîrîye ait nakliye vapurlarının beklenmeksizin Sohum'a sevki kararlaştırıldı. Bunların da yetersiz kalması hâlinde ecnebi kumpanyalarından vapur kiralanabilmesi hususunda Bahriye Nezaretine yetki verilmiştir (İpek, 2006: 56).
Gemilerle Karadeniz'in Anadolu sahillerine sevk edilen 60.000 göçmenin Samsun ve çevresine iskânı işi beraberinde Tercüman Ahmed Beyefendi olduğu hâlde Reşid Paşa görevlendirilmiştir. Bu göçmenler başta Çarşamba ve Bafra olmak üzere Trabzon vilâyetinin değişik noktalarına yerleştirildiler. Reşid Paşa kendisine verilen memuriyeti Aralık 1877 tarihine kadar tamamlayarak İzmit'te iskân edilmek isteyen bin göçmen ile birlikte İstanbul'a döndü. İskân bölgelerinin uzak olması, sevk ve nakil işlemlerinde karşılaşılan sorunlar Canik'teki göçmenlerin geçici iskân sürelerinin ister istemez uzamasına sebep oluyordu. İstanbul'daki göçmen temsilcileri çözüm olarak göçmenlerin bulundukları sahada boş araziye yerleştirilmesi ve iskân işi sonuçlanıncaya kadar tayinat verilmesini önerdiler. Bu istek üzerine, beraberinde göçmen ileri gelenlerinden üç kişi olduğu hâlde bölgeyi ve göçmenleri tanıyan Tercüman Ahmed Bey Canik sancağına gönderildi. Ahmed Bey'e verilen talimata göre, göçmenler tespit edilerek boş arazilerde iskân edilecektir. İskân işi sona erinceye kadar iskân, ziraat ve iaşe hususlarında yerli ahali kendilerine yardım edecek, halkın yardım edemediği göçmenlere ise mîrîden tayinat verilecektir. Öte yandan parçalanmış ailelerin birleştirilmesine çalışılacaktır (İpek, 2006: 57).
Sohum göçmenlerinin bir kısmı da Karahisar'da iskân edilmek üzere geçici olarak Giresun'a yerleştirilmişti. Aslında göçmenler Varna veya İzmit taraflarında İskân edilmeyi arzu ediyorlardı. Göçmenlerin bu istekleri, Varna'nın tahliyesi gündemde olduğundan ve İzmit'te iskâna elverişli yer bulunamadığından karşılanamadı. Henüz iskân edilmeyen söz konusu göçmenlerin tayinat bedeli yıllık 30.000 kuruştu. Mal sandığı (yerel devlet hazinesi) bu miktardaki bir harcamayı daha fazla karşılayamayacağını komisyona bildirmiştir. Bu durumda hazineyi daha fazla zarara sokmamak için göçmenlerin Karahisar'da iskâna ikna edilerek hemen sevk edilmeleri hususu Sivas vilâyetine tebliğ edildi. Söz konusu göçmenler zorunlu olarak Karahisar'a sevk edilmeye başlandı. Bazı zararlara sebebiyet, vereceği düşüncesinde olan yerli halk bu sevkiyattan kaygılanmaktaydı. Neticede Sohum göçmenlerinin Trabzon- İzmit arasında kalan geniş sahaya dağıldığı anlaşılmaktadır. Ancak, yerleştirildikleri yerlerde çeşitli zorluklarla karşılaşan Sohumlu göçmenlerden bir kısmı memleketlerine dönmeye çalıştı. Bu gibi teşebbüsleri önlemek amacıyla söz konusu göçmenlerin Ali Kemali Paşa'nın teklifi üzerine Anadolu'nun kırsal bölgelerine sevk edilmeleri kararlaştırıldı. Bu önleme rağmen, memleketlerine dönenler de oldu. Öyle anlaşılıyor ki, bunlar geri dönüş talepleri kabul edilen Hıristiyan göçmenlerdi. Ancak, Haziran 1879 tarihinden sonra geri dönüşe istisnasız izin verilmemesi hususunda Muhacirin Komisyonuna talimat verildi (İpek, 2006: 57-58).
Batum ve Havalisinden Göç Edenler
Batum, Karadeniz’in Doğu ucunda yer alan, günümüz Türkiye sınırlarına 15 km uzakta olan, Çoruh Nehrinin denize döküldüğü yerin Kuzeydoğusunda oldukça verimli bir arazide bulunan ve ticari olarak da ciddi önemi olan bir yerdir. Aynı zamanda nüfusunun çoğunluğu Müslümanlardan oluşan bir şehirdir. Uzun yıllar Osmanlı Devleti toprakları içinde yer alan bu şehir 93 Harbi sonrası Ruslara savaş tazminatı olarak verilmiştir. Daha 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nin çıkmasıyla başlayan göçler işgalden sonra iyice hızlanmıştır(Yerli, 2017: 53).
Esasında göç Batum'un Ruslar tarafından resmen işgal edilmesinden önce başlamış ve 7 Eylül 1878'e kadar Trabzon'a gelenlerin sayısı 5.500'ü bulmuştu. Diğerleri de mal varlıklarını tasfiye ettikçe göç kervanına katılıyordu. Haftada bir kere Batum iskelesine gidip gelen İdare-i Mahsusa vapuru göç hareketinin hızlanması üzerine göçmen naklinde yetersiz kalınca göç etmek arzusuyla sahile inenler zorunlu olarak geri dönüyorlardı. Bu durumun önlenebilmesi için Trabzon vilâyeti göçmen nakline tahsis edilen vapur sayısının arttırılmasını talep etti. Bu talep üzerine, Batum ve çevresinden göç edecek olan 40.000 göçmenden 29.000'inin iskân mahallerine nakli için Mevrid-i Nusret, Asir, Selimiye, Muhbir-i Server ve Mecidiye vapurları tahsis edildi(İpek, 2006: 58).
Batum ve havalisinden deniz yolu ile gelenler ilk etapta Trabzon ve Kastamonu vilâyetlerinde iskân edilmeye çalışıldı. Bu çerçevede 700 hane Çürüksu göçmeninin iskân işlemlerine Mayıs 1879'da başlanıldı. Bu arada yeni gelecek olan göçmenleri yerleştirmek amacıyla Canik sancağı sınırları dâhilinde iskâna elverişli 50.000 dönüm boş arazi tespit edildi. Trabzon ve Canik'te iskâna elverişli yerler tespit olunduğu halde bölgede bulunan 20.000 kadar Acara ve Livana göçmeni mahalli İdarelerin adem-i takdiri sebebiyle iskân olunamadı. Bu arada Acara, Livana, Gönye, Çürüksu ve Batum havalisinde bulunan 60- 70 bin kişi Aydın vilâyeti dâhilindeki çiftlikât-ı hümayun veya askerî kurumların tasarrufunda bulunan Çifteler çiftliğinde yerleşmeyi talep ettiler. Söz konusu göçmenlerin vekillerine Sisam adası karşısında birkaç yüz bin dönüm büyüklüğünde bulunan Çakıllı isimli saha gösterildi. Göçmen vekilleri su kaynaklarının bulunmaması ve arazinin tarıma elverişsiz olması gibi sebeplerden dolayı burayı beğenmediler. Ancak, vilâyetin öteki noktalarında bu kadar göçmeni toplu olarak yerleştirmeye elverişli arazi yoktu. Hatta arazi darlığı sebebiyle vilâyet dâhilindeki Rumeli göçmenleri dahi yerleştirilememişti. Çifteler çiftliğinde ise orduya ait hayvanlar beslendiğinden ve civar köyler ahalisince bu topraklardan faydalanıldığından söz konusu göçmenlerin topluca burada iskânı uygun görülmedi. Bu çiftliğin Ankara sınırında bulunan korusu göçmen iskânına elverişliydi. Ancak, dokuz ay geçmesine rağmen bu hususta irade çıkmayınca, göçmen vekilleri bin haneden ibaret olan göçmenlerin Hüdavendigar vilâyetindeki öteki çiftlikler ile Bursa şehri ve Kütahya sancağında mevcut bulunan boş arazilerde yerleştirilmelerini talep ettiler. Fakat Ankara vilâyeti iskân memurluğunun Bâlâ-i Vezir ve Haymana kazaları dâhilinde bin haneyi iskâna elverişli boş arazinin bulunduğunu bildirmesi üzerine Sadaret, söz konusu göçmenlerin buralarda yerleştirilmesi için Ankara vilâyet makamına talimat verdi. Bu göçmenlerin yerleştirilip yerleştirilmediğine dair elimizde bir kayıt yoktur. Ancak, Haziran 1881'de 4.000 ve Şubat 1882'de. 3.000 Batum göçmeninin İstanbul üzerinden söz konusu iskân mahallerine sevk edildikleri bilinmektedir(İpek, 2006: 59-60).
1886 yılına kadar, Ordu kazası dâhilinde 1.034 hanede 4.254 Batum göçmeni iskân edilerek kurulan köy ve mahallelerde ihtiyaca göre cami, mescit, mektep ve medrese binaları inşa edildi. Bu iskân faaliyetine rağmen Trabzon vilâyetinin diğer kazalarında bulunan 4.500 hanelik bir göçmen kitlesinin henüz daimi statüde yerleştirilemediği anlaşılmaktadır. Rus hükümetince belirlenen sürenin 1890 senesinde sona ermesinden sonra Batum ve havalisinden resmî göç vuku bulmadı. Yalnız, firar suretiyle iltica edenler kabul ve iskân edilmekteydi. Bununla beraber, 1893'de göç etmek isteyen Ardanuç'tan 50 hane ve Livana'dan 13 hanede 496 nüfusun göç edebilmesi için Hariciye Nezaretinin Rusya nezdinde teşebbüse geçmesi Meclis-i Vükelâca kararlaştırıldığı bilinmektedir. Öte yandan, Batum ve çevresinden yapılan göçler, XX. yüzyılın başında da devam edecektir (İpek, 2006: 60-61).
Batumlular Göç Yolunda (Termal Yalova Haber)
Batum Göçleri (Termal Yalova Haber)
Osmanlı Devleti topraklarına yerleştirdiği Kafkasya göçmenleri için yerleşim alanları olarak sadece bir bölgeyi düşünmemiştir. Balkanlarda Slavlara karşı, Anadolu'nun doğusunda ise gelebilecek Rus tehlikesine karşı bilinçli bir politika uygulanmıştır. Balkanlarda hem 1877- 1878 Osmanlı-Rusya savaşı hem de Balkan savaşları esnasında Çerkezlerin büyük yararlılıkları görülmüştür. Doğu Anadolu'ya yerleştirilen göçmenler sayesinde ilave olarak Doğu Anadolu aşiretlerinin devlete bağlılık duygusunu artıracaklarını düşünülmüş, o dönemde Doğu Anadolu'daki Ermeni çetelerinin faaliyetlerine karşı bu göçmenler Osmanlı devletinin yanında yer almışlardır.
II. Dünya Savaşı Sonrasında Kafkasyalıların Sürgünü
Kafkasya Balkar Sürgün Müzesi (Hilmi Özden-2019)
Sovyetler Birliği Komünist Partisi siyasi bürosu 27 Aralık 1943 tarihinde Kırım, Karaçay-Balkar, Çeçen-İnguş, Kalmuk ve Volga Alman Muhtar Sovyet cumhuriyetlerinin feshedilmesine ve haklarının toptan Sibirya ve Orta Asya’ya sürülmesine karar vermiştir. Kararın alındığı tarihte böyle bir uygulamayı hayata geçirmek mümkün olmadığı için, Sovyet hükümeti bir yıl beklemek zorunda kalmıştır. Bunlarla birlikte Adigelerin bir kısmı Taman Çerkezleri de 1944 yılında tevkif edilerek Sibirya'ya sürümüşlerdir.
Karaçay-Malkar halkının 1943- 1944 arası toplu olarak Kafkasya’dan Orta Asya ve Sibirya’ya sürülmelerine sebep olan olaylar, 1917 yılındaki Rusya’nın Bolşevik ihtilaline kadar uzanmaktadır. 11 Mayıs 1918'de Kafkasyalılar “Birleşik Kafkasya Dağlıları Cumhuriyeti”ni kurmuşlardır. Yedi eyaletten oluşan bu Cumhuriyet; Abazya, Adige, Kabardey, Karaçay-Malkar, Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan’dır. Fakat Sovyet yöneticileri 1936'da yeniden statüleri değiştirilen Kafkasyalıları üç özerk bölgeye ayırmıştır. Bolşevikler Karaçay-Malkar’da askeri mahkemeler kurarak, 3000 kişiyi kurşuna dizmiş, 17000 kişi de Sibirya çalışma kamplarına sürgüne göndermiştir. 1932’den 1934’e kadar Karaçay’da zorla kollektifleştirme (devletleştirme) çalışmalarına karşı 1934’te tekrar ayaklanan Karaçay-Malkarlardan 3000 aileyi daha sürgüne gönderilir. 1936- 1937 yıllarında kollektifleştirmeye isyan eden Karaçaylar, 1939-1940 yıllarında yarıya yakını ya katledilmiş ya da Sibirya’ya sürülmüştür.
Kafkasya Balkar 1944 Sürgün Müzesi (Hilmi Özden-2019)
Kafkasya Balkar 1944 Sürgün Tren fotoğrafı (Hilmi Özden-2019)
1957 yılında Balkarların sürgünden dönüş fotoğrafı (Hilmi Özden-2019)
Kafkasya Balkar 1944 Sürgün Müzesinde Balkar Soykırımında boşalan ve 1957-59 dönüş sonrası insansız (mavi renkli) köyler (Hilmi Özden-2019)
Kafkasya Balkar 1944 Sürgün Treni (Hilmi Özden-2019)
Kafkasya Balkar 1944 Sürgün Treni iç görünüşü (Hilmi Özden-2019)
Tutsaklığı Temsil Eden Zincirlenmiş Kafkasya Kulesi (Hilmi Özden-2019)
Kuzey Kafkasya'da 1939 yılı Kasım ayında başlayan isyan bütün bölgelere yayılırken, Alman birlikleri 1941 yılında Sovyet ordusuna öldürücü bir darbe indirerek Kuzey Kafkasya’ya girmiştir. Sovyetlere karşı isyan etmiş olan Kuzey Kafkasyalılardan bir kısmı Alman ordularına katılarak, onlarla birlikte Sovyetlere karşı savaşmaktadırlar. Ancak 1942’de Alman ordularının Sovyet birliklerine karşısında yenilerek, geri çekilmeye başlayacaklardır. Buna rağmen Kuzey Kafkasyalı milliyetçiler çeteler halinde mücadelelerine devam etmektedirler. Ufuk Tavkul “XX. Yüzyılda Kafkasya’dan Karaçay-Malkar Göç ve Sürgünleri” makalesinde bu tarihten itibaren Karaçay-Malkar halkının yaşadıklarını şu şekilde anlatır: “Almanlar Kafkasya’dan çekilir çekilmez 15 Ocak 1943'te Kızıl Ordu Karaçay'a büyük bir saldırı başlatmıştır. Karaçay köyleri yerle bir edilmiş, daha sonra 2 Kasım 1943 tarihinde Karaçay halkı topyekûn sürgüne gönderilmiştir. Aynı karar 8 Mart 1944’te Malkarlara da uygulanmıştır. On dört yıl boyunca Kafkasya’dan uzakta sürgünde yaşayan Karaçay-Malkar halkı 1950 yılında vatanlarına geri dönmeye başlamıştır. Karaçay-Malkar halkının sürgün yerleri: Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan toprakları olmuştur” (Tavkul, 2015: 151).
II. Dünya Savaşında Karaçay Bölgesinde Stalin’in emri ile Katledilen yaşları 3 günlük ile 18 aylık arasında değişen 150 çocuk-bebeklerin de dâhil olduğu 329 katledilmiş insan mezarlığı (Hilmi Özden-2019)
Yaşları 3 günlük ile 18 aylık arasında değişen 150 çocuk-bebeklerin de dâhil olduğu 329 insan katledilen köy için emri verenin Stalin olduğu biliniyor fakat katliamları yapanların "Alman" askerleri olduğu telkin edilmiş. Bu siyah mermer blok anıt, bu acı tabloyu simgeliyor (Hilmi Özden-2019)
Kuzey Kafkasyaların 1864 yılında yaşadıkları büyük sürgünden sonra ikinci büyük sürgün, Çeçen-İnguş halkından 800.000 Karaçay-Malkar halkından ise 200.000 kişinin Sibirya yahut Türkistan cumhuriyetlerine gönderilmeleri olmuştur. Kuruçev, Komünist Partisi'nin 20. Kongresinde Stalin tarafından Kuzey Kafkasya halklarının sürgüne gönderilmesinin doğru olmadığını, bütün bu hakların itibarlarının iade edilmesini vurgulayarak Çeçen-İnguş, Karaçay- Çerkez Kabartay-Balkar ve Kalmuk-Özerk cumhuriyetlerinin yeniden ihya edilmesini ve Sovyet Rusya'nın bu milletlere yapmış olduğu haksızlığı düzelteceğini, sürgüne gönderilen halkların eski yurtlarına dönerek hayatlarını yeniden tanzim etmelerine yardımcı olacaklarını beyan etmesi üzerine; Kuruçev hükümeti tarafından tespit edilen bir plana göre Karaçay-Malkarlar 1957-1958 arasında Çeçen-İnguşlar ise 1960 yılı sonuna kadar anavatanlarına dönüşlerine tamamlamışlardır.
Ahmet Hazer Hızal, “Kuzey Kafkasya” isimli eserinde Kuzey Kafkasya’ya halkların dönüşünü şu rakamlarla vermektedir: “1958 yılı başlarına kadar sürgünden dönmüş olan Çeçen-İnguş’ların sayısı 200.000 kadardır. Bu rakam sürülmeden önce 800.000 nüfusa sahip olan bu halkın %25'i nispetini teşkil etmektedir. Karaçay-Malkarlardan ise 1958 Nisan ayına kadar 5000 aile dönmüştür. Bu ise nüfusu 190.000 olan Karaçay-Malkarların yüzde 13'ünü karşılamaktadır” (Hızal, 1961: 124).
Bu rakamlar sürgün sırasında ve sürgündeki kötü şartların halkların nüfusunu azalttığını göstermektedir. Ayrıca Kuruçev’in açıklamalar yaptığı dönemde Kuzey Kafkasya halklarıyla birlikte sürgün edilen Kırım Türkleri için herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Çoğunlukla kendi köylerine ve kasabalarına geri dönen bu halklar, mal ve mülklerinin yağma edildiğini görmüşlerdir. Bu kararın çıkarıldığı dönemdeki yöneticilerinin çoğu sürgün emrini veren ve suçlu olarak ilan edilen Stalin idaresinde görev almış yetkililer olmuştur. Hem Rus Çarlığı hem de Sovyet Rusya, Kuzey Kafkasya coğrafyasına sömürgeci bir siyaset uygulamış ve kolonizasyona tabi tutmuştur. Günümüzde Dağıstan bölgesi hariç Kuzey Kafkasya'nın tamamında yerli halkların hepsi azınlık durumundadır. 19.yy’ın başında 5 milyon nüfusa sahip olan Kuzey Kafkasya, Rus Çarlığı ve Sovyetlerin uyguladığı sürgün ve katliam politikalarıyla yerli halkın nüfusu bugün 7 milyonu bile bulmamaktadır.
Ahıska Sürgünü
“Ahıska şehri,Türkiye’nin kuzeydoğusunda, Ardahan ilimizle sınır teşkil eden, Gürcistan toprakları içinde yer alan, çok eski bir Türklük yurdunun merkezidir. Abastuban, Adigön, Aspinza, Ahılkelek, Azgur ve Hırtız gibi kasabaları ve bu kasabalara bağlı 200 kadar köyü vardır”(Zeyrek, 2006: 9). 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra imzalanan Ayastefanos/Yeşilköy Antlaşması'yla Kars, Ardahan ve Batum, savaş tazminatı yerine Ruslara bırakılınca, Ahıska da, bizden uzaklarda kalmış oldu. Ahıska ve çevresinin Çarlık Rusya'sı işgalinde geçen doksan yıllık hayatı, zulümlerle doludur. Halkın bir kısmı Türkiye'ye göç etmiş, Ağrı, Muş, Çorum, Hatay ve Bursa yörelerinde yerleşmiştir (Zeyrek, 2006: 23).
Rusya'daki 1917 Komünist ihtilalinin getirdiği "oto determinasyon" hakkından yararlanan Ahıska Türkleri, 1918 Nisanında Türkiye'ye katılma kararı aldılar ve bu kararı resmi bir müracaatla Osmanlı Devleti'ne ilettiler. Bu müracaatı, 4 Haziran 1918'de yapılan Batum Antlaşmasında Gürcistan Cumhuriyeti taraf'ından kabul edildi. Böylece Türkiye, daha önce kaybedilen topraklarına kavuşarak 1828'deki sınırına ulaştı. Halil Paşa kumandasındaki Türk askeri Ahıska'ya girdi. Halk teşkilatlandı ve Ömer Faik Bey başkanlığında geçici idare teşkil edildi. 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesiyle ordumuz 1914 sınırına çekilince bölge, Ermeni ve Gürcülerin işgaline uğradı (Zeyrek, 2006: 23).
II. Dünya Savaşı ve Ahıska (15 Kasım 1944)
1944 Ahıska Sürgünü (Tercüman Gazetesi)
15 Kasım 1944 tarihi, bir kış gecesi 200’den fazla köy ve kasabada yaşayan binlerce insan, birkaç saat içinde ocağından sökülerek yük ve hayvan vagonlarında, Sibirya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a sürülmüşlerdir. Sürgün edilenlerin birçoğu yollarda öldü. Sağ kalanlar da, ata vatanından ebedî ayrılığa mahkûm edildiler. Yıllarca dünya kamuoyundan sürgünün belgeleri gizlendi. Bu sürgünün kararı 31 Temmuz 1944 tarihinde; milyonlarca insanı katleden; zalim Stalin tarafından imzalamıştır:
“Ahıska, Adigen, Aspinza, Ahılkelek ve Bogdanovka rayonlarıyla Acaristan Özerk SSC’den Türk, Kürt, Hemşin olmak üzere toplam 86.000 kişiden meydana gelen 16.700 hanelik nüfustan, 40.000’i Kazakistan SSC’ye, 30.000’i Özbekistan SSC’ye ve 16.000’i de Kırgızistan’a tahliye edilsin.” emriyle başlıyordu. Tahliyenin, SSCB Halk İç İşleri Komiseri Beriya tarafından 1944 yılı Kasım ayında gerçekleştirmesi isteniyordu” (Zeyrek, 2006: 25).
14 Kasım’ı 15’ine bağlayan gece, Türk köyleri askerler tarafından kuşatıldı. Kapılar dövüldü. Birkaç saat içinde, küfür, tüfek ve dipçiklerle köy meydanlarına toplanan halk, kamyonlarla demiryolu boylarına getirilerek hayvan vagonlarına dolduruldu. İnsanlar, haftalar sürecek bir ölüm yolculuğuna çıkarıldılar. Gittikleri yerlerde yıllar sürecek zorbalıklara ve acılara maruz kaldılar. Sürgünü gerçekleştiren L. Beriya, 28 Kasım 1944 tarihli yazıyla, icraatını Stalin’e rapor ediyordu:
“Türklerin, Kürtlerin ve Hemşenlilerin Gürcistan SSC sınır bölgesinden tahliye işlemleri tamamlanmıştır. Türkiye’nin sınıra yakın kısmındaki nüfusla akrabalık bağları bulunan söz konusu halkın önemli bir çoğunluğu kaçakçılık yapmakta olup muhaceret eğilimi gösteriyor ve Türkiye istihbarat makamları için casus angaje etme ve çete grupları oluşturma kaynağı teşkil ediyordu. Tahliye işlemlerine hazırlık tedbirleri bu yılın 20 Eylül gününden 15 Kasım gününe kadar alınmıştır. Nitekim tahliyeye tâbi tutulan kişilerin sınırı geçmesini önlemek için Türkiye ile devlet sınırımızın korunma ve gözetimi azami şekilde takviye edilerek kuvvetlendirilmiştir. Adigen, Aspinza, Ahıska, Ahılkelek ve Bogdanovka rayonlarında tahliye işlemleri 15-18 Kasım; Acaristan Özerk Cumhuriyeti’nde ise 25-26 Kasım günlerinde gerçekleştirilmiştir. Toplam 91.095 kişi tahliye edilmiştir. Tahliye edilenleri taşıyan katarlar hareket hâlinde olup Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’daki yeni iskân yerlerine doğru yol almaktadırlar. Tahliye işlemleri düzenli ve olaysız bir şekilde tamamlanmıştır. Adı geçen sınır rayonlarına Gürcistan’ın toprak sıkıntısı çekilen bölgelerinden 7.000 köylü hanesi iskân edilecektir” (Zeyrek, 2006: 26-27).
Ahıska: 64 köy, 30.000; Adigön: 72 köy, 40.000; Aspinza: 59 köy, 35.000; Ahılkelek: 11 köy, 5.000; Bogdanovka: 2 köy, 5.000 olmak üzere 208 köyle birlikte toplam 115.000 kişi sürgüne gönderilmiştir. Beriya’nın sürgün raporunda tahliye edilen nüfus için verilen 91.000 rakamı doğru değildir. Ciddî kaynaklar, 1926 tarihli resmî rakamı 137.921 olarak vermektedir. Sürgüne gönderilen insan sayısı, bu rakamın üzerinde olmalıdır. Sürgün sırasında cephede bulunan 40.000 kişiyi de bu rakama eklemek gerekir. Böylece sürgün insan sayısı, bir Alman dergisinin verdiği gibi 180.000 kişi olmalıdır (Zeyrek, 2006: 27).
1968 Kasım’ında Sovyet KP Merkez Komitesi Sözcüsü B. P. Lakovlev, kendisine gelen Türk temsilci heyetine, vatanları olan Ahıska yöresine dönüşlerine müsaade edileceğini vaat etti. Bu vaade sevinerek Ahıska’ya hareket eden yüzlerce Türk ailesi, mahallî yöneticilerin engellemeleriyle karşılaştılar. Çalışma belgeleri verilmedi, askerlik problemi çıkarıldı ve taşınmak için vasıta verilmedi. Azerbaycan’dan gelenler de Gürcistan hududunda durduruldular. Eşyalarını bırakarak girenler de Gürcü idareciler tarafından sınır dışı edildiler. Ahıska Türkleri vatana dönüş hareketinin lideri Enver Odabaşev, arkadaşları Muhlis Niyazov, İslâm Kerimov, T. İlyasov’la birlikte Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği’ne müracaat ettiler. 2 Mayıs 1970’te “Biz Türküz!” diye başlayan bir beyannameyi açıkladılar. Bu beyannamede şu görüşlere yer veriliyordu: SSCB yetkili adli makamları ve Bakanlar Kurulu bir tahkikat yapmalı ve biz Türkleri sürgüne gönderenleri cezalandırmalıdır. Yüksek Sovyet Prezidyumu, Türklerin kendi yurtlarına iskân ve milletlerin mevcut determinant haklarını vererek, başkenti Ahıska olmak üzere bir Türk Muhtar Cumhuriyeti veya Özerk Vilâyeti kurulmasını kabul etmelidir. Sürgünden dolayı uğranılan zarar ziyan tazmin edilmelidir. Eğer bu talepler yerine getirilmeyecekse Türkiye’ye göç etmemize müsaade edilmelidir. Bu tebliğin yayımlanması çok önemlidir. Zira o güne kadar Batı âlemine ulaşan en aydınlatıcı belge budur. Ayrıca millî kimliklerini en açık şekilde dile getirmeleri de mühimdir. Şu var ki, Sovyet makamları bu tebliğe cevap vermemiştir (Zeyrek, 2006: 30).
Fergana Olayları ve Yeni Bir Sürgün
1989 Nisanı’nda Özbekistan’ın Kuvazay kasabasında başlayan bir pazar kavgası, günden güne büyüyerek Ahıska Türklerinin yeni bir felâketine sebep oldu. Özbek Türkleri ile Ahıska Türkleri arasında cereyan eden kardeş kavgasında maalesef kan döküldü. Yüzlerce ölü ve yaralıdan sonra Ahıska Türkleri, yeniden vatana dönme yahut yeni vatan arama yoluna koyuldular. Ahıska Türkleri, ana yurtları olan eski Türk topraklarını, kurbanlar vererek terk etmek zorunda kaldılar. Kendi dil, din, soy ve kan kardeşlerinden ayrılıp Rus askerlerinin himayesine sığındılar. Savaş uçaklarıyla Rusya’nın iç kesimlerine, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’a taşındılar. 45 yıl öncesinin dehşetini yeniden yaşadılar. Üçüncü, hatta dördüncü defa vatan değiştirmek, yurt edinmek, yuva kurmak zorunda kaldılar(Zeyrek, 2006: 30-31).
Burada boyculuk duygusunun nasıl korkunç olaylara sebep olduğunu anlamız gerekmektedir. İster Rus kışkırtmasıyla olsun isterse cehaletin körüklediği kabilecilikle olsun Fergane ve Oş olayları Türk Toplulukları arasındaki kardeşliği kan, kin, kopuş, ayrışma ve gözyaşı ile zedelemiştir. Zaman zaman Türkiye’de yapılmak istenen de Türkleri birbirinden ayrıştırmak ve ayırmaktır. Bu anlayış, Türkiye’yi, Türkistan ve Kafkasya’nın kabile veya halklar çıkmazına sürüklemek demektir. Diğer Türk Yurtlarındaki aynı dili konuşan (yahut aynı soydan gelen), aynı kültürü paylaşan öz be öz Turanî halklar arasında meydana gelen acı olayların ibret alınması gerekmektedir.
Balkan Göçleri
Balkanlarda Osmanlı Devleti 1699 Karlofça Antlaşması'ndan sonra gerilemeye başlamıştır. Balkanlarda yaşayan halkları Rusya ve Avrupa devletleri kışkırtmasıyla Yunanistan'daki ayaklanma bu çözülmenin ilk tohumları olmuştur. 1821'de başlayan Yunan isyanı, Fransa İngiltere ve Rusya'nın Osmanlı donanmasını 1827’de yakması, Yunan krallığının kurulmasının yolunu açmıştır. Osmanlı Devleti bu beklemediği yenilgi karşısında Yunanistan'ın kurulmasına izin vermiştir. Yunanistan'ın bağımsızlığına kavuşması, diğer Balkan halklarını da cesaretlendirerek, Rusya'nın Panslavist politikasıyla daha da güçlenir. “Sırp isyanının görüldüğü 1804 ve 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında yaklaşık 200.000 Müslüman kendileri için daha güvenli düşündükleri yerlere göç etmişlerdir” (İpek, 2006: 22).
Atilla Güler'in “Balkanlar'a Hüzünlü Veda” eserinde bahsettiği Rusya, 1829 yılında Osmanlı sınırlarında batıda Edirne doğuda Erzurum vilayetlerine kadar ilerler. Osmanlı ile Rusya arasında 14 Eylül 1829’da imzalanan Edirne Antlaşmasıyla; Sırbistan ve Eflak Voyvodalarına daha önce verilen hakları kalmakla birlikte, yetkileri genişletilir. Bundan sonra Eflak-Boğdan (Memleketeyn) voyvodaları bu makamda hayatlarının sonuna kadar bulunacaklardır. Toprakları, usûlen Osmanlı’ya bağlı kalmakla birlikte, Türkler buraları terk edeceklerdir (Güler, 2017: 62).
Romanya şeklen de olsa Osmanlı İmparatorluğuna 1878 yılına kadar bağlılığını sürdürür. Sırbistan açısından 1829 Edirne anlaşması ile Osmanlı Devleti'ne ait Belgrad ve birkaç kale dışında asker bulundurma yetkileri sınırlandırılarak, bu kaleler haricindeki bölgedeki Türklerin, Sırbistan’ı terk etme hükmü getirilmiştir. Fahir Armaoğlu’nun Siyasi Tarih çalışmasında belirttiği gibi “Edirne Antlaşması ile Eflak ve Boğdan hakkındaki imtiyazlar tekrar teyit edilmiştir. Osmanlı Devleti 22 Mart 1829'da İngiltere Rusya ve Fransa arasında imzalanan Yunanistan'ın bağımsızlığını kabul eden protokolünü onaylamıştır. Avrupa'da Rusya Tuna deltasından bir kısım toprak almış, Osmanlı Devleti aynı zamanda doğuda da sınırlarını içeri çekmek zorunda kalmıştır” (Armaoğlu, 1975: 106).
Rusya'nın kışkırtması Fransız İhtilalinin etkisiyle bağımsızlık isteği Karadağ üzerinde de görülmeye başlamıştır. 1852 yılında Danilo, Karadağ prensliği kurduğunu ilan etmiştir. Osmanlı Devleti bunu tanımamasına rağmen, 1856 yılı Paris kongresinde Karadağ hem bağımsızlığını hem de Hersek ve Arnavutluk taraflarına doğru sınırlarını genişletmek istemiştir. Osmanlı’nın karşı çıkması üzerine ertelenen bu istek sonucu Karadağ buhranı 1875’e kadar büyüyerek devam etmiştir. Bu arada Avusturya İmparatorluğu, Sırbistan ve Karadağ üzerinde bir hamilik hakkı ile Bosna Hersek’i topraklarına ilhak etmeyi planlamakta, artık rakip gördüğü Rusya’nın Balkanlarda yerleşmesini istememekte ve zayıf bir Osmanlı Devleti’nin bulunmasını tercih etmektedir. 1875 yılında başlayan Hersek isyanına Sırbistan ve Karadağ da yardım etmiştir. Bu ortamda Panslavizm akımı güçlenmeye başlamış, Sırp prensi Milan, 29 Haziran 1876’da Osmanlı’dan Bosna’nın Sırbistan’a, Hersek’in Karadağ’a verilmesini istemiştir. Atilla Güler'in “Balkanlar'a Hüzünlü Veda” eserinde anlattığı üzere: “Osmanlı henüz cevap vermemiştir ki, Sırbistan 1 Temmuz 1876 tarihinde; Karadağ 2 Temmuz 1876’da Osmanlı’ya savaş açmıştır. Avusturya ve Rusya bunu takiben 8 Temmuz 1876’da bir anlaşma imzalamışlardır. Buna göre Osmanlı İmparatorluğu bu savaşta mağlup olursa; Bosna, Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Avusturya arasında paylaşılacak; Rusya Baserabya ve Batum’u alacak, Bulgaristan, Arnavutluk ve Rumeli’ye özerklik verilecek Yunanistan da Epir ve Teselya’yı alacaktır. Osmanlı İmparatorluğu’nun galip gelmesi durumunda ise, Rusya ve Avusturya mevcut durumun devamı için beraber çalışma yapacak ve sınır değişikliği olmayacaktır” (Güler, 2017: 87).
Osmanlı Devleti'nin Balkanlarda karşılaştığı en büyük yenilgi, 1877-78 yıllarında meydana gelen Osmanlı-Rus harbi sonucudur. Rumi takvimle 1293 senesinde olması nedeniyle Türk halkı tarafından “93 Harbi” olarak isimlendirilir. ‘93 Harbi, Osmanlı devletinin dağılmasını ve yıkılmasının başlangıcını gösteren çok büyük bir hadisedir. Bu savaş 1912- 1913 Balkan harbi ve 1914-1918 I. Cihan harbinin habercisi mahiyetindedir. ‘93 harbinin sonunda imzalanan devlete verdiği zarar ve toprak kaybı açısından da kötü sonuçları olan Ayastefanos ve Berlin antlaşmaları Türkler tarafından imzalanmak zorunda kalmıştır. Bu felaketle birlikte Balkan Türklüğünün adeta hiç bitmeyecek gibi devam edecek olan göç faciası da böylelikle başlayacaktır. Ruslarla birlikte Balkan halkları da bu göçü hızlandırmak için baskılarını ve katliamlarını arttıracaklardır. Hüseyin Ağanoğlu “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Balkanlar’ın Makûs Tarihi, Göç” isimli araştırmasında ‘93 Harbi’nin sonuçlarını şu şekilde anlatmaktadır: “93 Harbi öncesi Tuna ve Edirne vilayetlerinde yaşayan Müslüman nüfus toplam 1,5 milyon civarındadır. ‘93 Harbi sırasında 1.253.000 kişi muhacir durumuna düşmüştür. Bu savaş ve katliamın neticesinde bunlardan 515.000 kadarı Osmanlı topraklarına yerleştirilmiş, geri kalan bir kısım eski topraklarına geri dönebilmiştir. Eski nüfusun yüzde 17’si ne karşılık gelen 260 binin üstündeki insan katliam veya sürgün nedeniyle hayatlarını kaybetmiştir” (Ağanoğlu, 2001: 34).
Balkan Savaşı: Abdülhamid'in 1908'de tahtan indirilmesi ile İttihatçılar Balkanlarda Bulgar, Sırp, Karadağ ve Yunan çeteleri ile konuşarak sorunları çözebileceklerini düşünmüşlerdir. İttihatçılar bu düşüncesi sadece Balkan uluslarının birleşmesini kolaylaştırmıştır. Avrupa ve Rusya'nın da desteğiyle Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ ve Yunanistan Osmanlı Devleti'ne 1912’de savaş açmışlardır. O yıllarda Balkan çetelerinin çok iyi örgütlenmiş bir istihbarat ağı bulunmaktadır. Osmanlı Devleti’nde ise Abdülhamid'in Hafiye Teşkilatı dağıtıldığından, yeni Osmanlı istihbarat faaliyetleri ancak 1914’lerde hayata geçebilecektir. Balkan coğrafyasında beklenen bir harp olmasına rağmen, Osmanlı Devleti'ne hükümet edenler tecrübesiz bir şekilde Balkanlardaki birlikleri imparatorluğun başka eyaletlerine göndermişlerdir. Balkan ulusları ile savaş başladığında ordunun toparlanması mümkün olmamıştır. İttihatçıların devletin en önemli kurumu olan orduya siyaseti de bulaştırmaları sonucu, ordu birlikleri küçük Balkan halkları karşısında yenik düşmüştür. Milyonlarca Türk ahali çetelerin eline düşmüş, birçoğu katledilmiş, göç edenlerin önemli bir kısmı da yollarda hayatını kaybetmiştir. Halûk Harun Duman “Balkanlara Veda” isimli eserinde Balkan Savaşları için şu bilgileri vermektedir: “Birinci Balkan savaşında müttefikler 13 Ekim 1912 tarihinde Osmanlı’ya bir nota vererek kabulü imkânsız isteklerde bulunmuşlardır. Balkan müttefik orduları 18 Ekim 1912’de bütün cephelerden Osmanlı sınırlarına saldırıya başlamıştır. Bu tarihte başlayan 1. Balkan Savaşı 7 ay 23 gün sürmüş 30 Mayıs 1913'te sona ermiştir. 2. Balkan Savaşı ise Balkanlı uluslararasının kendi aralarında çıkan anlaşmazlıklar yüzünden başlamıştır. Birinci Balkan Savaşının bitiminden yaklaşık 52 gün sonra yapılan bu savaşta Osmanlı ordusu Edirne’yi geri alabilmiştir” (Duman, 2005: 38).
Balkan savaşlarında (1912- 1913) Osmanlı Devleti ‘93 Harbi’nde uğradığı yenilgiden daha büyük bir yenilgi yaşamıştır. Berlin Antlaşması Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki hâkimiyetini zayıflatmış olsa da, Balkanlardan Osmanlı Devleti’nin esas tasfiyesi 1913 Bükreş Antlaşması ile olmuştur. Bu anlaşma sonucu, Avrupa topraklarında elinde Doğu Trakya'dan başka toprak parçası kalmamıştır. İkinci Balkan Savaşı 10 Ağustos 1913’te yapılan Bükreş Antlaşması ile sona ermiştir. Bu sırada Bulgaristan’ın anlaşmalara uymadığını söyleyen Osmanlı Hükümeti de Bulgarların kuvvetlerinin azaldığı Edirne’ye girmiş ve geri almıştır. Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında da 29 Eylül 1913’te yeni bir antlaşma imzalanmıştır.
Balkan Göçleri
Balkan Göçleri
McCarthy “Ölüm ve Sürgün” isimli araştırmasında bu dönemin demografik değişimini şu şekilde özetlemektedir: “Balkanlarda yaşamakta olan 2 milyon 315 bin 293 Müslüman nüfusunun 1.445.179 (%62)u azalmıştır. Bunlardan 313.922 kişi Balkan savaşları sırasında ve sonrasında (1912- 1920) Türkiye'ye göç etmiştir. 398.849’u çoğunluğu Yunan Türk nüfus değişimi sırasında 1921'den 1926 ya kadar Türkiye'ye gelmiştir Osmanlı coğrafyasına Göç eden Türklerin 812.771’i canlı kalabilmiştir. Geri kalan 632.408 kişi ölmüştür. Avrupa topraklarında Osmanlı nüfusunun %27si can vermiştir” (McCarthy, 1998: 191).
Balkanlardan Türkiye coğrafyasına göçler Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etmiş, cumhuriyetin kuruluş yıllarında Yunanistan’la antlaşmalar sonucu yapılan Rum-Türk nüfus değişimi (1921- 1926) yeni bir göç dalgasını oluşturmuştur. Yakın yıllara kadar Balkan ülkelerinin uyguladığı asimilasyona yönelik azınlık politikaları sonucu Bosna-Hersek, Bulgaristan ve diğer Balkan ülkelerinden Türkiye’ye göçler devam etmiştir.
Girit Göçleri
1828-1829 Osmanlı Rus Savaşı sonunda Edirne Antlaşması imzalanmış ve Yunanistan bağımsızlığını ilan etmiştir. Bundan sonra Yunanistan’ın en büyük hedefi megali İdea’yı gerçekleştirmek ve Girit’i ele geçirmektir. Yunan isyanı sırasında Girit Rumları da fiilen bu isyana katılmışlardır. Ada’da ayaklanmalar ve iç karışıklıklar görülmüştür. Osmanlı Devleti Rum nüfusu Yunanistan’ın emellerinden korumak ve Avrupalıların müdahale etmesini önlemek için reformlar uygulamaktadır. 1878 Berlin Antlaşması’nın 23. maddesinde Osmanlı yönetiminin Girit’teki 1868 düzenlemelerini geliştirilmesi istenmektedir. 1868’deki siyasi, ekonomik Rum kazanımları yeterli görülmemekte, Girit Genel Meclisi'nde çoğunluğu sağlayamadıklarından da şikâyet etmektedirler. Berlin Antlaşması'nda kendi lehlerine olan sonucu değerlendirmek geliştirmek için Girit Rumları 1878'de isyan başlatmalarıyla, Avrupa devletlerin konsolosları da araya girerek, 23 Ekim 1878'de Hanya yakınlarında Halepa’da yeni bir anlaşma yaparlar. Bu sözleşmeye göre Girit Valisi Rumlardan, yardımcısı Türklerden seçilecek, genel af ilan edilecek, siyasi toplumsal ve ekonomik olarak ada yönetimine geniş ayrıcalıklar verilecek, Türkçenin yanı sıra Rumca resmi dil olarak tanınacak, Ada’dan toplanan vergiler ada bütçesine harcanacaktır, gerektiği takdirde Osmanlı hükümetinden yardım alınacaktır. Ancak Girit'te sağlanan barış ortamı on yıl kadar devam etmiş, Halepa sözleşmesinin yeterince uygulanmadığını ileri süren Rumlar, 1888-1889 yılında yeniden ayaklanmışlardır. Girit de gelişen bu ayaklanma milliyetçi bir hareket olarak Girit'in Yunanistan'la birleşmesini istemektedir. Girit sorunu 1897 Osmanlı Yunan Savaşına neden olmuştur. Bu savaşta Yunanlılar ağır bir yenilgiye uğramışlar, Osmanlı ordusu Atina sınırlarına kadar gelmiş, Avrupalı devletlerin müdahalesiyle savaşta kazandığını Osmanlı masada kaybetmiştir.
Avrupa devletleri 1908 yılına kadar kendi denetimlerinde adada özerk bir yönetim istemektedirler. Nükhet Adiyeke “Şark Meselesi'nin Bir Aynası Girit” yazısında ifade ettiği gibi “Balkan Savaşı sonrası Londra’da toplanan konferansta Girit yeniden gündeme gelmiştir. Önce adanın yönetimi büyük devletlere teslim edilmiştir. 14 Aralık 1913’te de Yunan Kralı Girit'in Yunanistan’a katıldığını duyurmuştur. Venizelos Gritte Müslüman-Hristiyan çatışmasını artırmaktadır. 70 bine varan Müslüman nüfusa rağmen ada Osmanlı kontrolünden çıkmıştır” (Adıyeke, 2007: 238).
Girit Mübadilleri
Girit'in Yunanistan'a bağlandığı ilanından sonra Türkler adada hayatta kalma mücadelesi vermeye başlamışlardır. Bu mücadele 1924’te mübadele ile Türkiye’ye gelene kadar devam etmiştir. Girit göçmenleri Ege kıyılarına, Tekirdağ ve civarına yerleştirilmişlerdir. Bu insanlar adada tütün üretimi ile geçindiklerinden, onlar için uygun hayat şartlarına uygun iklim ve coğrafya tercih edilmiştir.
Irak Türkmeneli Göçleri
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Irak Türklerinin yaşadığı bölgeler İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Lozan görüşmelerinde de Kerkük'ün de dâhil olduğu Musul vilayeti sorunu herhangi bir çözüme ulaşamamıştır. Lozan Barış Antlaşması'ndan sonra Musul'un statüsü 9 ay içinde Türkiye ile İngiltere arasında bir çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Aksi halde Milletler Cemiyeti hakemlik yapacaktır. Türkiye, İngiltere arasındaki Haliç konferansından sonuç çıkmayınca Milletler Cemiyeti'ne başvurmuştur. Başlangıçta Milletler Cemiyeti'nin hazırladığı rapor Türkiye lehine olmuştur. Musul vilayetindeki halkın çoğunluğu Türkiye'nin yönetimini istemektedir. Ancak İngiltere Milletler Cemiyeti'nin kararını değiştirerek, kendi lehine çevirmiştir. Türkiye bu kararı tanımamakla birlikte, Musul vilayeti 5 Haziran 1926 Ankara antlaşması ile İngiliz mandası olarak Irak’a bırakılmak zorunda kalmıştır
Irak yönetimi Türkleri yok saymaya ve Türklere yönelik asimilasyon politikaları uygulamaya başlamıştır. Irak Türkleri 1920’lerden günümüze kadar Türkiye’ye bireysel veya kitleler halinde göç etmişlerdir. Türkiye Irak ikame sözleşmesi 4 Haziran 1932 tarihinde onaylanmış, böylece Irak’ta yaşayan Türklerin Türkiye’ye göçleri kolaylaşmıştır. Temmuz 1959 yılında Kerkük'te Molla Mustafa Barzani ve adamları tarafından Türklere yapılan katliamın ardından Türkiye’ye göç hızlanmıştır. Suphi Saatçi’nin “Irak Türkmenleri” isimli makalesinde; “1980'de başlayan İran-Irak savaşı ve 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgali ile Türklerin göçü bugüne kadar artarak devam etmiştir. 28 Mart 1991 yılında yaşanan Altınköprü katliamı ve daha sonra yaşananlar bu bölgenin ABD ve Irak hükümeti tarafından planlı bir şekilde Türklerden arındırılmasını hedeflemektedir” denmektedir (Saatçi, 2013: 2249).
Kerkük Osmanlı Kışlası (Hilmi Özden-2019)
Türkiye Cumhuriyeti devleti II. Dünya Savaşı ve sonrasında Musul bölgesine gereken ilgiyi göstermemiştir. Irak Türkleri kendi kaderleriyle baş başa bırakılmıştır. Coğrafya olarak Türkiye'ye çok yakın olmalarına rağmen, dış politikada daima uzak tutulmuşlardır. Türkiye'nin bu tavrı onların Orta doğuda emelleri olan ülkelerin ve Irak yönetiminin insafına bırakılması demek olmaktadır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Musul Eyaleti (Kerkük, Musul, Erbil, Süleymaniye vd. ) hakkındaki şu ifadeleri Türk Milleti tarafından asla unutulmamalıdır:
“..Muhterem Mücaid Seyid ve akrabalarına...!
Memleketin ayrılmaz bir parçası olan Musul ahalisinin yakında kurtulacağına inanç ve güvenim tamdır. Çabalarımızda kararlı olmanızı, gelecekte selamet ve saadetiniz adına hamiyetinize terk eylerim.
Türkiye hükümetinin aidiyeti hasebiyle yakın gelecekten asla ümit kesmeyerek zulme karşı yüksek bir mücadele ruhuyla, aydınlık bir istikbal temini için, din kardeşlerimizin huzur ve saadetleri için kıymetdardır. Kurtuluş günleri yakındır.
Gazi Mustafa Kemal 1 Ağustos 1925” Cumhurbaşkanlığı Arşivi, K.59-1, Dos.65, Fih.17-18; 17-19 (Kemal, 2007: 680).
Erbil Irak Türkmen Cephesi (Hilmi Özden-2019)
Erbil Irak Türkmen Cephesi (Hilmi Özden-2019)
Doğu Türkistan Göçleri
Çin'in Doğu Türkistan politikası, Uygur ve Kazak Türklerine imha ve asimilasyon şeklinde uygulanmıştır. Doğu Türkistan coğrafyasının çok geniş olması Çinlilerin buraya iskân edilmelerine bir gerekçe oluşturmaktadır. Yıllarca milliyetçi yahut kızıl Çin bu anlayıştan vazgeçmemiş, tarih boyu ipek yolu projeleri de Çin'in yayılma politikası için zemin oluşturmuştur. Çin idaresini kabul etmeyen Doğu Türkistan Türkleri Çinlilere baş eğmemişlerdir. Doğu Türkistan Türklerinin Çinlilere karşı mücadeleleri ve bunun arkasından göçlerin gelmesi nüfus kaybının büyümesine yol açmıştır. Çin emperyalizmi altındaki Doğu Türkistan’da birçok millî bağımsızlık hareketleri olmuştur. 1931 Mart’ında Kumul’da Kasım Pehlivan ve Hoca Niyaz idaresinde Türkler Çin’e karşı ayaklanarak, 12 Kasım 1933’te Kaşkar’da Doğu Türkistan Cumhuriyeti ilan edilmiş ve Türkler hür ve müstakil yaşamaya başlamışlardır. Ancak bu bağımsızlık uzun sürmemiş, 1934’te Doğu Türkistan Cumhuriyeti yıkılmıştır. Bu sırada Hoten vilayetinde Mehmet Emin Buğra Bey bulunmaktadır. Askeri kuvvetleriyle birlikte Çinlilerle savaşmak istediyse de başarılı olamamış, 1934 yılında Hindistan'a iltica etmek zorunda kalmıştır. Erkin Emet “Mehmet Emin Buğra” makalesinde olayların bundan sonra gelişen kısmını şu şekilde anlatmaktadır: “Fakat Çin’in Hindistan konsolosu, Mehmet Emin Buğra'nın Hindistan’da kalmasının Çin hükümetinin uygun bulmadığını bildirir ve Çin’e gönderilmesinde ısrar etmektedir. Mehmet Emin Buğra Çin’e gitmeyi kabul etmez ve Peşaver’e geçer ve tutuklanır. Ancak Çin’e dönmek şartıyla 8 Ocak 1943’te serbest bırakılır. 1945 yılına kadar devam eden savaş döneminde Chong Çing’de bulunur. 1944 yılının sonunda Mehmet Emin Buğra Türkistan’a döndüğünde, Doğu Türkistan’daki durum hiç iç açıcı değildir. Merkezî Çin hükümeti Doğu Türkistan’daki baskısını gittikçe arttırmaktadır”(Emet, 2002: 724).
1934-1944 yılları arasında Doğu Türkistan üzerinde Rusların da etkisi bulunmaktadır. Fakat 1944-1949 arasında Doğu Türkistan üzerinde milliyetçi Çin’in etkisi artarak istila eder. 1947’de Dr. Mesut Sabri Baykuzu hükümet reisi, İsa Yusuf Alptekin genel sekreter olduğu Çine bağlı bir eyalet hükümeti kurulur. İsa Yusuf Alptekin “Doğu Türkistan Davası” isimli eserinde milliyetçi Çin’in Doğu Türkistan üzerinde şu propagandayı yaptığını yazar: “Doğu Türkistan halkı Çinlilerin bir kabilesidir aradaki lisan farkı zamanla oluşmuştur. Bütün Türkistan halkı Çince öğrenmeli, kardeşlik hisleri sağlamlaşmalıdır. Çinliler Türkistanlı kızlarla evlenmelidir. Doğu Türkistan çok geniş bir ülkedir Çinlilere ve Türkistan halkının birlikte yaşamasına yetmektedir” (Alptekin, 1975: 178).
Kazak Türklerinden Osman Batur da 1940’lı yıllardan itibaren Çinlilere karşı mücadeleye girişir. Fakat 1951 yılında idam cezasına çarptırılarak şehit edilir. Kazak ve Uygur Türklerinin Çin’e karşı yaptıkları savaşların kaybedilmesi sonucu, Doğu Türkistan'dan göçler başlar. M. Emin Buğra, İsa Yusuf Alptekin ve birçok Doğu Türkistanlı 1949’da Kızıl Çin’in Doğu Türkistan’ı tam işgali ile ata vatanlarından kafileler halinde Himalayalar üzerinden önce Tibet ve Hindistan taraflarına ve Türkiye’ye göç ederler. Yüksek dağlarda binlerce insan dağ hastalığı neticesinde damarları patlayarak ölür. Açlık, hastalık, yorgunluk ve veba gibi salgın hastalıklar dayanılmaz boyutlardadır.
Osman Batur 1951 yılında İdama Götürülürken (turkistanpress)
Doğu Türkistan Göçleri (Doğu Türkistan Haber ve Araştırma Merkezi)
Çin vahşeti Doğu Türkistan’da giderek artar. 15 Ağustos 1936 tarihinde Barköl ve Kumul’dan 5000 kişilik bir kafile meçhul bir yolculuğa çıkar. Daha sonra 11000 kişilik bir göç kafilesi de yola çıkmıştır. 1939 yılı Mayıs sonlarında aşılamayacak yeni bir yurt aramaya çıkmış kafileler vardır. Bu göç sırasında binlerce insan Himalayalar’da hayatını kaybeder. Yüksek dağların rakımlarına bağlı olarak insanlar aniden balon gibi şişer ve ağızlarında kan gelerek ölürler. Sadece insanlar değil, hayvanlarda bu dağ hastalığından etkilenirler. İnsanlar kendi idrarını içerek bu yolculuğu atlatmaya çalışırlar. Tibetliler onlara sıcak davranmadıkları gibi, zaman zaman beklenmedik saldırılar karşısında çocuklarını, eşlerini canlarını korumak için da mücadele etmek durumunda kalırlar. Hindistan'a vardıklarında göçmenleri yine veba, kolera, verem gibi hastalıklar beklemektedir. Adeta yaşayan birer mumyaya dönmüşlerdir. Hindistan’da Kamfor kampında kalırlar. Sadece bu kampta 2000 kişi hayatını kaybeder. Bu kafile 1952 yılının ortalarında Basra, Nusaybin üzerinden, İstanbul’a gelir. Bu göçte onlara sadece genç Pakistan Cumhuriyeti yardımcı olmuştur (Gayretullah, 2017: 134). Coğrafi şartların uygun olmaması nedeniyle göçmenler her seferinde önce doğuya, sonra Türkiye istikametine dönebilmişlerdir. Hâlbuki Doğu Türkistan Çin’in batısındadır ve ancak o coğrafyanın haritaları incelendiğinde yolculuğun önce batı yönüne yapılması gerekirken, Çin zulmü yüzünden bu mümkün olmamıştır.
Kıbrıs’tan Zorunlu Göçler
Kıbrıs Türklerinin adanın 1571 yılında Osmanlı Devleti tarafından fethini müteakip, Akdeniz sahilleri ve Orta Anadolu başta olmak üzere Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden adaya iskân edilen Türk nüfusunun ahfadı oldukları umumen kabul edilir. Ancak son zamanlarda yapılan araştırmalar, en geç Bizans döneminden itibaren Osmanlı öncesi dönemde de Kıbrıs'ta çeşitli Türk topluluklarının bulunduğu ortaya konulmuştur. Osmanlı devleti 1878 tarihinde Ruslarla yaptığı savaş sırasında İngilizlerle bir ittifak antlaşması imzalamıştır. Bu nedenle de İngilizlerin yardımına karşılık adayı geçici süreyle İngiltere’ye kiraya verilmiştir. 1571 yılından 1878 yılına kadar devam eden Kıbrıs’taki 307 yıllık Osmanlı hâkimiyeti boyunca Türkler, adanın hâkim unsuru olmuşlar ve adanın sosyoekonomik hayatına yön vermişlerdir. Bu 307 yıl boyunca adanı her köşesine yerleşen Türkler, Kıbrıs'ın dört bir yanını Türk-İslam eserleri ile mamur etmişler ve adaya ebediyen silinmeyecek bir Türk mührü vurmuşlardır. Ancak Osmanlı Devleti'nin umumi kötü gidişatına koşut olarak Kıbrıs'ın 1878 yılında İngilizlere devredilmesinden sonra, ada Türkleri için sıkıntılı bir dönem başlamıştır. İngiliz yönetiminde Türkler, adadaki yönetici vasıflarını kaybetmişler ve bunun neticesinde de sosyoekonomik hayattaki durumları tedricen kötüleşmiştir. İngiliz yönetiminin kasıtlı uygulamalarına ada Rumlarının Yunanistan ile birleşme yolundaki mücadeleleri de ilave edilince bu dönem Türkler için göç ve katliamlarla sonuçlanan bir hal almıştır (Peler, 2024: 18).
1878 yılında imza edilen Berlin Antlaşması neticesinde İngilizler geçici olarak adaya hâkim olunca, Rum kilisesinin başı da bu değişikliği fırsat bilerek İngiliz valisine müracaat etmiş ve Enosis (Yunanistan’la birleşme) isteğinde bulunmuştur. Artık bu dönemden sonra adada Türk ve Rum halkları arasında ayrışma ve yabancılaşma süreci başlamış ve bu durum müteakip dönemlerde artarak devam etmiştir. Daha sonraki dönemde ise, Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girince, İngiltere 29 Ekim 1914 yılında Kıbrıs’ı tek taraflı ilhak etmiştir. Türkiye Lozan Antlaşmasıyla bu durumu kabul ettiyse de yukarıda da ifade edildiği gibi Lozan Antlaşması’nın 20. maddesine göre Türkiye, Kıbrıs’ın İngiltere’ye ait olduğunu kabul ederken İngiltere’nin egemenliği devretmesi durumunda ise Antlaşma’nın 16. maddesine göre Kıbrıs’ın geleceği üzerinde söz hakkı olacağını hükme bağlamıştır. Ancak, Berlin Antlaşması sonrası dönemlerde İngiltere’nin adada Rum yanlısı bir politika izlemesi Rumların Enosis taleplerini sıklıkla dile getirmelerine sebep teşkil etmiştir. Bu yüzdendir ki 1878 yılından başlamak üzere 1914, 1917 ve 1925 yıllarında adadan Türkiye’ye büyük sayıda Kıbrıslı Türkler göç etmişlerdir” (Bilgin, 2016: 5-6).
Kıbrıs, 1960 yılına kadar İngiliz idaresinde kalmıştır. İngiltere, 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla adanın idaresini Kıbrıs’ta yaşayan Rum ve Türklere bırakmış fakat Türk-Rum ortak cumhuriyetinin ömrü uzun olmamıştır (Aylanç, 2011: 30). Adadaki Türk-Rum münasebetlerine bakıldığında, 1878 yılından 1960 yılına kadar Rumlar Enosis demiş Türkler bunu reddetmişlerdir. Makaryos Kıbrıs’ta başpapaz seçilince ‘Enosis için tüm gücüyle çalışacağına yemin ederek’ görevine başlamıştır. 1955 yılında Rum EOKA terör örgütünün kurulmasında rol aldığı için 1956 yılında sürgüne gönderilmiş ancak 1959 yılında geri dönmüştür. Bu dönemde, Makaryos, ‘eğer bağımsız Kıbrıs küçük bir Yunanistan olacaksa ve bu durum da büyük bir Yunanistan’la birleşmek için bir adım olur’ parolasıyla Kıbrıs’ın bağımsızlığını istemeye başlamıştır. Makaryos’un amacı Kıbrıs’ta yönetimi ele geçirmek suretiyle adada azınlık olan Türkleri çeşitli baskı, siyasi ve diplomatik yollarla asimile etmek hedefini taşımaktaydı. EOKA terör örgütünün amacı ise önce İngilizleri adadan çıkarmak ve daha sonra da Türkleri asimile etmek ya da yok etmek suretiyle adayı Yuna-nistan’a bağlama amacını gütmekteydi. EOKA tarafından başlatılan katliam, tedhiş ve baskılar 1955 yılından 1974 yılına kadar devam etmiştir. Bu dönem boyunca Rumlar 103 Türk köyünü yıkıp talan etmiş ve 117 Camiyi de tahrip etmişlerdir. 3 aylıktan 90 yaşına varıncaya kadar yüzlerce Türk öldürülmüş ve 25 bin Türk yerlerinden yurtlarından göç ettirilerek adanın % 3 lük bir bölümüne sıkıştırılmışlardır (Bilgin, 2016: 8).
Kıbrıs’ta Rum Zulmünden Türklerin Yaşadığı Göçler (21.YY Türkiye Enstitüsü)
Kıbrıs'ta Rumların Türklere Karşı Yaptığı Toplu Katliamlar (21.YY Türkiye Enstitüsü)
Kıbrıs Barış harekâtından sonra Rumların Türklere yaptığı katliamlar gün yüzüne çıkmaya devam etmiştir. 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı sonrasında Türkler, Otonom Kıbrıs Yönetimi’ni kurmuşlar ve 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti yönetimi ile kendi özerkliğini ilan etmişlerdir. 1983’te de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletini kurarak adadaki varlıklarını sürdürmektedirler (Aylanç, 2011: 30).
Sonuç
Türkiye dışındaki Türk yurtlarından zorunlu göçler geçmişte yaşanmış ve halen devam etmektedir. Ortadoğu Coğrafyası, Balkanlar, Afganistan, Kafkasya göçlerin sıcak bölgeleridir. Balkan coğrafyasında Osmanlı Devleti zayıfladıktan sonra zamanın şartlarına uygun olarak Fransız İhtilâli’nden de etkilenmiş Yunan ve Balkan Halklarının isyanları görülmüştür. Özellikle Osmanlı Devleti’nin hukuk sisteminde uyguladığı “millet sistemi” anlayışı kendi yıkılışını hazırlamıştır. Çünkü Osmanlı’da her etnik grup kendi hukuk sistemini uygulamıştır. Diğer taraftan Avrupalı devletler karşısında bilim ve teknolojide Osmanlı Devleti geri kalmıştır. Bunun neticesi olarak Balkanlarda Osmanlı Türk unsurlar korunamamıştır. Siyasi hatalarda Türk göçlerinin daha trajik gelişmesine neden olmuştur.
Kırım göçleri Altın Orda Devleti’nin çöküşü ve hanlıklara bölünerek Rus prensliklerinin güçlenmesi ile bağlantılıdır. Moskova Knezliğinin gelişmesi Rusları birleştirmiştir. Büyüyen ve güçlenen Rusya daha sonra Türk halklarına “böl, parçala ve yok et” stratejisini uygulamıştır. Kafkas haklarındaki boyculuk duyusu ise halen günümüze kadar devam etmiştir. Birleşik Kafkasya gerçekleştirilememiş Rusya tarafından Kafkasya istila edilmiştir. Böylece bölgeden göçler ve sürgünler başlamıştır. İki yüz yıldır Türkistan coğrafyasında Ruslar ve Çinliler hâkim olmuştur. Türkistan Türk halklarındaki boyculuk duygusu neticesinde Türklük bilincinin gelişememesi, teknolojik gerilik, siyasi ve devlet otoritesi boşluğu göçlerin en önemli nedenlerindendir. Azerbaycan Türk coğrafyaları içinde yine Rus istilasına uğrayan bir ülkedir. Azerbaycan Rusya ve İran arasında kuzey ve güney olarak bölünmüş ve zayıf düşürülmüştür.
Eğer Türk milleti yeniden göç acıları yaşamak istemiyorsa zamanı ve coğrafyayı iyi okuması gerekmektedir. Türkiye geçmişteki benzerlerini yaşayabileceği göç riski ile karşı karşıya bulunabilir. Türkiye'ye Suriye başta olmak üzere Irak, İran ve Afganistan gibi Asya ve Libya başta olmak üzere Afrika ülkelerinden gelen sığınmacıların statüsüile Türkiye dışındaki Türk yurtlarından olan sürgünlerin durumu“karıştırılmamalıdır”. Suriye, Afganistan vd. ülkelerden başlatılan göç hareketinin nedeni Türkiye'yi bir Türk vatanı olarak bırakmak değil her türlü tehlikeye açık kültürel gecikmeli halklar ile çatışmaların ortaya çıkabileceği bir coğrafya oluşturmaktır. Örneklerini Kırım, Kafkasya, Türkistan, Irak ve Balkan coğrafyasında gördüğümüz gibi Türk nüfusu önce azınlığa düşürülmüş sonra Türkler göçe zorlanmıştır. Türklerin terk etmek zorunda kaldıkları coğrafyalar binlerce yıldır Türk vatanıdır.Eğer Türklerin zorunlu göçleri ve uğradıkları katliamlar tarihinin verdiği acı dolu mesajlardan Anadolu Türkleri ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ibret almazsa kaderi Kırım, Kafkasya, Kerkük ve diğer coğrafyalardan farklı olmayacaktır. Binlerce yıllık Türk yurtlarında Türkler yeni gelenleri duygusal bir yaklaşımla misafir etmişler daha sonra o insanların kendilerini yabancı ve azınlık durumuna düşüreceklerini tahmin bile edememişlerdir. Bunun bedeli Türklerin katliamlara maruz kalması, korku ve panik içinde yurtlarını terk etmeleriyle ödenmiştir. Geçmişten ders almayan milletlerin bugünleri ve yarınlarının olamayacağı bir gerçektir. Milletlerin felaketi insanlığın felaketine de zemin hazırlar. I. Dünya Savaşı Osmanlı Devleti’nin paylaşılması sebebiyle çıkarılmıştır. II. Dünya Savaşı da Osmanlı’dan kalan Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Doğu Avrupa coğrafyasının yeni sahiplerini bulma kavgasıdır. Dünyanın her geçen gün savaşlar yaşadığı ve daha da büyüklerine yaklaşıldığı asrımızda düşün insanları için özellikle göçle ilgilenenlerin sorumluluğu büyüktür. Aydınlar aynı zamanda milletlerine uğrayabilecekleri felaketleri önceden hissederek yahut tarihten örnekler vererek millî şuuru güçlendirir.
Geçen dört yüz yıl boyunca Rusya, Kazan ve Kırım’da Türklerin nüfusunu katliamlarla ve sürgünlerle azaltmıştır. Kafkasya, Türkistan, Balkan, Batı Trakya, Girit, Kıbrıs ve adalar Türklüğü de son yüz elli yahut iki yüz yıldır asimilasyonla veya işgal sonrasında göçe tabi tutulmuştur. Türkiye'nin çevresinde ve Afrika ülkelerinde çıkarılan savaşlar nedeniyle insanlar yurtlarını terk ederek Türkiye'ye göç etmektedir. Bu göçlerdeki amaç Türkiye Türklerinin azınlığa düşürüldükten sonra Türk kültürüne yabancı kitlelerin Türkiye için sorunlar oluşturmasıdır. Diğer uluslarla barış içinde yaşayacağını sanan duygusal bakış sahibi ve tarihî birikimden uzak olan kritik görevlerdeki yöneticilerin ve Türk halkının 1990'ların Bosna-Hersek katliamlarını unutmamaları gerekmektedir. Osmanlı ve diğer Türk yurtları devlet idarecilerinin yaptıkları hatalardan ders çıkarılması icap etmektedir.
Prof. Dr. HİLMİ ÖZDEN
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (ESTÜDAM) Kurucu Müdürü
__________
[1] Bu makale Hilmi Özden’in (2021) “Psikanalitik ve Sosyolojik Bir Analiz: Türk Romanında Zorunlu Göç” isimli eserinin ilgili bölümüne ilavelerle genişletilmiş halidir. s. 31-80., Göçebe Fikir, Kültür ve Edebiyat Dergisi, Sayı: 35, Haziran 2026, s. 13-56.
__________
Kaynaklar
*Adıyeke, A. N. ve Adıyeke, N. (2007). Fethinden Kaybına Girit, Babıali Kültür Yayıncılık, İstanbul.
*Ağanoğlu, H. Y. (2001). Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Balkanlar’ın Makûs Tarihi, Göç, Kum Saati Yayınları, İstanbul.
*Akandere, O. (2017). Yunanistan’dan Mübadele ile Türkiye’ye Gelen Göçmenlere Yönelik Gazetelerde Yer Alan Duygusal Mesajlar, Geçmişten Günümüze Göç II, Osman Köse, Canik Belediyesi Kültür Yayınları, Samsun.
*Akpınar, Y. (2004). İsmail Gaspıralı Seçilmiş Eserleri, cilt 2, Ötüken Neşriyat, İstanbul.
*T. (2013). Medine’den Lozan’a, Doğan Kitap, İstanbul.
*Alatlı, A. (2010). Batıya Yön Veren Metinler, Cilt 3, Kapodokya Meslek Yüksekokulu Yayınları, İstanbul.
*Alptekin, Y. (1975). Doğu Türkistan Davası, Otağ Yayınları, Ankara.
*Anderson, B. (2015). Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, çev: İskender Savadır, Metis Yayınları, İstanbul.
*Armaoğlu, F. (1975). Siyasi Tarih, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ayyıldız Matbaası, Ankara.
*Aylanç M. (2011). Kıbrıs Türk Romanında Göç (1963-2010), T.C. Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Dili Ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı, Doktora Tezi, İstanbul.
*Balcıoğlu, İ. (2007). Sosyal ve Psikolojik Açıdan Göç, Elit Kültür Yayınları, İstanbul.
*Bice, H. (1991). Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, TDV Yayınları, Ankara.
*Bilgin, M. S. (2016). 1964 Johnson Mektubu Öncesi ve Sonrası Dönemde Kıbrıs’ta Türk-İngiliz İlişkileri, Uluslararası Boyutlarıyla Kıbrıs Meselesi ve Geleceği Uluslararası Sempozyumu, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, 11-13 Aralık 2014 / Gazimağusa Bildiriler, Yayına Hazırlayan: Duygu Türker Çelik, Ankara.
*Cevheri S. G. A. (2018). “Türk Milleti ve Türk Kimliği: Ulus Devlet İnşa Sürecinde 1934 Tarihli İskân Kanunu”. T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, C:28, No: 1.3.1339, C:1: 5.
*Cumalı, N. (2013). Makedonya 1900, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul.
*Çavuşoğlu, H. (2007). “Yugoslavya-Makedonya Topraklarından Türkiye’ye Göçler ve Nedenleri”, Bilig, Bahar Yayınevi, C:41, s:123-154.
*Çelik, O. (1992). İngiliz Belgelerinde Türkiye ve Kafkasya, Ankara.
*Çetin, N. (2010). “1914 Osmanlı-Yunan Nüfus Mübadelesi Girişimi”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Degisi, C:24, s. 149-172.
*Çiçek, N. (2011) “Talihsiz Çerkezlere İngiliz Peksimeti, Sürgün/Exile, Kafdav Yayınları, Ankara.
*Demir, Ö. ve Acar, M. (1992). Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ağaç Yayıcılık, İstanbul.
*Doğanay, F. (1996). Türkiye’ye Göçmen Olarak Gelenlerin Yerleşimi, Devlet Planlama Teşkilatı, Hizmet Uygulamaları Genel Envanteri, Ankara.
*Duman, H. H. (2005). Balkanlara Veda, Duyap Yayıncılık, İstanbul.
*Efiloğlu, A. (2011). Anadolu Rumları, Göç ve Tehcir 1912-1918, Bayrak Yayıncılık, İstanbul.
*Emet, E. (2002). Türkler, Cilt 18, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara.
*Erim, N. (1953). Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, Cilt I, (Osmanlı İmparatorluğu Andlaşmaları), Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, TTK Basımevi, Ankara.
*Eyigün, M. ve Hacısalihoğlu, M. (2019). “Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşları Muhacirlerine Yönelik Yardım ve İstihdam Politikası”, Yıldız Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C:3, No: 2, ss. 254-271.
*Gayretullah, H. (2017). Altaylarda Kanlı Günler, Bilge Kültür sanat Yayınları, İstanbul.
*Giritli, İ. (1989). “Fransız ihtilali ve etkileri”. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C:5, No:15, ss.539- 550.
*Güler, A. (2017). Balkanlara Hüzünlü Veda (Balkan Harbi, 1912-1913), Galeati Yayıncılık, İstanbul.
*Habiçoğlu, B. (1993). Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, Nart Yayıncılık, İstanbul.
*Hablemitoğlu, N. (1974). Yüzbinlerin sürgünü, Boğaziçi yayınları, İstanbul.
*Hızal, A.H. (1961). Kuzey Kafkasya, Orkun Yayınları, Ankara.
*İlgazi, A. ve ark. (2011). Atatürk İlke ve İnkılâp Tarihi, Savaş Yayınevi, Ankara.
*İnan, C.E. (2016). “Türkiye’de Göç Politikaları: İskân Kanunları Üzerinden Bir İnceleme”. Göç Araştırmaları Dergisi, C: 2, No: 3, ss. 10- 33.
*İpek, N. (2006). İmparatorluktan Ulus Devlete Göçler, Serander Yayınları, Trabzon.
*Kale, B. (2015). Zorunlu Göçün 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Etkileri, Türkiye’nin Göç Tarihi, 14.Yüzyıldan 21.Yüzyıla Türkiye’ye Göçler, Derleyenler: M. Murat Erdoğan ve Ayhan Kaya, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.
*Kalelioğlu, O. (2008). Türk-Yunan İlişkileri ve Megali İdea, Ankara Üniversitesi Türk inkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, No:41, ss. 105- 123.
*Karpat, K. (2010). Osmanlı Nüfusu (1830-1914), Demografik ve Sosyal Özellikleri, Timaş yayınları, İstanbul.
*Karpat, K. (2010). Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler), Timaş yayınları, İstanbul.
*Kemal, C. (2007). Birinci Dünya Savaşı ve Sonrasında Musul Meselesi, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 40, s. 643-691.
*Kıllıoğlu, M. E. (2019). “Çarlık Rusyasında Ceditcilik/Yeni Usul Hareketi”, Journal of Awareness, C: 4, S:1, ss. 65-90.
*Kırımlı, H. (2013). Kırım Tatarları kimdir? Yeni Türkiye, Türk Dünyası Özel sayısı, Ed: Hasan Celal Güzel & Bilgehan Atsız Gökdağ, No:53-54.
*Kohn, H. (1983). Panslavizm ve Rus Milliyetçiliği, çev: Agah Oktay Güner, Kervan Yayınları, İstanbul.
*Maksudoğlu, M. (2009). Kırım Türkleri, Ensar Yayınları, İstanbul.
*McCarthy, J. (1998). Ölüm ve Sürgün, çev: Bilge Umar, İnkılâp Kitapevi, İstanbul.
*Örenç, A. F. (2009). Balkanlarda ilk Dram: Mora Türkleri ve Eyaletten Bağımsızlığa Yunanistan, Babıali Kültür – BKY yayınevi, İstanbul.
*Özgüler, V. C., Erdoğan, M.M., Demirkaya, S. (2018). Göç Kavramı, Göç Nedenleri ve Türleri, Göç ve Göçmen Sorunları, Ed: Verda Canbey Özgüler, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir.
*Peker, E. H. (2015). Kafkasya’dan Anadolu’ya, Kastaş Yayınevi, İstanbul.
*Peler, G.Y. (2024). “Giriş Mahiyetinde: Doğu Akdeniz ve Art Bölgesinde Türk Varlığı”, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz Araştırmaları, (Edit: Ergenekon Savrun &Gökçe Yükselen Peler), Mi Yayınları, İstanbul.
*Saatçi, S. (2013). “Irak Türkmenleri”, Yeni Türkiye, Türk Dünyası Özel sayısı, Editörler: Hasan Celal Güzel ve Bilgehan Atsız Gökdağ, Yıl 9, Sayı: 53- 54, s.2244- 2257.
*Sarıahmetoğlu, N ve Kemaloğlu, İ. (2015). Türk Dünyasında Sürgün ve Göç, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, İstanbul.
*Saydam, A. (2011). Kafkas Muhacirleri, Sürgün/Exile, Kafdav Yayınları, Ankara.
*Taştan, Y. K. (2017). Balkan Savaşları ve Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, Ötüken yayınevi, İstanbul.
*Tavkul, U. (2015). XX. Yüzyılda Kafkasya’dan Karaçay-Malkar Göç ve Sürgünleri, (Türk Dünyasında Sürgün ve Göç, Hazırlayanlar: Nesrin Sarıahmetoğlu, İlyas Kemaloğlu), Türk Kültürüne hizmet Vakfı, İstanbul.
*Yakut, K. (2015). Kırım Tatarları ve Nogayların Osmanlı İmparatorluğuna Göçleri, Türkiye’nin Göç Tarihi, 14.Yüzyıldan 21.Yüzyıla Türkiye’ye Göçler, Derleyenler: M. Murat Erdoğan ve Ayhan Kaya, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s.121- 132.
*Yerli, H. (2017). 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi Sonrası Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler Ve Göçlerin Yol Açtığı Sorunlar (1877-1900), T.C. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yrd. Doç. Dr. Cemal Sezer, Bolu 2017.
*Yetişkin, M. (2002). Rusların Türkmen Topraklarını İstilaları, Türkler, Cilt 18, Yeni Türkiye Yayınlar, Ankara.
*Zenkovsky, S. A. (1983). Rusya’da Pan-Türkizm ve Müslümanlık, çev: İzzet Kandemir, Üçdal Neşriyat Yayıncılık, İstanbul.
*Zeyrek, Y (2006). Türkiye Ahıska ve Ahıska Türkleri, Ahıska Araştırmaları, Kozan Ofset, Ankara.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Prof. Dr. HİLMİ ÖZDEN
Onsekizinci Yüzyıl’dan Günümüze Türk Tarihinde Zorunlu Göçler (sürgün) [1]
ÖZET
Türk dünyasında özellikle 18. yüzyıldan itibaren önemli oranda zorunlu göçler (sürgün) vardır. Türkistan, Kırım, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu topraklarından Türk topluluklarının Osmanlı coğrafyasına göçleri görülmektedir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da Sovyet işgali altında bulunan Türk ve akraba boylar zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Bu sürgünlerin büyük çoğunluğu bu halkların soykırımı ile sonuçlanmıştır. Yeryüzünde bu göçler sırasında en büyük nüfus kaybına uğrayan millet Türk kültürlü halklar olmuştur. Tarihte yaşanan zorunlu göçlerin Türk insanı tarafından bilinmesi gelecek açısından çok önemlidir. Türk topluluklarının bulundukları yerlerde önce demografik yapıları değiştirilmiş daha sonra azınlık durumuna düşürülmüştür. Bu gerçekler bilinmeden bugünü anlamak ve yarını tahmin etmek dolayısıyla da Türk vatanını korumak zorlaşmaktadır. Bu çalışmada Türk kültür coğrafyasında yaşanan zorunlu göçlerin bir kesiti verilmektedir.
Forced Mıgratıons (exıle) In Turkısh Hıstory From The Eıghteenth Century To The Present
ABSTRACT
In the Turkic world, particularly from the 18th century onwards, there have been significant forced migrations (exiles). Turkic communities migrated from Turkestan, Crimea, the Balkans, the Caucasus, and the Middle East to the Ottoman territories. After World War II, Turkic and related tribes under Soviet occupation were also subjected to forced migration. The vast majority of these exiles resulted in the genocide of these populations. Turkic-cultured peoples have suffered the greatest population loss during these migrations. Understanding these historical forced migrations is crucial for the future of the Turkic people. In the places where Turkic communities settled, their demographic structures were first altered, and then they were reduced to minority status. Without knowledge of these facts, understanding the present, predicting the future, and consequently protecting the Turkic homeland becomes difficult. This study provides a snapshot of the forced migrations experienced in the Turkic cultural geography.
Giriş
Nesrin Sarıahmetoğlu ve İlyas Kemaloğlu’na göre “göçler bireylerin ya da grupların yer değiştirme hareketi olarak ülke içinde veya ülke dışına olabilmektedir. Göç bir toplumda sosyal, kültürel, ekonomik, politik vb. tüm yapılarla yakından ilişkili ve etkileyicidir. Bu nedenle çok boyutlu karaktere sahiptir ve her zaman tarih, sosyoloji, edebiyat vb. sosyal bilimlerin ilgi odağı olmuştur” (Sarıahmetoğlu-Kemaloğlu, 2015). İç göç, kişi veya toplulukların kendi ülkesinin sınırları içinde yaptığı göçlerdir. Dış göç ise uzun süre kalmak veya çalışmak yahut çeşitli sebeplerle güvenli topraklara yerleşmek amacıyla herhangi bir ülke sınırlarını geçerek yapılır. Verda Canbey Özgüler ve arkadaşlarına göre: “bir ülkeden başka bir ülkeye yönelik göç hareketlerinde; nüfus eksilmesine uğrayan devlet yönüyle buna dışa göç, göçmenlerin yerleştiği ülke açısından ise içe göç denir” (Özgüler ve ark.,2018: 6).
Göçler gerçekleşme nedenlerine göre “gönüllü” ve “zorunlu” göç olarak sınıflandırılmaktadır. Gönüllü göç iradî bir göçtür kişinin veya topluluğun isteğine bağlıdır. Zorunlu göç ise zorlamaya bağlı insan yahut topluluğun iradesi dışında oluşur. Sebepleri ise doğal nedenler, savaşlar, siyasî ve etnik çatışmalar olabilir. Bosna savaşında 1992- 1995 yıllarında Sırpların Boşnaklara uyguladıkları etnik temizlik yüz binlerce Bosnalının Türkiye’ye göç etmelerine neden oluşturmuştur. Göçler dünya tarihini değiştirmiş birçok zorunlu göç de bulaşıcı hastalıklara bağlı olarak gelişmiştir. Bunlardan “veba” dünya tarihinin en dehşet verici hastalıklarından biri olarak milattan önce kayıtlarda rastlanılmaktadır. İklim değişikliği, kuraklık vb. doğal afetler tarihte görülmüş ve günümüzde de halen rastlanılmaktadır.
Nedim İpek’e göre “göç hareketini, katılanların sayısını dikkate aldığımızda istisnaî göçler veya kitle göçleri diye bir sınıflamaya tâbi tutmak da mümkündür. Birkaç kişilik küçük grupların farklı sebeplere dayalı yaptıkları göçlere istisnaî göç denir. Savaş, ihtilâl, isyan ve doğal afetleri takiben kişilerin kitleler halinde yer değiştirmesine ise kitle göçü adı verilir. Ekonomik, siyasî ve kültürel nedenlere dayanan göçler, akraba göçü ve geriye göç terimleriyle tanımlanan ikinci ve üçüncü derecede göçler olarak tanımlanabilir. Geriye dönenler çoğu zaman tekrar yeni ülkelerine göç ederler. Çünkü göç bu insanların dünyaya bakışını, kültürünü, davranışını ve felsefelerini köklü bir değişikliğe uğratır. Bu kişilerin artık eski muhitleriyle uyum sağlamaları güçleşir” (İpek, 2006: 17). Nesrin Sarıahmetoğlu ve İlyas Kemaloğlı’na göre “göçleri serbest ve mecburi göçler diye de tasnif etmek mümkündür. Herhangi bir zorlama olmazsa serbest göçler denilmektedir. Fakat insanlar kendi iradeleri dışında meskûn olduğu bölgede yaşayabilmesi için asgari şartları kaybettiyse mecburî (zorunlu) göçler söz konusudur” (Sarıahmetoğlu ve Kemaloğlu, 2015).
Nedim İpek’in tanımında göç hareketini gerçekleştirmiş, kendi yurdundan ayrılarak başka bir ülkeye giden kişiye genellikle göçmen denir. Bununla birlikte göçmenleri, göç sebeplerine göre yani yapılış amaçlarına göre: “Sürgünler, antlaşmalara tâbi göçmenler, milletlerarası göçmenler, tahliye olunanlar, millî göçmenler, mülteciler, siyasî mülteciler, geri gelenler, yurtsuzlar, devletsizler” ve diğer terimlerle tanımlamak da mümkündür (İpek, 2006: 18).
Osmanlı Devleti’nde XIX. yy sonlarında gittikçe artan göç nedeniyle Şehremanetinin (belediye) yetersiz kalması sonucu 5 Mayıs 1860’da padişaha arz edilen bir tezkere ile ilk defa Muhacir Komisyonu oluşturulmuştur (Ağanoğlu, 2001: 100). “1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası Osmanlı topraklarına gelen muhacirler için 1878 Temmuzunda İdare-i Umûmiye-i Muhâcirîn Komisyonu ve bu komisyona bağlı şubeler oluşturulmuş, ancak komisyon 1882’de lağvedilmiştir. 1897 Osmanlı-Yunan savaşı sonrası Balkanlardan gelen muhacirler için padişahın başkanlık ettiği Muhâcirîn Komisyon-ı Âlisi kurulmuştur. Bu komisyonun görevlerinin Aralık 1905’de düzenlendiği, muhacir sayısının azalması sebebiyle 1909’da lağvedildiği bilinmektedir. Bu tarihten sonra da çeşitli komisyonlar teşkil edilmiştir. Nihayet 13 Mayıs 1913’de kabul edilen İskân-ı Muhâcirîn Nizamnâmesi ile muhacirlerin sıkıntıları giderilmiş, kurulan komisyon ve müdürlükler vasıtasıyla iskân işleri sistemli hâle getirilmiştir (Çelik, 2010: 407). 13 Mayıs 1913’te düzenlenen İskân-ı Muhâcirin Nizâmnâmesi’nin yirmi sekizinci maddesinde, muhacirlerin iki sene vergi ödemeyeceklerine dair 7 Ocak 1886 tarihli kanun hükmünün geçerliliğini koruduğu belirtilmiştir” (Eyigün ve Hacısalihoğlu, 2019: 257).
Birinci Dünya savaşı sırasında Osmanlı topraklarının başka ülkelere terk edilmesi sonucu yaşadığı yerden ayrılmak zorunda kalan ve Türk topraklarına gelen vatandaşlara muhacir denmiştir. Bunlar geldiklere topraklara yerleşen ve eski topraklarına dönmeyeceğini taahhüt eden ahalidir. Mülteci ise topraklarının işgal edilmesi nedeniyle Osmanlı Devleti’ne iltica edenlerdir. Ülkelerin kurtarılması durumunda eski topraklarına dönme düşüncesinde olan kişi veya topluluklardır.
Cumhuriyet döneminde “1926 yılında kabul edilen 885 sayılı İskân Kanunu, 1927 yılında kabul edilen 1097 sayılı Bazı Eşhasın Şark Menatıkından Garp Vilayetlerine Nakillerine Dair Kanun, 1934 yılında kabul edilen 2510 sayılı İskân Kanunu, 1947 yılında kabul edilen 5098 sayılı İskân Kanununun Bazı Maddelerinin Kaldırılmasına, Değiştirilmesine ve Bu Kanuna Yeniden Bazı Madde ve Fırkalar İlavesine Dair Kanun nüfus transferleri gerçekleştirmek amacıyla kabul edilmiş kanunlardır” (Cevheri, 2018: 237).
1934 yılındaki 2510 sayılı İskân Kanunu muhacirlerin ve mültecilerin kabulünü düzenlemiştir. Bu şekilde “Türk soyundan meskûn veya göçebe fertler ve aşiretler ve Türk kültürüne bağlı meskûn kimseler”in göçmen olmaya hak kazanacağını belirten 3’üncü madde hükmüyle, ülkeye kabulüne izin verilen göçmenlik biçimleri; Türk kökenli yerleşik/göçebe bireyler ile Türk kültürünü paylaşan yerleşik kimseler olarak belirlenmiştir (İnan, 2016: 18) Bu kanun ile Türk Milleti ve Türk Kimliği güçlendirilmeye çalışılmış böylece Ulus Devlet inşasına katkıda bulunulacağı düşünülmüştür.
Cumhuriyet öncesi ve sonrasında Türk Dünyasında görülen göç ve sürgünlerin farklı nedenleri olmuştur. Çoğu kez etnik temizlik ve asimilasyonla karşı karşıya kalan Müslüman Türkler zorunlu göçe mahkûm edilmişlerdir. Savaşlardan ziyade yapılan zulümler, işkenceler ve zorlamalar sürgünleri hızlandırmıştır. İnsanların ve toplumların tahammül sınırlarını zorlayarak göçlerin önü açılmıştır. Balkan savaşlarında özellikle Fransız ihtilalinden sonra Balkan uluslarında görülen ve zamanla Avrupalı devletler ile Rusya tarafından kışkırtılan ulusçuluk faaliyetlerinin büyük etkisi olmuştur. Balkanlarda irili ufaklı millî devletler ortaya çıkmıştır. Rusya’nın sıcak denizlere inme ve emperyalist emelleri Kırım, Kafkasya ve Türkistan göçlerinde muharrik unsurdur. Panslavizm Balkanlarda olduğu kadar Çarlık ve Sovyet Rusya’nın da millî hedefleri olmuştur. Ortadoğu coğrafyası ise halen durulmamış özellikle Irak ve Suriye Türkleri zorunlu göçe mecbur bırakılmıştır. Türk göçü Türkiye başta olmak üzere farklı coğrafyalara hâlâ devam etmektedir.
Osmanlı Türk Topraklarında uzak tarihten yakın tarihe doğru görülen göçlerin önemli sebeplerini vurgulamak gerekirse; Şark Meselesi, Osmanlı Tebaasında Bağımsızlık Hareketleri ve Panslavizm’dir.
Şark Meselesi/Doğu Sorunu: Anadolu’nun Türkler tarafından fethinden sonra Avrupalılar, Türkleri Ön Asya’dan atmak istemiştir. Haçlı seferlerinin yedisi Türkler tarafından durdurulmuştur. Şark Meselesinde Avrupalıları cesaretlendiren Osmanlı Devleti’nin kesin bozgunu 1683’te gerçekleşen II. Viyana kuşatmasıdır. Bu kuşatma ve arkasından uğranan bozgun sonrası başlayan geriye çekilmeler Anadolu içlerine kadar asırlarca devam etmiştir.
XIX. yüzyılda Batılı diplomatlarca siyasî bir terim olarak kullanılmaya başlanan Şark meselesi, ilk olarak 1071’den itibaren Türklerin batıya doğru ilerlemesi ile Avrupalıların gündemine gelmiştir. Batılılar için bu sorunu iki dönemde incelemek gerekir: Birinci dönemde (1071-1683) Türkler batıya doğru ilerlemektedir. Bu safhada Avrupa’nın amacı Türk ilerleyişini durdurmaktır. Batı bu hedefine, Türklerin Viyana önlerinden dönmesi (1683) ve Karlofça Antlaşması’nın imzalanmasıyla (1699) ulaşabilmiştir. Bu tarihten sonra İkinci dönem başlamıştır. Bu safhada Avrupalıların asıl hedefi Türkleri Avrupa ve Anadolu’dan uzaklaştırmaktır. Nitekim 1683-1923 tarihleri arasında adım adım bu hedeflerine yaklaşmışlardır. Yeni hedef özellikle Balkan yarımadasını ve Anadolu’yu Türk hâkimiyetinden kurtarmak ve daha uzun vadede aynı bölgede bulunan Müslüman ve Türklere hayat hakkı tanımamak, onları en azından yaşadıkları yerlerden koparıp atmaktır. Türklerin yaşadıkları yerlerden uzaklaştırılması adeta Hıristiyanlığın resmî ideolojisi hâlini almıştır. Türkiye’ye yönelik göç hareketleri Hıristiyan devletlerin istilâ emellerinden doğan savaşlarla başlamıştır.
Abdullah İlgazi ve arkadaşlarına göre “Osmanlı Devleti’nin paylaşılması demek olan “Şark Meselesi/Doğu Sorunu” 1774’te Ruslarla imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile başlamıştır. Küçük Kaynarca ile başlatılan “Şark Meselesi”yle temelde Osmanlı Devleti’nin parçalanıp, paylaşılması hedeflenmektedir. Küçük Kaynarca Antlaşmasından sonra Rusya’nın Osmanlı Devleti içinde yaşayan Ortodoksların haklarını korumaya kalkması, Rus etkisini artırmıştır. Rus başkenti olan Petersburg’da 1780’de buluşan Avusturya İmparatoru Josef ile Rus Çariçesi II. Katarina Osmanlı Devleti’nin paylaşılması konusunda görüş birliğine varmışlardır. 1786 yılında Kırım’ın Rusya’ya ilhakından sonra Çariçe Katarina’nın Osmanlı topraklarına yönelik hırsı daha da artmıştır” (İlgazi, 2011: 300).
Osmanlı dış siyasetinde, 18. yüzyılın ilk yarısından itibaren İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya etkin rol oynayan ülkelerdir. Atilla Güler’e göre “bu ülkelerden Avusturya ve Rusya, iki komşu ülke olarak Osmanlı Devleti'ni parçalamak ve Şark Meselesi’ni kendi çıkarları doğrultusunda çözümlemek istemektedirler. Aslında bu iki devletin çıkarları, Osmanlı Devleti'nin Avrupa topraklarında çatışmaktadır. Ancak, ortak hedefleri olan Osmanlı Devleti’ne karşı zaman zaman işbirliği yapmaktadırlar. 18. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devleti, bu iki devlete yalnız başına karşı koymuş, bu dönemde İngiltere kendi menfaatlerinden dolayı Osmanlı Devleti’nin yanında görünmeye başlamıştır” (Güler, 2017: 33).
Rusya, Birinci Petro’nun(1672-1725) vasiyeti ve coğrafî konumu gereği, önce Karadeniz’in kuzeyini ele geçirme, sonra Kafkaslara, Boğazlara ve Balkanlara hâkim olarak Osmanlı topraklarından güneye inme siyasetini uygulamıştır. 1768-1774 Osmanlı-Rus Harbi ile Osmanlı Rusya’ya yenilmiş ve Rusya Osmanlı donanmasını Çeşme Körfezi’nde imha (1770) etmiştir. Böylece Rusya hedeflerini gerçekleştirebilmek için XVII. yüzyıldan itibaren her fırsatta saldırdığı Türklerin topraklarını işgal etmeye başlamıştır. Nedim İpek’e göre “XVIII. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin özellikle Ruslarla yaptığı savaşlarda ve bu savaşların sonunda Rusya’nın tatbik ettiği iskân siyaseti sebebiyle göç hareketi oluşmuştur. Rusya’nın bu politikalarından tedirgin olan Müslüman Türk halkı Anadolu'ya göç etmek zorunda kalmıştır” (İpek, 2006: 20).
Rusların asimilasyon siyaseti karşısında Müslüman Türklerin Osmanlı topraklarına göç etmekten başka yapabilecekleri herhangi bir seçenek kalmamıştır. Teknolojik üstünlüğe sahip ve modernleşmeyi tamamlamış bir Rusya Rus olmayan halklar üzerine rahatlıkla kolonileştirme siyasetini uygulayabilmiştir. Şark Meselesi hedefleri doğrultusunda, Yakın Çağ’a gelindiğinde Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için onunla savaş durumundadır. Fransa ve İngiltere’nin tutumu ise menfaat ilişkilerine göre değişkenlik göstermektedir.
Osmanlı Tebaasında Bağımsızlık Hareketleri: 1789 yılında Fransa’da halk ihtilal yapmıştır. İsmet Giritli’nin ifadesine göre Fransa'da başlayan bu siyasal ayaklanmanın nedenleri üzerinde tarihçiler birleşmemektedir. Bazıları bu olayı aydınlanma çağının bir entelektüel hareketi görürken bazıları ezilen sınıfların zulme karşı ayaklanması olarak ifade etmektedir. Zamanla Devrimin esas nedeninin 17. ve 18. yüzyılın adaletsiz vergi sistemi, Krallığın savurganlığı ve Amerikan Devrimine mali destek verilmesi görülmüştür. Başta maliyeci ve bankacı J. Necker olmak üzere kralın maliye uzmanları bir çare bulamayınca Kral 16.Lui 175 yıldan beri toplanmamış bulunan “Etats Generaux-Sınıflar Meclisi”ni 5 Mayıs 1789'da Versailles de toplamış bu mecliste oy vermenin nasıl olabileceği sorununundan ise Büyük Fransız Devrimi çıkmıştır. Krala meydan okuyan Meclis kendini ulusal meclis ilan etmiştir. Bu arada Krala kızgın olan halk hapishane olarak kullanan Bastille kalesine saldırarak burayı ele geçirmiştir. İhtilâl, kuvvet yoluyla devletin siyasi ve toplumsal yapısını tamamen değiştirmiş ve Krala karşı yapılan ihtilal başarılı olmuştur( Giritli, 1989: 539).
İlgazi ve arkadaşlarına göre “Fransız ihtilâli, millî devletlerin önünü açmış, çok milletli olan devletlere büyük zararlar vermiştir. Fransız İhtilâli’nden sonra, Osmanlı Devleti'nde de huzursuzluk başlamıştır. Millî benliklerini koruyan Hıristiyan topluluklar ve bazı Müslüman milletler, batılı devletlerin de kışkırtmasıyla bağımsız devletlerini kurmak için Osmanlı idaresine karşı isyan etmeye başlamışlardır. Ayrıca sanayi inkılâbından sonra sömürgeciliğin hızla yayılması üzerine, Fransa, birçok sömürgesini İngiltere'ye kaptırmıştır. Bunun üzerine, Fransa gücünü kendine yakın bölgelerde denemek istemiş ve Osmanlı topraklarına göz dikmiştir” (İlgazi, 2011: 301).
Fransız İhtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik akımı Osmanlı’daki azınlıklarda bağımsızlık hareketlerinin başlamasına neden olmuştur. Bu akım 1821- 1829 Mora isyanı ile Yunanlılardan başlayarak Sırpların, Bulgarların ve bazı Müslüman unsurlar ile Ermenilerin isyanlarını tetiklemiştir. Osmanlı Devleti 1915 Ermeni Tehciri ile azınlıkların isyanlarını engelleyebilmiştir. Yunanlılar ise I. Dünya savaşından sonra Anadolu’yu Megalo İdea adına işgale başlamışlar ve 1921 yılında Sakarya nehrinin batı sınırında durdurulabilmişlerdir.
“Ocak 1844’te, Başbakan Kolettis Yunan Parlamentosu’nda yaptığı konuşmasında megali ideayı şöyle tarif ediyordu: “Yunanistan Krallığı, Yunanistan değildir; sadece bir parçası, en küçük, en yoksul bir parçasıdır. Yunanlılar, sadece Krallık içinde oturanlar değildirler, aynı zamanda Yanya’da ya da Selanik’te, Serez’de, ya da Edirne’de, İstanbul ya da Trabzon’da, Girit ya da Sisam Adası’nda, Yunan tarihine ya da Yunan ırkına bağlı başka yerlerde oturanlar da Yunanlıdır. Helenizmin iki büyük merkezi vardır: Krallığın başkenti Atina’dır. İstanbul, büyük başkent, bütün Yunanlıların kenti, düşü, umududur” (Kalelioğlu, 2008: 108). Balkanlar dil, mezhep ve din farklılıkları ile adeta etnik bir müzeyi andırmaktadır. Özellikle Büyük Devletlerin teşvikiyle Balkan milletleri Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlık mücadelesine başlamışlardır. Bu hususu aydınlatmak için kanonik vatan anlayışını göz önünde bulundurmak gerekmektedir:
“Evrensel din olma iddiasındaki inançların kanonik bir toprak anlayışı vardır. Bu anlayış basit bir coğrafî alan olarak tanımlamak yetersiz kalır. Her şeyden önce o, bir dinin hâkim olduğu yahut geçmişte kendine ait olduğunu iddia ettiği dinî, kültürel ve etnik açıdan kabullenilmiş mekânı tanımlar. Hıristiyan geleneğinde, bilhassa Ortodokslar arasında yaygın olan bu mefhum, dinî otoritenin muayyen bir coğrafî bölge ile tanımlanması demektir. Buna göre bir bölgede meskûn olan Ortodoks nüfusa bakarak, o bölgenin Ortodokslara ait coğrafya olduğu ön kabulüne dayanan ifade, bütün Hıristiyanların birliğini vurgulayan “tek ülke, tek piskopos” dustûrunu esas alır.” (Taştan, 2017: 19).
Balkan coğrafyasında Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi inancına sahip insanlar yaşamaktadır. Bunlar arasında Ortodokslar başta olmak üzere Hıristiyanların kanonik vatan anlayışını uygulamaya kalkışmaları gerçekçi bir milliyetçilik anlayışı değildir. Hıristiyanların Katolik, Ortodoks, Protestan gibi farklı mezheplere sahip olması millî kimliklerin oluşumunda belirleyici faktör olmaktadır. Mesela Hırvatlar Katolik ve Protestanlık, Sırplar Ortodoks, Karadağlılar Ortodoks ve Katolik mezheplere ayrılmışken evrensel bir din anlayışı olma iddiası ile millî kimlik inşası Balkanlarda mümkün değildir.
“Kanonik vatan, dinlerin nüfuzlarının yayıldığı belirli bir coğrafi alana kadar uzanır. Çünkü o toprakta derin kökleri ve tarihî meşruiyetleri olan insanlar, hâkim dinin sakinleri hâlinde yaşamaktadırlar. Bu nazariyenin mantıki bir sonucu da söz konusu bölgelerin diğer dinlerin yayılma alanları için bir yasak bölge teşkil etmesidir. Aslında bu tür sınır yasakları, coğrafi olmaktan ziyade etnik/dini sınırları içermektedir” (Taştan, 2017: 21).
Bu suretle milliyetçilik sınırları belli bir toprak üstünde hâkimiyet kurmak ister. Millî devlet inşası ve bunun coğrafi sınırları içinde yaşanılan toprak, vatana dönüştürülür. Bu devletin meşrulaşma ve kuruluş sürecidir. Modernleşme ile birlikte ulus devletler bu şekilde ortaya çıkmıştır. İmparatorluklar parçalanmıştır. Krallıklarda ve imparatorluklarda iktidarın Tanrı’dan geldiği gibi bir manevi algı ulus devletlerde olmamıştır. İktidar meşru olarak gücünü halktan almaktadır. Fakat buradaki sorun bu halkın henüz olup olmadığıdır. Belki de doğmamış bir milletin cenin aşaması yahut hayali bir ulus inşası söz konusudur. Kanonik vatan dönüşümü sırasında ortaya hayali cemaatler çıkmaktadır. Balkanlardaki Osmanlı millet sisteminin asırlarca hukuki statüyü Hıristiyan mezhepler (cemaatler) üzerinden oluşturdukları düşünülürse bu halkların uluslaşma sancıları çok fazla olmuştur.
Benedict Anderson, “milletlerin tarihî kategoriler biçiminde inşa edildiğini ve bu inşa biçiminin zamana ve mekâna bağlı olarak hayal edilmesi gerektiğini iddia ederken, siyasi olarak kendini üreten ve meşrulaştıran bir hayali cemaatten söz etmektedir. Millet, muayyen bir coğrafyayı kendine ait kılarak, içerisi ve dışarısı arasında ayrım yapmaya imkân tanıyan sınırlarla ve bunu pekiştiren sembollerle ortaya çıkar. Millet, sınırlı olarak hayal edilir. Çünkü bir milyar insanı kapsayan en büyüğünün bile ötesinde başka milletlere mensup insanların yaşadığı, esnek de olsa sonlu sınırları vardır. Hiçbir millet kendisini insanlığın tümü ile örtüşüyor olarak hayal edemez. En mesihçi milliyetçilikler bile insan ırkının bütün üyelerinin kendi milletlerine katılacağı bir günün rüyasını görmezler” (Anderson, 1995: 21).
Balkanlarda Sırp, Hırvat, Bulgar, Yunan ve Anadolu coğrafyasındaki Ermeni Milliyetçilikleri ve isyanları; Avrupa Devletleri ile Rusya’nın Osmanlı’ya karşı izlediği politikalar sonucu gündemde tutulmuştur. Rusların Ortodokslar üzerindeki iddia ettikleri koruyuculukları yanı sıra Avrupalılarda başta Yunanlılar olmak üzere her türlü ayrılıkçı faaliyeti ve isyanı desteklemişlerdir. Yahya Kemal Taştan’a göre “millî devletlerden ve milliyetçilik akımlarının ortaya çıkmasından önce, sahip olunsun veya olunmasın bir grubun özel bir yurtla, tarihi bir mekânla ilişkilendirilmesi, dini bilinçle beslenerek sürekli canlı tutulmuştur” (Taştan, 2017: 21).
Balkanların, din ve mezhep açısından çok karmaşık bir yapıya sahip olması ancak mozaik yapının korunması ile mümkündür. Fakat Osmanlı Devleti’nin uygulamaya çalıştığı bu mozaik “Millet Sistemi” zayıflamaya başladığı dönemde uygulanamaz hale gelmiştir. Bu sistemde her mezhep ve din bir millet olarak kabul edilmiştir. Bu şekilde Osmanlı Balkanlarda varlığını koruyamamış ve etnik grupları bir arada tutamamıştır. Çünkü Fransız İhtilalının etkilediği ve Avrupa ile Rusya’nın yönlendirdiği halklar bağımsızlık istemişlerdir. Üstelik her mezhep ve din mensubu bir millet olarak kabul edildiği için ortaya hukuk sorunu da çıkmıştır. Yani her hukuk hakkı ayrı bir millet olarak tanınmayı gerektirmektedir. Dolayısıyla Osmanlı Devleti “millet sistem”i ile milliyetçilikler karşısında tam bir çıkmaza girmiştir. Hem hukukî haklarını tanıyacak hem de siyasî bağımsızlıklarını tanıyacaktır. Yahut savaşacaktır. Osmanlı baştan bu sistemi yanlış kurgulamıştır. Asla ekonomik, siyasî herhangi bir zaafa düşmeyeceğini hesap etmiştir. Hâlbuki dünya sadece Osmanlı’dan ve onun kurguladığından ibaret olmamıştır.
Yahya Kemal Taştan’ında ifade ettiği gibi “ne var ki imparatorluğun bu yapısı, bir bakıma dinî ve etnik gruplar arasındaki münasebetleri de sınırlandırmış, birbirlerine karışmalarını önlemiş ve modern dönemde “cemaat milliyetçiliği” addedilebilecek bir oluşuma da zemin hazırlamıştır. Taştan’a göre mikro milliyetçilik mefhumu ile de tanımlanabilecek Balkan milliyetçilikleri, aslında milletten aşağı olduğu düşünülen, Osmanlılarda dinî muhtevaya sahip millet sistemi nazarı dikkate alınırsa, cemaat vasfına haiz birimlerin milliyetçiliğe soyunmasını ifade etmektedir. Bu bakımdan kabile milliyetçiliği özelliği daha ağır basan Balkan milletleri, 19. yüzyılda Slav halkları için kullanılan tarihsiz halklar (nonhistoric peoples) mefhumuyla da tarif edilebilecek, rüştünü ispatlayamamış milliyetçiliklerin aşırı özelliklerine sahiptir. Nitekim Batı Avrupa’nın icadı olan Balkanlaşma tabiri de bu aşırılığın ve gayri-medenîliğin bir yansımasıdır” (Taştan, 2017: 25).
Millet sisteminin “Balkanlaşma” ya yardım ettiğini de düşünmemiz gerekmektedir. Şöyleki mezheplere dayalı bir millet tanımı ve onun getirdiği hukukî haklar sadece mevcut olanları korumamış sürekli etnik yapı oluşturmuştur. Muhtemelen Osmanlı Devleti gücüne güvenerek parçalanmışlığı daha kolay yöneteceğini düşünmüş olmalıdır. Tam tersine bu hem Osmanlı Devleti’nin hem de Lozan Antlaşmasında 1922 yılında Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin aleyhine olmak üzere karşısına getirilmiştir.
Taha Akyol’a göre “Fatih Sultan Mehmet’in sistemleştirdiği millet sistemi (dini cemaat) çok hukuklu bir sistem getirmiştir. Bu sistem başlangıçta güç ve sosyal dayanak sağlarken zamanla ciddi sorunların kaynağı olmuştur. Balkan milliyetçiliklerinin “cemaat milliyetçiliği” addedilebilecek yapısı, millet sistemi sayesinde muhafaza edilen dinî ve etnik vasıfların, yan yana fakat birbirine karışmaksızın yaşaması neticesinde vücut bulmuştur” (Akyol, 2013: 23)
Bu durum etnik yapıların Türk gruplarla kaynaşmasını engellerken kendilerinin çoklu hukuk sistemi imkânlarından faydalanması sonucu onları ulus olmaya hazır hale getirmiştir. Böylece Osmanlı Devleti’nin parçalanması hızlanmıştır. Onlar dârü’l İslâm beldesinin Hıristiyanlara tanıdığı hakları kullanarak hamiliği altında bulundukları devleti yıkmışlardır. Balkan halklarının uluslaşma süreçleri ise Müslüman Türk halkına bedel ödetme şeklinde gerçekleşmiştir. Böylece insanlık dışı zulümlerden kaçmaya çalışan Türk halkı Osmanlı yöneticilerinin gözleri önünde göç yollarında perişan olmuşlardır.
Osmanlı coğrafyasındaki millet sisteminden güç alan hıristiyan kimliği kendi hukuk sistemini de geliştirmiştir. Bir milletin inşasında hukuk öncelik arz etmektedir. Lozan’da İsmet Paşa’nın karşısına getirilen ve antlaşmayı zorlayan madde üniter yapıyı bozacak çok hukuklu sistemi dayatmasıdır. Taha Akyol’un özetlediği şekilde Lozan'da uzun ve sert tartışmaların yapıldığı ve çok hukuklu sistem bakımından son derece önemli olan mesele azınlık haklarının kendi hukuku ve kendi yargısı konuları da içerip içermeyeceği midir? İlk kavga özerklik (otonomi) kavramından çıkmıştır. İngiltere ve müttefiklerinin teklif ettiği tasarının 8. maddesinin 1. fıkrası şöyledir:
“Türk hükümeti Türkiye’deki soy, din, dil azınlıklarından her biri için Türk devletinin denetimi altında, 1 Ağustos 1914, tarihinden önce var olan biçimde din, hayır ve öğretim işlerinde özerklik tanımayı ve bu özerkliğe dokunmamayı kabul eder”. İsmet paşa ve arkadaşları bu fıkraya şiddetle itiraz ettiler ve metinden çıkartmayı başardılar. Başardıkları ikinci değişiklik azınlıklar deyiminin sadece dini azınlıklar anlamına geldiğini kabul ettirmek olmuştur” (Akyol, 2013: 133).
Balkan, Yunan ve Ermeni milliyetçiliği tarihi gelişim itibariyle gecikmiş milliyetçiliklerdir. Bu milliyetçilik kendini ispat etmek için çok kanlı sonuçları olan iptidai bir etnik/ırkçı yöntem tercih etmiştir. Bu halkların içerisinde aydınlar ve zengin tüccar sınıfları olsa da genel olarak ırkçı çevreler Osmanlı Devleti’ne kin duyan topluluklardan oluşmuştur. Necati Cumalı’nın “Makedonya 1900” isimli eserinde “Zole Kaptan’ın Ölümü” başlıklı yazısında ırkçı acımasız komitacılardan birini örnek vermektedir:
“Hürriyetin ilanı top atışları, törenler, şenlikler, geceleri geç saate kadar süren fener alayları ile karşılanmıştı. Kentlerin köylerin alanlarında davullar zurnalar susmak bilmiyor, horalar tepiliyordu. Dört bir yan, bayraklar, bu kadar çabuk nereden nasıl sağlanıldığı insanı şaşırtacak kadar bol, hürriyet kahramanlarının fotoğrafları ile donatılmıştı. 1908 Temmuzu'nun son haftası bu gürültü patırtı arasında geçti. Nedir ki hürriyetin Balkanlar'a getirdiği büyük sevinç bu şenlikler sona erinceye kadar sürdü. Ağustosa girerken Balkan kentlerini, yine eski öfkelerin, kökleşmiş kavgaların, kinlerin, tedirginlikleri kuşkuları sarmaya başladı. Hürriyetin ilanı ile birlikte genel bir af çıkmış, yıllardır dağlarda dolaşan Bulgar komitacıları silahları alınmadan bağışlanmıştı” (Cumalı, 2013: 81).
Yüzlerce kişiyi katletmiş Bulgar Zole Kaptan ve çetesi II. Meşrutiyet’in ilanı ile “hürriyet, müsavat, eşitlik” naraları ile sivil halkın arasında silahları ile dolaşıyor ve politikacılar tarafından alkışlanmaktadır. Sadece Bulgar değil, Sırp, Makedon ve Yunan çeteleri intikamlarının peşinde anakronik bir milliyetçiliğin peşinden gitmektedirler. Bunlara daha sonra Ermeni çeteleri de Anadolu’da işledikleri katliamlarla katılacaktır. “Anakronik milliyetçilik; bir tarih yanılgısıdır. Tarihsel olayları ve durumları gerçekleşmiş zaman diliminde değil aynı zaman diliminde meydana gelmiş gibi ele alınmasıdır” (Demir ve Acar1992: 26). Balkan halklarının millî kimliklerini korumasında Osmanlı’nın tebasını olduğu gibi bırakması ve hukuki haklar verilmesi tam tersi bir yorumla anlaşılmış ve intikam duygusuna dönüşmüştür. Mezhep ve kültürlerini koruyabilmiş bu topluluklar başka bir yönetici ulusun hâkimiyetinde olmuş olsalardı büyük bir ihtimalle kimlikleri değişmiş olacaktır. Bu arada Rusların bütün Slavları birleştirme siyaseti; kültürel, hukukî ve dini anlamda asimilasyon sürecini tamamlayacaktır.
Panslavizm: Deli (Büyük) Petro ile başlayan Rusya’nın sıcak denizlere inme ideali; Osmanlı devletinin tebaası olan Slav halklarını birleştirerek Osmanlıyı yıkmayı amaçlamıştır. Çarlık, Ortodoksluğun hamisi olarak sürekli Osmanlıdaki Ortodoksların dinî işlerine ve haklarına sahip çıkmıştır. Panslavizm, düşünce olarak 19. yüzyılda ortaya çıkan ve genel anlamda, tüm Slav toplumlarını siyasi bir birlik altında toplama amacını taşıyan bir akımdır. 1789 Fransız İhtilali’nin yaymış olduğu ulusçuluk akımı Slav topluluklar üzerinde de geniş bir etki sağlamıştır. Bunun sonucunda oluşan Slavcılık akımı, Rusya’nın egemenliği dışındaki topraklardaki Slav topluluklar ile Avusturya ve Almanya’nın hâkimiyetinde yaşayan Slav kökenli topluluklar, özellikle de Çekler arasında bu yönetimlere karşı olarak gelişmiştir. Panslavizm başlangıçta edebî ve felsefî nitelik taşırken, yaşanan gelişmeler sonrasında siyasi bir akım halini almıştır.
“Özellikle birçok Çek bilgini yaptığı araştırmalar sonrasında, Çek edebiyat tarihi, Slav dininin tarihi gibi eserler yazmışlardır. Panslavizm terimi de ilk kez 1826 yılında kullanılmış, edebiyat, tarih, etnografya ve diğer kültür çalışmaları Bulgarlar, Slovenler, Hırvatlar, Sırplar ve Karadağlılar arasında süratle yayılmaya başlamış, Polonya’daki 1830 ve 1848 İhtilalleri de Panslavizm düşüncesinin gelişmesi ve yayılmasına olumlu yönde etki sağlamıştır” (Kohn, 1983: 53). Rusya, günden güne gelişen Panslavizm akımını bilimsellik zemininden ve edebî yönden uzaklaştırarak, hedefi, otokratçılık, ulusçuluk ve Ortodoksluk olan siyasi bir doktrin haline dönüştürmüştür. Hans Kohn’un ifade ettiği gibi Rusya için birdenbire önemli bir siyasi akım halini alan düşüncenin savunucularına göre “Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları yıkılmalı, bu toprakları da içerisine alan Rusya’nın egemenliğinde bir Slav devleti kurulmalıdır.”(Kohn, 1983: 203) Atilla Güler’e göre bu ifadeden anlaşılacağı üzere “Rusya’nın yayılmasını esas alan Panslavizm düşüncesi, öncelikle Osmanlı İmparatorluğu daha sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu farklı bir deyişle Balkanları hedef almaktadır. Bu çalışmalar kapsamında 1859 yılında Moskova’da, “Slav Yardım Komitesi” kurularak sonrasında birçok yerleşim merkezinde şubeleri açılmış, Rusya bunlar aracılığıyla da Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altındaki Slav ve Ortodoks topluluklara her çeşit yardımı yapmaya, daha sonra da bu topluluklara özerklik istemeye başlamıştır. Rusya 1870’li yıllara gelindiğinde geleneksel politikasını gerçekleştirmek amacıyla, hedefi Balkanlar olan bir düşünce akımını, bir araç olarak kullanmaya başlamıştır” (Güler, 2017: 83-84).
Rusların, Türk topraklarını işgal etme düşüncesi, on beşinci yüzyılın sonlarında Moskova Kinezliği’nin Altınordu Devleti’nin hâkimiyetinden çıkmasıyla başlamıştır. Bu tarihten itibaren, Altınordu Devleti’nin Rusya’da merkezi bir yönetim anlayışı kazandırdığı Moskova Prensliği önderliğinde kurulan güçlü Rus Devleti Türk dünyasına karşı ilk büyük darbeyi onaltıncı yüzyılın ortalarında vurmuştur. Rus Çarlığı 1552’de Kazan Hanlığı’nı, 1554-1556’da da Astrakan Hanlığı’nı işgal etmiştir. Mehmet Yetişkin’e göre bu gelişme Türk Dünyası için yıkım oluştururken, Rusya’ya uzun yıllar sürecek Asya İmparatorluğu’nun kurulmasında önemli bir başlangıç noktası vermiştir. Volga vadisinin Rusların eline geçmesi, Orta Asya Türkleri ile Osmanlı Türkleri arasındaki iletişimi büyük ölçüde engellemiştir (Yetişkin, 2002: 596).
Rus Çarlığı, daha sonra 1740 yılında Başkırt Türklerine, 1864 yılında Kuzey Kafkasya’ya, 8 Mayıs 1866’da Buhara kuvvetlerine saldırarak Hokant ve 1873 baharında ise Hîve Hanlıklarını işgal etmiştir. Bu şekilde Kafkasya ve Türkistan Hanlıklarının işgalini tamamlayarak kolonizasyon siyasetini pekiştirmiştir. Osmanlı devletinin yıkılışını kolaylaştıran Rus İmparatorluğu, Bolşeviklerin yönetimi ele alması ile bir süre dikkatlerini Türk topraklarından çekmek zorunda kalmıştır. Lenin Panslavizm’i terk ederken, Stalin Panslavizm’i yeniden dirilten bir lider olmuştur. Lenin’in ölümünden sonra Stalin Türkistan ve Kafkasya coğrafyasından yeniden haklar talep etmiştir. Bu sırada Panslavizm’den rahatsız olan Türkistan, Kırım ve Kafkasya aydınları arasında Panturanist fikirler güçlenmeye başlamıştır.
Serge Zenskovsky Rusya’da Pan-Türkizm ve Müslümanlık isimli eserinde “Osmanlı Devleti dışındaki Türklerin siyasi faaliyetleri hakkında şu bilgileri vermektedir: Rusya’daki Türkler arasında 1905’e kadar millî bir hareketin ilk açık işaretleri görülmemiştir. Türk-Tatar liberal hareketine yenilik getirenlerin gayretleri o zamana kadar kültürel ve dinî niteliklidir. Genellikle Rusya’daki çeşitli Müslüman gruplar arasında yakınlaşmanın sağlanması, eğitim reformu ve Tatar hayatının modernleşmesine yardım etmiştir. İsmail Bey Gasprinsky (Gaspıralı) ve onu takip edenler 1880- 1890 arasında herhangi bir politik işe karışmamışlardır. Onların çalışmalarında açıkça millî-siyasî bir amaç görülmemiştir. Bu aydınlar herhangi bir aşırı hareketin başlangıçta başarı sağlar gibi olsa da Rus idaresiyle çatışmaya götürecek bir davranışın tehlikeli olacağını bilecek kadar gerçekçidirler” (Zenkovsky, 1983: 33).
“İsmail Gaspıralı 1896 yılında bir makalesinde şunları yazmaktadır: “Rus kültürü, Müslüman halklara batı kültüründen daha yakındır. Rus halkının İktisadi ve sanayi gücü Avrupa’nınkinden daha tehlikesizdir. Müslüman ve Rus hâlen birlikte veya yan yana yer sürebilir, tohum serpme bilir, hayvan besleyebilir, sanat ve ticaretle meşgul olabilirler. Onların becerileri çok da farklı değildir ama Avrupa'nın yanında Müslüman yoksullaşarak ırgata dönmek mecburiyetindedir ki hâlen böyledir” (Akpınar, 2005: 129)
İsmail Gaspıralı sadece uyumlu bir politika geliştirmekle kalmamış Rusya’daki Müslümanlara usul-ü cedit (yeni-modern-usul) mektepleri açarak onların eğitim seviyelerini yükseltmiştir. İsmail Gaspıralı 1884 yılında Kırım’da açtığı Usûl-i Cedit Mekteplerini Türkistan dâhil Türk illerinde yaygınlaştırmıştır.
“Ceditçilik Hareketi’nin 20. Yüzyılın başındaki mensupları bağımsız yaşamak için önce genç nesilleri zamanın fen-doğa bilimleri eğitimi esasına göre eğitme amacında olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bu dönemde yoğun şekilde Aydınlanma düşüncesi ve Pozitivizm etkisi hissedildiğinden Usul-ü Cedit okulları ister istemez ve başlangıçta farkında olmadan bu fikirlerin de yayılmasına hizmet etmiştir. Türkistan’da ilk Cedit okulları 1890’da Fergana’da, 1893’te Semerkant’ta açılmıştır. Buhara'daki ve genel olarak Orta Asya’daki Usul-ü Cedit okullarının açılmasında yerli taleplerin yanında, İsmail Gaspıralı'nın da büyük katkısı olmuştur” (Kıllıoğlu, 2019: 67). İsmail Gaspıralı otuz üç yıl ailesi ile birlikte çıkardığı Tercüman gazetesini ise 1914’de ölümüne kadar İslam dünyasının her tarafına göndermiştir. Onun için kültür, eğitim, mektep, bilim, sanayi geliştirilmeden Ruslarla siyasî olarak yarışmak mümkün değildir.
Rusya’daki Türkler arasında politik mücadeleye ilk başlayan Sibirya Türklerinden Abdurreşid İbrahim’dir. Bu dönemde, eğitim sisteminde İsmail Gaspıralı tarafından geliştirilen Usuli Cedid’i yaygınlaştırmaya çalışan İbrahim, Rusya Türklüğünün önde gelen isimleriyle yazışmalarda bulunmuştur.1892 yılında Orenburg Ruhani Meclisi’nde Rusça sınavını vererek kadı olmuştur. Bu meclisin bir ara başkanlığını da yapan İbrahim, Rus hükümetinin çalışmalarından rahatsız olması üzerine istifa etmek zorunda kalmıştır. Nihayet Panturanist ve Pan-İslamist Abdürreşid İbrahim, Rusya’da daha fazla kalamayacağını anlayarak, İstanbul’a hicret etmiştir. Burada, İstanbul’da, Rusya Türklerinin siyasal amaçlar taşıyan ilk metni olarak değerlendirilen “Çulpan Yıldızı” adlı mühim eseri neşretmiştir. İbrahim bu risalesinde, Rus otokrasisine şiddetle hücum ederek, Rusya Türklerine yapılan baskı ve haksızlıkları dile getirmiş, Rusların Türkleri Hristiyanlaştırmak istediğini söyleyerek Rus hükümetine karşı halkı mücadeleye çağırmıştır (Balcıoğlu, 1996: 37-38).
Bu durumun tarihsel sürece etki edip etmediği belki tartışılabilir fakat Stalin’in Türk aydınlara ve Türklere uyguladığı sürgünde Panislamizm ve Panturanizm sözde bir gerekçe oluşturmuştur. Hâlbuki Stalin Rus veya Rus olmayan aydınlara ve halklara yaptığı devlet terörünü sürekli rasyonalize etmiştir. Hatta düşüncelerini karşısındaki muhaliflerine ve yok etmek istediği halklara projekte etmiş yani yansıtmıştır.
On sekizinci Yüz Yıldan Günümüze Türk Tarihinde Göçler
Türk dünyasında tarih boyunca yüzlerce zorunlu veya zorunlu olmayan göç hadiseleri yaşanmıştır. Türkistan, Kırım, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu topraklarından irili ufaklı Türk veya akraba kavimlerin sürgünleri yahut göçleri vuku bulmuştur. Osmanlı coğrafyasında siyasi nedenli zorunlu göçler şu şekilde özetlenebilir:
18.yy’da başlayan ve 19.yy’da daha da hızlanan zorunlu göçler, Kırım, Kafkasya ve Rumeli’den Anadolu’ya doğru olmuştur. Siyasî ve dinî sebeplerle oluşan bu göçlerin tamamında Müslümanlar etkilenmiştir. Bu siyasî ve dinî nedenli göçler, Rusya’nın 1552’de ilk Kazan Hanlığı ve 1556’da Astrakan Hanlığı’nı işgali ve 1783’te de Kırım'ın Rusya’ya ilhakı ile başlamış, günümüze kadar bu göçler devam etmiştir. Kemal Karpat 19.yy’da Osmanlı coğrafyasına yapılan göçler hakkında şunları yazar: 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşın esnasında “Kırım, Kuzey Kafkasya ve Balkanlar’da yaşayan Müslüman Türklerin Anadolu ve Rumeli’ye göçleri ile 1853-1856 Kırım savaşı sırasında Dobruca’dan, kuzey-doğu Bulgaristan’dan ve özellikle Kırım’dan olan göçler meydana gelmiştir. Ayrıca Şeyh Şamil’in Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı işgaline direnişinin 1859’da sona ermesinden sonra Çarlık Rusya’sı Kafkasları kendileri için emin bir bölge haline getirmek istemiş; Kafkas kabilelerini Kuban ovasına yerleştirerek, Hristiyanlaştırma girişimine başlamıştır. Rusya, Kuzey Kafkasya Rus ordusu komutanı General Alexander Bariatinski'nin önerileri aynen uygulamıştır: Direnen boyların bir kısmı silah zoruyla imha edilmiş, diğerleri ise ülke dışına yani Osmanlı topraklarına zorunlu göçe tâbi tutulmuştur. Üç yıl içinde 1862- 1865 arasında yoğun biçimde süren Kuzey Kafkasya göçleri, aralıklarla Birinci Dünya Savaşına kadar devam etmiştir. 1877–1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Orta ve Batı Bulgaristan ile Sırbistan’daki Müslümanlardan 300.000 kadarının öldürülmesinden sonra bir milyondan fazla Türk asıllı müslümanın göçleriyle Osmanlı yüz yüze kalır. Bu göçler günümüze kadar devam etmiştir. 1878’de Bosna’nın Avusturya tarafından işgali ile Bosna, Karadağ ve Sancak göçlerine neden olmuştur. Bu tarihlerde Anadolu’ya gelen göçmenler arasında daha evvel Rumeli’ye (1862’den sonra) yerleştirilen Kuzey Kafkasyalılar da vardır. Bu Kuzey Kafkasyalıların ikinci, hatta üçüncü göçüdür” (Karpat, 2010: 94- 95). “Sultan Abdülmecit’in tahtta olduğu dönemden (1839-1861) Sultan II. Abdulhamid’in tahtta bulunduğu zaman dilimine (1876- 1909) kadar geçen sürede Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki toprakları yaklaşık 600.000 kilometrekareden 170.000 kilometrekareye düşmüş, bu arada nüfusu da 20 milyondan 4,5 milyona gerilemiştir” (Kale, 2015: 157).
1878’den sonra daha da hızlanacak olan Türk göçleri dramatik bir şekilde devam etmiştir. Bu süre içinde Anadolu coğrafyasının demografik yapısı da değişmektedir. Sömürgeci Avrupa devletleri ve Rusya Osmanlı coğrafyası üzerinde demografik bir savaşı sürdürmeye devam etmişlerdir. Balkanlardaki milliyetçilik akımları azınlıkların uluslaşmalarını hızlandırmıştır. Ulusların inşa edilmeye çalışılması etnik çatışmaları ve isyanları doğurmuştur. Teselya ve Girit’in Yunanistan tarafından işgali, Balkanların Osmanlıya ayaklanma cesaretini artırmıştır. Sırp, Bulgar, Makedon ve Karadağlıların Müslüman Türk unsurlara uyguladıkları yıldırma politikaları 1912-1913 Balkan Savaşının başlamasıyla Kosova, Makedonya, Trakya, Dobruca’dan olan göçleri artırır. “Balkan Savaşları Yunanlıların megali ideayı gerçekleştirme isteğinde önemli bir adım olmuştur. 8 Ekim 1912’de Karadağ, 17 Ekim’de Bulgaristan ile Sırbistan ve 19 Ekim’de de Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’ne savaş açmasıyla başlayan Balkan Savaşları iki safhalıdır. Balkan Savaşları’nın I. safhası 30 Mayıs 1913’te Osmanlı Devleti ile Balkan Devletleri arasında imzalanan Londra Antlaşması ile kapanmıştır. Bu Antlaşma ile Osmanlı Devleti Midye-Enez çizgisinin batısında kalan bütün Avrupa topraklarını kaybediyor ve Balkanlarda sadece Bulgaristan ile sınır komşusu olmaktadır. Osmanlı Devleti Arnavutluk ile Ege Adalarının geleceğinin belirlenmesini büyük devletlere bırakıyor, böylece Ege’deki haklarını dolaylı olarak kaybetmektedir. Kavala, Dedeağaç ile beraber bütün Trakya’yı Bulgaristan’a, Orta ve Kuzey Makedonya’yı Sırbistan’a, Selanik Güney Makedonya ve Girit’i Yunanistan’a terk etmek zorunda kalmaktadır” (Çetin, 2010: 151).
Birinci Dünya Savaşı sırasında Balkanlardan ve Yunanistan’dan gelen göçler İttihat ve Terakki hükümetini meşgul etmiştir. Hükümet gelen Türk göçmenleri Anadolu’da Rumların olduğu bölgelere yerleştirmiştir. Bu Anadolu’daki Rumlar arasında büyük bir korku ve paniğe neden olmuştur. Rumlar adalara veya Yunanistan’a göçmeye başlamışlardır. I. Dünya Savaşı sırasında hükümet nüfus mübadelesi ile birlikte Rumların bulundukları yerden Anadolu’nun iç kısımlarına göç ettirilme tedbirleri almıştır. “Osmanlı Devleti I. Dünya Savasına girdikten sonra Başkumandan vekili olarak Enver Paşa tarafından sahil ve demiryollarının geçtiği vilayet ve livalara gönderilen 7 Tesrin-i Sani 1330 (20/11/1914) tarihli emirle buralardaki yabancı tebaalıların demiryolları güzergahlarında bulunmaları sakıncalı görülerek yaşadıkları yerlerden memleketin iç kısımlarına sevk edilmeleri istenmiştir. Sahil kesimlerden dâhile sevk edilen Yunan tebaalıların ve Rumların demiryollarından uzakta iskân edilmesine özellikle dikkat edilmiştir” (Efiloğlu, 2011: 36)
Kemal Karpat’ın verdiği bilgilere göre “Birinci Dünya Savaşı süresince İttihat ve Terakki hükümeti nüfus mübadelesi yapmıştır. Batı Akdeniz kıyılarına yerleşmiş Rumları ve Trakya bölgesinde yaşayan bazı Bulgarların, Yunanistan ve Bulgaristan’da yaşayan Türk ve Müslümanlarla değiştirilmesini öngören anlaşmalar imzalamıştır. Hatta 1926’da Yunanistan’la yapılan, Batı Trakya Müslümanlarının Batı Anadolu Rumları ile nüfus mübadelesini İttihat ve Terakkinin bu girişiminde bulmak mümkündür. Bu göçler neticesinde Osmanlı topraklarına gelen göçmen sayısı, yedi milyon civarındadır” (Karpat, 2010: 95)
Nedim İpek’e göre Türkiye’nin nüfusu “1927’de 13.648.270 olarak tespit edilmiş, 1927-1935 arası 2.509.748 artarak 16.158.018’e yükselmiştir” (İpek, 2006: 363). 1930-1937 arası Türkiye Cumhuriyeti hükümeti Balkan devletleriyle yaptığı anlaşmalarla, I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele döneminde azalan genç erkek nüfusu göçlerle telafi edilmeye çalışılmıştır. 1923’de TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa “Efendiler! Nüfus meselesi bir memleketin en mühim mesail-i hayatiyesindendir” (T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, 1339: 5) diyerek, bu istikamette çalışmalar yapılmıştır. Atatürk için nüfus sorunu millî bir sorundur: “Türkiye ile Yunanistan arasında 30 Ocak 1923’ de “Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” imzalanarak sorun bir bakıma çözümlenmiş ve bir formüle bağlanmaya çalışılmıştır. Ancak iş bununla bitmiyor, belki de yeni başlıyordur. Çünkü imzalanan bu mukavele ve protokol çerçevesinde kesin sayısı belli olmamakla beraber 500 bini aşkın Müslüman’ın mübadeleye tabi olacağı tahmin edilmektedir. Diğer taraftan Millî Mücadele yıllarında işgal altındaki Batı Anadolu’dan Yunanlıların zulüm ve baskılarından dolayı 80.000 kişi yerlerini ve yurtlarını terk ederek Anadolu içlerine göç etmiştir. Savaş sonunda, ülke düşman işgalinden kurtarılınca göç eden bu insanlar tekrar kendi bölgelerine, terk ettikleri yerlere dönmüşlerdir. Bunlara karşılık Millî Mücadelenin kazanılması üzerine, yüzyıllardır bir arada barış ve huzur içinde yaşayan ancak işgal yıllarında düşmanla ve özellikle Yunanlılarla işbirliği yapan Türkiye’deki Rumların önemli bir miktarı da kaçan Yunan ordusunun peşine takılarak Anadolu’yu terk etmişlerdir. Bu şekilde 1 milyona yakın Rum’un Yunanistan’a göçü Yunanistan’da önemli siyasî ve ekonomik sorunlar yaratırken aynı zamanda orada yaşayan Türkler üzerinde baskının artmasına da neden olmuştur” (Akandere, 2017: 1206)
Halim Çavuşoğlu T.C. Dışişleri Bakanlığı belgelerine dayanarak verdiği bilgilerde; “Yugoslavya’dan 1950'li yıllarda göç eden Türklerin sayısının 100 bini aştığını belirtir. Bu sayı, Yugoslavya-Makedonya toprakları üzerindeki toplam Türk nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturmaktadır. Türk Dışişleri Bakanlığı raporlarında göçmen sayısının 1946-1960 dönemi itibarıyla 102 bin, 1950-1958 dönemi itibarıyla da 104 bin 372 olarak yer aldığını kaydeder. Türk Dışişleri Bakanlığı belgelerinde Yugoslavya-Makedonya'dan gelen göçmenlerin sayısı 1952- 1968 dönemi itibarıyla “170 bine yakın” olarak ifade edilmektedir” (Çavuşoğlu, 2007: 136-137).
Filiz Doğanay’ın DPT kaynaklarına göre verdiği bilgilere göre ise, “Bulgaristan’dan 1968- 1979 yılları arasında gelen göçmenler Türkiye’de daha önce yerleşmiş akrabalarının yanlarına iskân edilmiştir. 1989 yılında Türk isimlerinin Bulgarcaya değiştirilmesi ve sünnet gibi dinî törenlerinin yasaklanması ile yeni bir göç dalgası başlamıştır. Bu göç T.C. hükümeti tarafından göçmenlerin 14 il, 23 ilçe ve beldeye konutlar yapılarak yerleştirilmesiyle son bulmuştur. Beş yılda 21.438 konut yapılmış ödemelere göçmenler ortak edilmiştir” (Doğanay, 1996: 8)
Justin McCarty “Ölüm ve Sürgün” isimli çalışmasında “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına yol açan savaşlar ve diplomatik hatalarla göçlerin birçok insan kaybına neden olduğunu belirtir. Yazara göre ne var ki, Avrupalılar Şark Meselesi yahut Doğu sorunu diyerek Avrupa’nın hasta adamı dedikleri Osmanlı’nın tasfiye edilmesini küçük görmüşlerdir. Ortaya çıkan ölümler, göç yollarındaki kayıplar Avrupa’nın 30 yıl savaşlarında bile böyle bir felaketi göstermemiştir” (McCarthy, 1998: 368).
Ünlü İngiliz yazar William St. Clair, Mora’daki Rum katliamlarını şu cümlelerle nakleder: “Yunanistan'da Türkleri pek az bıraktılar. Türkler 1821 yılı ilkbaharında ani olarak tamamen ve dünyanın haberi olmadan yok edildiler. 20 bini aşkın Türk erkek, kadın ve çocuk birkaç hafta süresince boğazlanarak Rum komşuları tarafından katledildiler. Onlar kasten ve vicdan azabı duyulmadan öldürüldüler. Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler kısa sürede öldürüldüler, yakılan evleri cesetlerin üzerine yıkıldılar. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki kente sığınmaya çalışanlar da isyancı güruhu tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kentlerdeki Türkler evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılarsa da, bunlardan pek azı kurtulabilmiştir. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren asilere teslim oldular, ama yine öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal katlediliyor, kadınlar ve çocuklar köle olarak asilere dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülmektedirler. Mora'nın her yanında sopa, orak ve tüfeklerle silahlı Rum asiler çevreyi dolaşarak yağmalıyor etrafı ateşe vermişlerdir. Çoğu kez Ortodoks papazlar onlara önderlik ediyor ve sözde kutsal eylemlerinde onları kışkırtmışlardır.”(Aktaran: Örenç, 2011: 102)
1821 Mora isyanı ile Yunanistan’daki Türklere uygulanan katliamlar insanlığı utandırması gerekmektedir. Fakat sömürgeci Avrupa devletleri ve Rusya her fırsatta isyancıları ve katliamcıları desteklediler. Avrupa’da Sırbistan ve Bulgaristan gibi coğrafyalarda çok sayıda Müslüman Türk bulunmasına rağmen etnik temizlik ile demografik yapı sürekli Türklerin aleyhine bozulmuştur. Anadolu coğrafyasında ise hiçbir yerde nüfus çoğunluğunu oluşturmayan Ermenilerde bundan cesaret aldılar. Avrupa Devletleri ve Rusya’nın kışkırtması ile çeteler kurup isyanlar başlattılar. Hatta kendilerine katılmayan Ermeni ahaliyi bile katlettiler. Yıllarca sadık tebaa dedikleri Ermenilerin Osmanlı Devleti’ni I. Cihan savaşı sırasında uğraştırmalarına o dönem devlet adamları göz yummamışlardır. Osmanlı Devleti Ermenileri, Anadolu’dan imparatorluğun nüfus yoğunluğunun Arap olduğu güney bölgelerine göç ettirmiştir.
Justin McCarthy’in vurguladığı; “Avrupa’da tarih kitapları sadece Osmanlı'nın Ermenileri zorunlu göçe çıkarmasından bahsederken, aslında Balkanlar, Kafkaslar, Doğu Anadolu, Yunanistan ve Makedonya’da aynı olayları Türkler kıyımdan geçirilerek yaşamışlardır. Yüzyıldan beri Ruslar Müslümanları zorla yurtlarından uzaklaştırmışlar ve onların ülkenin farklı bölgelerine yerleştirmişlerdir. Türkler tarihin öğrettiği bütün bu gelişmeleri ve göçleri biliyorlardır. Osmanlıların Ermenileri zorunlu göçe çıkartma kararı bir azınlık toplumuna karşı duyulan nefretten kaynaklanmamaktadır. Türkler Balkanlar ve Kafkasya’da olanlardan Doğu Anadolu’da etnik bir ayaklanma ve Rus istilasının neler getireceğini öğrenmişlerdir. Zorunlu göç sonucu gelen sığınmacılar, özellikle Batı Anadolu’ya, İstanbul’a, doğu Trakya ve Anadolu’nun kuzeydoğu ya da güney taraflarında yerleştirilmişlerdir. Atatürk ve onun takipçileri Türklerin büyük bir bölümünün Balkanlardan sürülüp atılmış olduklarını akıllarından çıkarmamışlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasındaki temel ilke de daima barış yanlısı olmuştur” (McCarthy, 1998: 370).
Buna karşılık sürekli Osmanlı Devleti’nin suçlandığı Ermeni Tehcirinde ise Ermenilerin iddia ettiği gibi bir katliam olmamıştır. O dönem Rusya’ya göç eden Ermenilerin sayısı 1 milyon civarındadır. Ermeni sürgünün yapıldığı 1915’te Doğu Anadolu Rus işgali altında bulunmaktadır. Doğu Anadolu’da halkı katleden Ermeni Çetelerinin acımasızlığını bilen Ermeni tebaa, intikam alınır korkusuyla 1917’de Rus orduları Bolşevik ihtilali nedeniyle çekilmek zorunda kaldıklarından onları takip etmişlerdir. Kemal Karpat’ın ifadesine göre “Rus ordusuyla birlikte 1 milyon Ermeni kuzeye çekilmiştir.” Ermenilerin o dönemde İstanbul dâhil nüfusları 1,5 milyon bile değildir. Bugünkü Ermenistan’ın nüfus çoğunluğunu oluşturan halk 1917- 22 arasında Doğu Anadolu’dan göç etmiştir” (Karpat, 2010: 94-96). Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830-1914), isimli çalışmasında; nüfus sayım raporlarını şöyle vermektedir: “1 milyon 400 bin (İngiliz sayımları); 1 milyon 200 bin (Sultan II. Abdulhamid’in yaptırdığı sayım); 2,5 milyon (Ermeni Patriğinin Sayımı) şeklindedir. İngiliz elçisinin Nüfus sayımındaki farkı Patriğe sorduğunda aldığı cevabî mektup şudur: “Biz Ermeni nüfusu bazı yerlerde iki defa saydık. Mesela Sivas’ta saydığımızı Erzurum’da da saydık. Göçebe Müslümanları da saymadık” şeklinde olmuştur (Karpat, 2010b: 149).
Bu demografik nüfus verileri de göstermektedir ki, Ermeni kaynaklarında nüfusları fazla verilmeye çalışılmıştır. Bu doğal olarak katliama uğradıkları savını destekleyecek belgelere de dayanak olmak amacı taşımaktadır. Hâlbuki Çarlık Rus ordusu ile Kafkasya-Revan bölgesine çekilmeleri unutulmamalıdır. Ayrıca Osmanlı ve İngiliz Ermeni nüfus sayımları göz önüne alınmalıdır. Bu takdirde Türklerinin uğradıkları zorunlu göçler esnasında maruz kaldıkları katliamlarla Ermeni tehciri sırasındaki kayıpların kıyas edilemeyeceği de görülmektedir.
Kırım Göçleri
Osmanlı topraklarına Kırım Türklerinin ilk göçü Rusya'nın Kırım topraklarını ilhak etmesiyle başlamıştır. Kırım'ın ilhakından önce Kazan 1552, Astarhan 1554-1556, Sibir Hanlıkları 1598 Rus çarlığı tarafından yıkılmıştır. 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşında Osmanlı devletinin yenilmesi sonucu Kazan, Güney-Volga, Kuzey Kafkasya ve Don havalisinde yaşayan halk ve Kazan-Azak arasında meskûn bulunan Türklerden yoğun bir nüfus da Osmanlı topraklarına göç etmeye başlamıştır. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Rus çarlığı Osmanlı Devleti'ne Kırım Hanlığının önce bağımsızlığını kabul ettirmiştir. Rusya 1783 yılına gelindiğinde Kırım’ın iç karışıklıklarından yararlanarak, son Kırım Hanı Şahin Giray'ı Çarlık lehine tahtından el çektirmiştir. Bunun üzerine Kırım Türkleri isyan etmişler fakat isyan kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Kemal Yakut “Kırım Tatarları ve Nogayların Osmanlı İmparatorlığuna Göçleri” isimli araştırmasında şunları yazmaktadır: 1784’de 80.000 Kırımlı Dobruca, Besarabya ve Anadolu’ya 1800 yılına kadar da yaklaşık 500.000 kişi nüfusunun yüzde otuzu Osmanlı coğrafyasına göç etmiştir.1812 Osmanlı-Rus savaşından sonra Kırım’dan ikinci büyük göç dalgası başlamış ve 1828 savaş sonrası 200.000 kişi daha Osmanlı topraklarına göç etmek zorunda kalmıştır (Yakut, 2015: 124). Bu göç, 1812 ve 1828 Osmanlı-Rus savaşları sonrası yoğunlaşarak, 1856’ya kadar sürmüştür. 1853’de başlayıp, 1856’da Paris Anlaşması ile sonlanan Kırım harbi Kırım Türklerini çok etkilemiştir. Bu savaşta Osmanlı, Fransa ve İngiltere ittifakı Rusya’ya karşı savaşmıştır. Osmanlı Devleti Kırım’ın bağımsızlığını düşünmektedir. Fakat müttefikler nedeniyle Paris Barış anlaşmasında Kırım’ın bağımsızlığı konuşulmamış, üstelik Kırım Türkleri müttefiklerle iş birliği yaptıkları gerekçesiyle suçlanarak, göçe zorlanmışlardır. Hâlbuki Paris Anlaşması beşinci maddesi: “Kendu tebealarından olub da düşmene müsaid suretle muharebe-i hâzır vukatından hissedar olmuşları cümleten affı umumi ile af iderler şurası dahi mahsusan mukadderdir ki düvel-i muharibe tebaasından olub da muharebe esnasında diğer bir muharip tarafından hizmetinde bulunmağa devam itmiş olanlar hakkında dahi affı umumi mezkûrun şumulü olacakdır” (Erim, 1953: 345) demektedir.
Kırım’dan Zorunlu Göç Fotoğrafı /// Anadolu 1913-Béla Horváth (Kaynak: Belgeseltarih)
Kısaca savaşa katılan ülkeler savaş sırasında düşman tarafını tutan veya düşmanın hizmetinde bulunan kendi tebaaları için af ilan edeceklerdir. Gelişen göç olayları ile Rusya’nın bu maddeye uymadığı görülmektedir. Osmanlı devleti ve müttefiklerinin Kırım’dan çekilmesinin duyulmasının ardından işbirliği yapmayanlar da dâhil katledilme endişesiyle yüz binlerce insan göç etmeye başlamıştır. Göç bu tarihten itibaren Rusya’nın zorunlu sürgün politikası neticesinde kitlesel boyut kazanmıştır. Kırım’dan göç, 20.yy’ın başına kadar sürmüştür. Kırımlı Türk milliyetçisi İsmail Gaspıralı (1851-1914), Kırımlı Türkleri kendi topraklarında kalmaya ve kendilerini kültürel ve ekonomik olarak geliştirmeye teşvik etmesiyle göçler azalmıştır. Nedim İpek’in Göçler isimli eserinde ifade ettiğine göre “1783-1922 yılları arasında Kırım’dan Türkiye’ye göçenler toplam 1.800.000’dir (İpek, 2006: 22).
II. Dünya Savaşı Sonrasında Kırımlıların Sürgünü
II. Dünya Savaşı sırasında Alman orduları 24 Ekim 1941'de Kırım işgal etmeye başlamışlardır. Almanların Kırım’a girmeleri Stalin yönetimi tarafından ezilmiş olan Kırım Türklerinin kendileri için bir kurtuluş ümidi olarak düşünmelerine neden olmuştur. Hâlbuki Almanlar da, Ruslar gibi işgal düşüncesi taşımakta, Almanları iskân ederek, Kırım’ı Almanya'nın bir sömürgesi yapmayı düşünmüşlerdir. Ancak 11 Nisan 1944'te başlayan Sovyet ordularının karşı hücumu sonucu 9 Mayıs 1944'te Sovyetlerin bölgeye yeniden hâkim olmalarıyla, Almanlarla iş birliği yaptıkları varsayılan yahut tespit edilen Türkler, derhal ölüme mahkûm edilmiştir. Necip Hablemitoğlu “Yüzbinlerin Sürgünü” kitabında yapılan katliamı şu satırlarla anlatmaktadır: “Sovyet orduları Kırım’a girer girmez, Sovyet ordu komutanlığının özel bir emriyle bütün Türk ahalisi iki hafta süreyle Sovyet Rus istihbaratı (NKVD) kıtalarının keyfi işlemine bırakılmıştır. İki hafta müddetle Kırım’da işkence edilen, öldürülen ve tecavüze uğrayan insanların yürekler parçalayan feryatları duyulmaktadır” (Hablemitoğlu, 1974: 71).
Sovyetler tarafından 11 Mayıs 1944'te Kırım Türklerinin sürgün edilmelerini kararından sonra büyük bir göç felaketi başlamıştır. Josef Stalin II. Dünya Harbi sonunda 1944 yılının 17 Mayıs’ı 18 Mayıs’a bağlayan gece Kırım’da kalmış olan bütün Türkleri yani kadınları, çocukları, yaşlı ve hastaları on beş dakika içinde hayvan vagonlarına doldurarak Sovyetler Birliği’nin çeşitli coğrafyalarına sürdürmüştür. O sırada genç Kırımlı erkekler askerde ve Rusya adına Almanlara karşı savaşmaktadır. Vagonlara doldurulmuş insanlar, 22 gün boyunca yarısı yollarda ölmüştür. Bütün Kırımlılar Sovyetler tarafından Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanmışlardır. Oysa hayatta bulunan Kırım Türklerinin Rus ordusunda gösterdikleri başarılardan dolayı almış oldukları savaş madalyaları bulunmaktadır (Maksudoğlu, 2009: 108).
1944 Kırım Sürgünü (TRT Haber)
Kırım Türkleri Özbekistan, Urallar ve Sibirya'ya sürgün edilmiştir. Gönderildikleri yerlerde asgari yaşama şartları bulunmamaktadır. Ağır çalışma şartları altında esir kampı hayatı yaşamışlardır. Hatta bulundukları yerlerden 5 kilometreden fazla uzaklaşmaları yasaklanmıştır. Hakan Kırımlı’nın “Kırım Tatarları kimdir?” makalesinde de belirttiği gibi “sürgün sırasında hayatını kaybedenlerin sayısı 100.000 kişiden az değildir. Bu rakam 18 Mayıs 1944 sürgünündeki insanların yarısına yakınının öldüğünü göstermektedir (Kırımlı, 2013: 1941).
Bu insanların sürgün edilmelerinden sonra Kırım'da kültürel mirasları silinmeye çalışılmış, Kırım Tatarlarından boşaltılan yerlere 18 Mayıs 1944’ten itibaren Rus ve Ukraynalı nüfus iskân edilmiştir. Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin varlığına 1946 yılında son verilerek, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır. 1954’te Ukrayna idaresine verilen Kırım, günümüzde tekrar Rusya federasyonuna ilhak edilmiştir. Kırım Türklerinin vatanlarına dönme talepleri Kuruçev’in 1956'daki yumuşama politikasından sonra binlerce dilekçe ile Moskova'ya gönderilmiş, herhangi bir netice alamayan Kırım Türkleri Kırım Tatar Millî Hareketi teşkil etmiştir. Nihayet Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti 5 Eylül 1967'de bir kararname ile Kırım Türklerine haksızlık yapıldığını kabul etmiştir. Mihail Gorbaçov'un iktidara gelmesi Glasnost ve Perestroyka siyaseti sonucu Kırım Türkleri 1988 yılından itibaren Kırım Türkleri kitleler halinde Kırım’a dönmeye başlamışlardır.
Kafkasya Göçleri
Osmanlı Devleti'nin imzaladığı en ağır antlaşmalardan olan 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Karadeniz bir Osmanlı denizi olmaktan çıkıp, Ruslar Azak denizine kadar inmişlerdir. Azak denizi bir Rus gölü haline getirildiği gibi, Kırım’ın bağımsızlık aldatmacası uygulanmıştır. Kafkasya'da da Büyük Kabartay ve Küçük Kabartay bölgeleri için böyle bir hile öngörülerek, Ruslar bu bölgelere Rus Kazaklarını yerleştirmek istemişlerdir. Bunun üzerine Kabartaylar ayaklanmış fakat Ruslar tarafından acımasızca bastırılmıştır. Kabartaylar Osmanlı Devleti'nden yardım istemişler; 1774-1787 yılları arasında Osmanlı Rus mücadelesi devam etmiştir. Kafkasyalılar 1783 yılında İmam Mansur önderliğinde Çeçenler Ruslara karşı harekete geçmişlerdir. İmam Hadis, Taymi Biybolat, İmam Gazi Muhammed, İmam Hamzat ve Şeyh Şamil önderliğinde Rus Çarlığına karşı savaşmışlardır. Fakat Şeyh Şamil’in 1859 yılında Ruslara teslim olmak zorunda kalmasıyla İmamların mücadele devri kapanmıştır.
İmam Şamil’in 1859 yılında Teslim Olduğunu Gösterir Gravür
Abdullah Saydam Kafkas Muhacirleri (1864-1870) başlıklı yazısında bundan sonraki durumu şu şekilde özetlemektedir: “Şamil’in teslim olması Rusları teskin etmemiştir. Yıllar öncesinde Rus devlet siyaseti haline gelmiş, Yermolof’un deyimiyle “Kafkasyalı bir dağlı çocuğun asılması yüz Rus askerinin sağ kalması demektir” ilkesi daha acımasızca uygulanmıştır. Şamil’in teslim olmasıyla bölge halkına teklif edilen hayat tarzı son derece trajik idi: Kafkasyalılar Rusya’nın iç bölgelerine göç edecek veya Osmanlı Devleti’ne gideceklerdir. Üçüncü seçenek ise ölüme razı olmaktır. Kafkas Dağlıları üçüncü seçeneğe razı olmak pahasına çok direndiler, ama direnişin de bir sonu vardı. İşte o son Kbaada yaylasında yaşanmıştır” (Saydam, 2011: 9).
Maykop’ta Kbaada yaylasının (Kanlı ova) yakınlarına inşa edilmiş /// Birlik ve Beraberlik Anıtı (Hilmi Özden-2019)
Kbaada yaylasında 21 Mayıs 1864’te Kafkasyalılar Rus ordusuna yenilmişler ve katliama uğramalarıyla, Kafkasyalıların büyük sürgünü başlamıştır. Kafkasyalıların bu büyük sürgününden öncede Osmanlı topraklarına çeşitli tarihlerde göçleri olmuştur. Bu göçlerin bir kısmı Balkanlar'a, bir kısmı da Anadolu coğrafyasına gerçekleştirilmiştir. Balkanlara olan göçlerin çoğu deniz yoluyla Anadolu'ya olan göçler ise doğu sınırından karayoluyla gerçekleşmiştir. Daha sonraki yıllarda Balkanlar'a yapılan göçler yeni bir göç dalgası oluşturup, onlarda Osmanlı coğrafyasının Anadolu dâhil Çerkezler yeniden farklı bölgelere iskân edileceklerdir. Habiçoğlu “Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler” isimli eserinde Kafkasya'dan Anadolu'ya göçlerin 1864 tarihinden önce başladığını şu satırlarla ifade etmektedir: “Kafkasya’dan göçler 1822’den itibaren küçük daha sonra 1858’de büyük gruplar halinde Osmanlı topraklarına sığınmalar şeklinde başlamıştır. Çünkü bu tarihlerde Rusya bilhassa Kuban ovasındaki Nogay ve Çerkez kabilelerini sıkıştırmakla beraber Kafkasya’yı istila etmektedir. Rusların Kafkasya’daki faaliyetlerini artırdığı 1838-1839’dan sonra bu göç hareketi daha da artmıştır” (Habiçoğlu, 1993: 47).
Kafkasya Halklarının Zorunlu Göçlerini Gösteren Gravür
Kafkasya Halklarının Zorunlu Göçlerini Gösteren Gravür
Daha sonraki yıllarda bu şekilde bütün Kuban bölgesi 1863 yılı sonuna kadar Rus hâkimiyetine boyun eğmiştir. Rus askeri idaresi yurtlarından ayrılmayı reddeden Çerkezlere derhal bölgeyi terk etmelerini, aksi halde köylerini ateşe veriyordu. Çaresiz kalan halk sahillere toplanarak, bir an önce Osmanlı topraklarına ulaşmak istiyordu. Bir gemi, bir kayık, bir balıkçı teknesi bulanlar kendilerini şanslı sayarak, Karadeniz’in korkunç fırtınalarına aldırış etmeden denize açılmaktaydı. Ekrem Hayri Peker “Kafkasya’dan Anadolu”ya kitabında: “Yurtlarından sürülen Çerkezler 1859-1864 yıllarında, deniz yoluyla Kuzey Kafkasya’nın, Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Adler, Soçi, Sohum, Poti, Batum ve diğer limanlarından bindiriliyor; Osmanlı Devleti’nin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indirilmişlerdir. 1865-1866 sürgünü ve Osmanlı Rus harbinden sonra olan 1878 tehciri karayolu ile gerçekleştirilmiştir. Doğu yolundan genellikle Çeçen, Dağıstan, Asetin, Kabartay muhacirleri göç etmişler daha sonraki tehcirler karayoluyla yapılmıştır” (Peker, 2015: 28) demektedir.
1864 Büyük Kafkas Sürgününden Bir Gravür
1864 Sürgün Gravürdeki Coğrafyanın 2019 yılındaki Fotoğrafı (Hilmi Özden-2019)
Rusların Çerkezlerle olan 1864 savaşı öncesinde sürgünü başlatmış olmaları onların Çerkezlerden Kafkasya'yı boşaltmak düşüncesinin daha önceki yıllara dayandığını göstermektedir. Ruslar girdikleri coğrafyaya daimî olarak yerleşmeyi ve orayı Ruslaştırmayı planlamışlardır. Kafkasya halkını sürdükten sonra oraya Rus Kazaklarını yerleştirmeleri de bunu göstermektedir.
Hayati Bice “Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler” isimli araştırmasında bu hususu şöyle teyit eder: “Bölgeyi işgal eden Rus Kozaklar tarafından sıkıştırılan ve Rus birlikleri tarafından kuşatılan Abazalar, imkânsızlık içerisinde 1864 yılı Şubat’ında aileleri ve taşınabilir mallarıyla birlikte Kuban boyunda kendilerine gösterilen noktalara yerleşmek veya Anadolu’ya göç etmek üzere son kişilerine varıncaya kadar yurtlarını terk etmişlerdir. Tümgeneral Heymann komutasındaki Çarlık Rus orduları ise 6-16 Mart 1864 arasında bölgedeki Şapsığların tamamen Osmanlı topraklarına göç etmesini sağlamıştır. 19 Mart 1864’te yenilgiye uğrayan Ubıhlar ve diğer Kafkas boyları ise bağımsızlık konusunda bütün ümitlerini yitirmişlerdir” (Bice, 1991: 49).
Rusya’ya karşı yıllarca direnen bölge halkı, artık direnmenin imkânsız olduğunu gördükleri anda çaresizlik içinde vatanlarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Kafkasya halkına Avrupa devletlerinden de herhangi bir ciddi destek gelmemiştir. Sadece Kafkasya'yı ziyaret etmiş İngiliz istihbarat elemanlarından olan “Rusofobik” İngiliz aydınlarından birtakım destekler geldiyse de, bunlar yeterli olmamıştır. Özellikle İngiltere Rusya ile ilişkilerinin bozulmasını istemediği için bu mücadelede sürekli olarak çekingen davranmıştır. Nazan Çiçek'in “Talihsiz Çerkezlere İngiliz Peksimeti”: İngiliz Arşiv Belgelerinde Büyük Çerkez Göçü (Şubat 1864-Mayıs 1865) başlıklı makalesinde bu hususu şöyle dile getirmektedir: “Osmanlı İmparatorluğunun siyasi bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruma ve Rusya karşısında Osmanlı imparatorluğunu tahkim etme” stratejisini izlese de; Çerkezleri ve Kuzey Kafkasya’yı öncelikli düşünmemiştir. İngiltere için Boğazların egemenliği ve Doğu Akdeniz ve Hindistan sömürgelerine açılan kapıların anahtarı önceliklidir. İngiltere’nin Çerkez meselesine doğrudan müdahil olması ancak büyük Kafkas göçünün Osmanlı coğrafyasında yarattığı kargaşa ve göçmenlerin Doğu Anadolu’da Rusya’ya karşı bir tampon bölge oluşturacak şekilde koloniler halinde iskân edilmesi bağlamında ortaya çıkabilecektir” (Çiçek, 2011: 54) .
Ruslar, Kafkas boylarına ya Rusya'nın iç kısımlarına yahut Osmanlı Devleti'ne göç etme seçeneği bırakmaları, Rusya'nın Kafkas boylarını kendi iç bölgelerine sürmesi ekonomik açıdan Rus devletine masraf çıkartacağı ile ilgilidir. Çerkezler Rus katliamlarını daha önceden bilmeleri sebebiyle Osmanlı Devleti'ne gitmeyi tercih etmek zorunda kalmışlardır. Bu durumu teyit eden kabile mensuplarının deniz kıyılarına veya Osmanlı coğrafyasına doğru kitleler halinde yola çıkmalarıdır. Abdullah Saydam’ın “Kafkas Muhacirleri” makalesinde Osmanlı Devleti’nin bir emr-i vaki ile karşı karşıya kaldığını şu arz tezkeresi göstermektedir: “12 Aralık 1863 tarihli arz tezkeresinde de belirtildiği gibi; hükümet, “hazinenin müsait olmayışı sebebiyle bu gelenlerin kabul olunmamasına taraftar iken, bu nüfusu reddederek onları Rusya’nın kahr ve şiddet eline bırakıp telef etmeğe razı olamadığından, çaresiz ülkeye giriş yapanlara ruhsat verilmiştir” (Saydam, 2011: 16) denilmektedir.
Bununla birlikte Osmanlı Devleti göçmenlerin iskânı ile birtakım fayda sağlayacağını da düşünmüştür: Göçmenler ülkenin imarı açısından faydalı olacaklardır. Üretici özellikleri nedeniyle devlete verilen vergiler sonucu hazineye katkı sağlayacak, dahası Ruslarla uzun yıllar savaşmış olan Kafkas kabilelerinin bu konudaki tecrübeleri de birçok askeri fayda getirecektir. Nedim İpek’in Göçler isimli eserinde Osmanlı Devleti’nin göçmenler için kurulan Muhacirin Komisyonu hakkında şu bilgileri verilmektedir: “Ocak 1860 tarihinde kurulan bu komisyon, 1865 yılı sonlarına doğru (27 Kasım 1865) mevcut göçmenlerin üçte ikisinin yerleştirilmiş olması ve kitle göçlerinin durması üzerine lağvedilmiştir. Bu tarihten itibaren göçmen işlerinin tanzim yetkisi Zaptiye Nezareti ve Meclis-i vâlâ'ya devredilmiştir” (İpek, 2006: 43).
Osmanlı Devleti o dönemde gelen Kafkasyalıları Rumeli ve Anadolu'nun çeşitli illerine yerleştirilmiştir. Bu şekilde birçok ıssız alan ve köyler mamur hale getirilmiş, diğer tarafta ise Kafkasya’da boşalan yerleşim yerlerini Rus göçmenler yerleştirilmiştir. Kafkas göçmenleri açısından ister deniz, isterse kara yolu ile göçlerde olsun verilen insan zayiatının sayısı çok yüksek rakamlara ulaşmıştır. Hayati Bice “Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler” isimli araştırmasında şu açıklamayı yapmaktadır: “Kuzey Kafkasya’nın 1850-1860 yıllarında 3.200.000 olan toplam nüfusu 1897 nüfus sayımında yarı yarıya azalmış olarak 1.662.000 kişiye düşmüştür. Bütün etkili faktörler dikkate alınarak 1859-1879 tarihleri arasında iki milyon Kafkasyalının ana yurtlarından göç etmek zorunda kaldığı gerçekçi bir tahmindir. Fakat bu göçmenlerin ancak bir buçuk milyonu hayatta kalmış ve Osmanlı topraklarına yerleşmiştir” (Bice, 1991: 52).
Sohum ve Havalisinden Göç Edenler
1877-78 Rus-Türk savaşı, çok hızlı olarak, doğuda başlamıştır. Savaşın ilan edildiği 24 Nisan 1877 gününde, Rus birlikleri Osmanlı sınırını aşmıştır. Osmanlılar savunma birliklerini Ardahan yakınına yığdılar ama Mayıs ayında yenildiler. Haziranda, Ruslar Kars kenti önüne gelmişlerdi ve bir kale durumundaki bu kenti kuşatmaya girişmişlerdir. Ruslar batıya ilerleyişleri sırasında Ağrı Dağının yanından [batı yanından geçip güneye inerek] dolandılar ve Bayazıt'ı [Doğu Bayazıt] 1 Haziran 1877'de aldılar. İlerlemeyi sürdürüp Eleşkirt vadisine vardılar ve burada onları, vadi yöresinin oldukça kalabalık sayıdaki Ermeni ahalisi sevinçle karşıladı. Yine de, Ahmet Muhtar Paşa komutasındaki Osmanlı birlikleri Rusları göğüsledi ve hatta geri çekilmeye, geçici olarak, zorladı. Türkler Iğdır yakınından Rus toprağına girdiler, bu kez de onları orada Ruslar durdurdu. Ekim ayında, Ruslar, yeniden ilerlemişlerdi ve Alacadağ'da yapılan büyük bir çatışmayı kazanmışlardı. 18 Kasım 1877'de, Kars düştü. Çok büyük kayıplara uğrayan Osmanlı birlikleri, Erzurum yönünde geriye çekildiler. Erzurum 31 Ocak 1878' de Ruslarca alındı. Böylece, 1878 başında, doğu cephesindeki Osmanlı birlikleri tümüyle yenilgiye uğratılmışlardır (McCarty, 1998: 115). Sohum (Sohumkale) , Karadeniz’in Kuzeydoğusunda yer alan bir Osmanlı kıyı şehridir. Yoğun olarak Abazaların yaşadığı bu kıyı şehri stratejik açıdan oldukça önemli bir konumdaydı. Bu yüzden savaş esnasında Osmanlı kuvvetleri Sohum’a taarruz düzenleyerek burayı Ruslardan aldı. Bunu gören bölge halkı Ruslara karşı ayaklandı. Bir aya yakın bir süre yerel halkla beraber Ruslara karşı savaşan Sohum tümeninin Ağustos 1877’de savaşın zora girdiği Rumeli cephesine sevk edilmesiyle Sohum’daki durum Ruslar lehine dönmüştür. 40.000 kadar kişinin Sohum’da göç amacıyla toplanması üzerine bölge Müslümanlarının Anadolu'ya nakledilmesi kararlaştırıldı (Yerli, 2017: 39). 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sırasında ve sonrasında Ruslar tarafından ele geçirilen Kars, Ardahan, Artvin ve Bayezıt gibi daha önce Osmanlı toprağı olan yerlerde halkın malları yağmalanarak insanlara türlü eziyetler yapılmış, erkekler ise Sibirya’ya sürülmüştür. Ardından Ardahan’da Ruslar tarafından, yaş farkı gözetilmeksizin 800 kişi katledilmiştir (Yerli, 2017: 40).
Kafkasya’dan Zorunlu Göçleri Gösteren Gravür
Doksanüç Savaşı esnasında Sohum Kumandanı Fazlı Paşa Batum ve Sohum'da bulunan vapurların bölgedeki Müslümanların Rusların bütün kuvvetiyle Sohum üzerine hücum etmeye hazırlandığı bir sırada göçmen sevkine tahsis edilen vapurların yetersizliğini belirtmiştir. Eğer, sevk işi hızlandırılmazsa iskele ve şehirdeki Müslümanlar ve hatta asker, büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalacaktı. Hâlbuki Müslüman ahali askerle birlikte muharebeye giriştikten sonra evlerini yakarak sahillere dökülmüşlerdi. Sevkiyatın gecikmesi halinde halk düşman ateşiyle karşı karşıya kalacağı gibi asker de muhtemelen tehlike içine düşecekti. Bu ihtimallere imkân tanımamak için göçmenlerin Trabzon, Samsun ve Kastamonu taraflarına yerleştirilmesi düşünülmüştür. Ancak, buralarda göçmenleri iskân ve iaşeye yeterli olacak büyüklükte arazi olmadığı, Rumeli'nin zayi olan nüfusunun mümkün mertebe yerini doldurmak gerektiği fikriyle, Sohum göçmenlerinin Rumeli'nin münasip mahallerine yerleştirilmesi padişah tarafından şifahen irade olunmuştur. Muharebe esnasında Rumeli'ye göçmen iskânı güç olacağından bu irade tatbik edilemedi. Bunun üzerine Sohum limanına yığılmış olan 40.000 göçmenin başta Trabzon olmak üzere Karadeniz'in öteki liman ve iskelelerine taşınması kararlaştırıldı. Ancak, tahsis edilen vapurlar yeterli olmayınca Tunus ve Suriye'den İstanbul'a gelmesi beklenen vapurlar ile mîrîye ait nakliye vapurlarının beklenmeksizin Sohum'a sevki kararlaştırıldı. Bunların da yetersiz kalması hâlinde ecnebi kumpanyalarından vapur kiralanabilmesi hususunda Bahriye Nezaretine yetki verilmiştir (İpek, 2006: 56).
Gemilerle Karadeniz'in Anadolu sahillerine sevk edilen 60.000 göçmenin Samsun ve çevresine iskânı işi beraberinde Tercüman Ahmed Beyefendi olduğu hâlde Reşid Paşa görevlendirilmiştir. Bu göçmenler başta Çarşamba ve Bafra olmak üzere Trabzon vilâyetinin değişik noktalarına yerleştirildiler. Reşid Paşa kendisine verilen memuriyeti Aralık 1877 tarihine kadar tamamlayarak İzmit'te iskân edilmek isteyen bin göçmen ile birlikte İstanbul'a döndü. İskân bölgelerinin uzak olması, sevk ve nakil işlemlerinde karşılaşılan sorunlar Canik'teki göçmenlerin geçici iskân sürelerinin ister istemez uzamasına sebep oluyordu. İstanbul'daki göçmen temsilcileri çözüm olarak göçmenlerin bulundukları sahada boş araziye yerleştirilmesi ve iskân işi sonuçlanıncaya kadar tayinat verilmesini önerdiler. Bu istek üzerine, beraberinde göçmen ileri gelenlerinden üç kişi olduğu hâlde bölgeyi ve göçmenleri tanıyan Tercüman Ahmed Bey Canik sancağına gönderildi. Ahmed Bey'e verilen talimata göre, göçmenler tespit edilerek boş arazilerde iskân edilecektir. İskân işi sona erinceye kadar iskân, ziraat ve iaşe hususlarında yerli ahali kendilerine yardım edecek, halkın yardım edemediği göçmenlere ise mîrîden tayinat verilecektir. Öte yandan parçalanmış ailelerin birleştirilmesine çalışılacaktır (İpek, 2006: 57).
Sohum göçmenlerinin bir kısmı da Karahisar'da iskân edilmek üzere geçici olarak Giresun'a yerleştirilmişti. Aslında göçmenler Varna veya İzmit taraflarında İskân edilmeyi arzu ediyorlardı. Göçmenlerin bu istekleri, Varna'nın tahliyesi gündemde olduğundan ve İzmit'te iskâna elverişli yer bulunamadığından karşılanamadı. Henüz iskân edilmeyen söz konusu göçmenlerin tayinat bedeli yıllık 30.000 kuruştu. Mal sandığı (yerel devlet hazinesi) bu miktardaki bir harcamayı daha fazla karşılayamayacağını komisyona bildirmiştir. Bu durumda hazineyi daha fazla zarara sokmamak için göçmenlerin Karahisar'da iskâna ikna edilerek hemen sevk edilmeleri hususu Sivas vilâyetine tebliğ edildi. Söz konusu göçmenler zorunlu olarak Karahisar'a sevk edilmeye başlandı. Bazı zararlara sebebiyet, vereceği düşüncesinde olan yerli halk bu sevkiyattan kaygılanmaktaydı. Neticede Sohum göçmenlerinin Trabzon- İzmit arasında kalan geniş sahaya dağıldığı anlaşılmaktadır. Ancak, yerleştirildikleri yerlerde çeşitli zorluklarla karşılaşan Sohumlu göçmenlerden bir kısmı memleketlerine dönmeye çalıştı. Bu gibi teşebbüsleri önlemek amacıyla söz konusu göçmenlerin Ali Kemali Paşa'nın teklifi üzerine Anadolu'nun kırsal bölgelerine sevk edilmeleri kararlaştırıldı. Bu önleme rağmen, memleketlerine dönenler de oldu. Öyle anlaşılıyor ki, bunlar geri dönüş talepleri kabul edilen Hıristiyan göçmenlerdi. Ancak, Haziran 1879 tarihinden sonra geri dönüşe istisnasız izin verilmemesi hususunda Muhacirin Komisyonuna talimat verildi (İpek, 2006: 57-58).
Batum ve Havalisinden Göç Edenler
Batum, Karadeniz’in Doğu ucunda yer alan, günümüz Türkiye sınırlarına 15 km uzakta olan, Çoruh Nehrinin denize döküldüğü yerin Kuzeydoğusunda oldukça verimli bir arazide bulunan ve ticari olarak da ciddi önemi olan bir yerdir. Aynı zamanda nüfusunun çoğunluğu Müslümanlardan oluşan bir şehirdir. Uzun yıllar Osmanlı Devleti toprakları içinde yer alan bu şehir 93 Harbi sonrası Ruslara savaş tazminatı olarak verilmiştir. Daha 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nin çıkmasıyla başlayan göçler işgalden sonra iyice hızlanmıştır(Yerli, 2017: 53).
Esasında göç Batum'un Ruslar tarafından resmen işgal edilmesinden önce başlamış ve 7 Eylül 1878'e kadar Trabzon'a gelenlerin sayısı 5.500'ü bulmuştu. Diğerleri de mal varlıklarını tasfiye ettikçe göç kervanına katılıyordu. Haftada bir kere Batum iskelesine gidip gelen İdare-i Mahsusa vapuru göç hareketinin hızlanması üzerine göçmen naklinde yetersiz kalınca göç etmek arzusuyla sahile inenler zorunlu olarak geri dönüyorlardı. Bu durumun önlenebilmesi için Trabzon vilâyeti göçmen nakline tahsis edilen vapur sayısının arttırılmasını talep etti. Bu talep üzerine, Batum ve çevresinden göç edecek olan 40.000 göçmenden 29.000'inin iskân mahallerine nakli için Mevrid-i Nusret, Asir, Selimiye, Muhbir-i Server ve Mecidiye vapurları tahsis edildi(İpek, 2006: 58).
Batum ve havalisinden deniz yolu ile gelenler ilk etapta Trabzon ve Kastamonu vilâyetlerinde iskân edilmeye çalışıldı. Bu çerçevede 700 hane Çürüksu göçmeninin iskân işlemlerine Mayıs 1879'da başlanıldı. Bu arada yeni gelecek olan göçmenleri yerleştirmek amacıyla Canik sancağı sınırları dâhilinde iskâna elverişli 50.000 dönüm boş arazi tespit edildi. Trabzon ve Canik'te iskâna elverişli yerler tespit olunduğu halde bölgede bulunan 20.000 kadar Acara ve Livana göçmeni mahalli İdarelerin adem-i takdiri sebebiyle iskân olunamadı. Bu arada Acara, Livana, Gönye, Çürüksu ve Batum havalisinde bulunan 60- 70 bin kişi Aydın vilâyeti dâhilindeki çiftlikât-ı hümayun veya askerî kurumların tasarrufunda bulunan Çifteler çiftliğinde yerleşmeyi talep ettiler. Söz konusu göçmenlerin vekillerine Sisam adası karşısında birkaç yüz bin dönüm büyüklüğünde bulunan Çakıllı isimli saha gösterildi. Göçmen vekilleri su kaynaklarının bulunmaması ve arazinin tarıma elverişsiz olması gibi sebeplerden dolayı burayı beğenmediler. Ancak, vilâyetin öteki noktalarında bu kadar göçmeni toplu olarak yerleştirmeye elverişli arazi yoktu. Hatta arazi darlığı sebebiyle vilâyet dâhilindeki Rumeli göçmenleri dahi yerleştirilememişti. Çifteler çiftliğinde ise orduya ait hayvanlar beslendiğinden ve civar köyler ahalisince bu topraklardan faydalanıldığından söz konusu göçmenlerin topluca burada iskânı uygun görülmedi. Bu çiftliğin Ankara sınırında bulunan korusu göçmen iskânına elverişliydi. Ancak, dokuz ay geçmesine rağmen bu hususta irade çıkmayınca, göçmen vekilleri bin haneden ibaret olan göçmenlerin Hüdavendigar vilâyetindeki öteki çiftlikler ile Bursa şehri ve Kütahya sancağında mevcut bulunan boş arazilerde yerleştirilmelerini talep ettiler. Fakat Ankara vilâyeti iskân memurluğunun Bâlâ-i Vezir ve Haymana kazaları dâhilinde bin haneyi iskâna elverişli boş arazinin bulunduğunu bildirmesi üzerine Sadaret, söz konusu göçmenlerin buralarda yerleştirilmesi için Ankara vilâyet makamına talimat verdi. Bu göçmenlerin yerleştirilip yerleştirilmediğine dair elimizde bir kayıt yoktur. Ancak, Haziran 1881'de 4.000 ve Şubat 1882'de. 3.000 Batum göçmeninin İstanbul üzerinden söz konusu iskân mahallerine sevk edildikleri bilinmektedir(İpek, 2006: 59-60).
1886 yılına kadar, Ordu kazası dâhilinde 1.034 hanede 4.254 Batum göçmeni iskân edilerek kurulan köy ve mahallelerde ihtiyaca göre cami, mescit, mektep ve medrese binaları inşa edildi. Bu iskân faaliyetine rağmen Trabzon vilâyetinin diğer kazalarında bulunan 4.500 hanelik bir göçmen kitlesinin henüz daimi statüde yerleştirilemediği anlaşılmaktadır. Rus hükümetince belirlenen sürenin 1890 senesinde sona ermesinden sonra Batum ve havalisinden resmî göç vuku bulmadı. Yalnız, firar suretiyle iltica edenler kabul ve iskân edilmekteydi. Bununla beraber, 1893'de göç etmek isteyen Ardanuç'tan 50 hane ve Livana'dan 13 hanede 496 nüfusun göç edebilmesi için Hariciye Nezaretinin Rusya nezdinde teşebbüse geçmesi Meclis-i Vükelâca kararlaştırıldığı bilinmektedir. Öte yandan, Batum ve çevresinden yapılan göçler, XX. yüzyılın başında da devam edecektir (İpek, 2006: 60-61).
Batumlular Göç Yolunda (Termal Yalova Haber)
Batum Göçleri (Termal Yalova Haber)
Osmanlı Devleti topraklarına yerleştirdiği Kafkasya göçmenleri için yerleşim alanları olarak sadece bir bölgeyi düşünmemiştir. Balkanlarda Slavlara karşı, Anadolu'nun doğusunda ise gelebilecek Rus tehlikesine karşı bilinçli bir politika uygulanmıştır. Balkanlarda hem 1877- 1878 Osmanlı-Rusya savaşı hem de Balkan savaşları esnasında Çerkezlerin büyük yararlılıkları görülmüştür. Doğu Anadolu'ya yerleştirilen göçmenler sayesinde ilave olarak Doğu Anadolu aşiretlerinin devlete bağlılık duygusunu artıracaklarını düşünülmüş, o dönemde Doğu Anadolu'daki Ermeni çetelerinin faaliyetlerine karşı bu göçmenler Osmanlı devletinin yanında yer almışlardır.
II. Dünya Savaşı Sonrasında Kafkasyalıların Sürgünü
Kafkasya Balkar Sürgün Müzesi (Hilmi Özden-2019)
Sovyetler Birliği Komünist Partisi siyasi bürosu 27 Aralık 1943 tarihinde Kırım, Karaçay-Balkar, Çeçen-İnguş, Kalmuk ve Volga Alman Muhtar Sovyet cumhuriyetlerinin feshedilmesine ve haklarının toptan Sibirya ve Orta Asya’ya sürülmesine karar vermiştir. Kararın alındığı tarihte böyle bir uygulamayı hayata geçirmek mümkün olmadığı için, Sovyet hükümeti bir yıl beklemek zorunda kalmıştır. Bunlarla birlikte Adigelerin bir kısmı Taman Çerkezleri de 1944 yılında tevkif edilerek Sibirya'ya sürümüşlerdir.
Karaçay-Malkar halkının 1943- 1944 arası toplu olarak Kafkasya’dan Orta Asya ve Sibirya’ya sürülmelerine sebep olan olaylar, 1917 yılındaki Rusya’nın Bolşevik ihtilaline kadar uzanmaktadır. 11 Mayıs 1918'de Kafkasyalılar “Birleşik Kafkasya Dağlıları Cumhuriyeti”ni kurmuşlardır. Yedi eyaletten oluşan bu Cumhuriyet; Abazya, Adige, Kabardey, Karaçay-Malkar, Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan’dır. Fakat Sovyet yöneticileri 1936'da yeniden statüleri değiştirilen Kafkasyalıları üç özerk bölgeye ayırmıştır. Bolşevikler Karaçay-Malkar’da askeri mahkemeler kurarak, 3000 kişiyi kurşuna dizmiş, 17000 kişi de Sibirya çalışma kamplarına sürgüne göndermiştir. 1932’den 1934’e kadar Karaçay’da zorla kollektifleştirme (devletleştirme) çalışmalarına karşı 1934’te tekrar ayaklanan Karaçay-Malkarlardan 3000 aileyi daha sürgüne gönderilir. 1936- 1937 yıllarında kollektifleştirmeye isyan eden Karaçaylar, 1939-1940 yıllarında yarıya yakını ya katledilmiş ya da Sibirya’ya sürülmüştür.
Kafkasya Balkar 1944 Sürgün Müzesi (Hilmi Özden-2019)
Kafkasya Balkar 1944 Sürgün Tren fotoğrafı (Hilmi Özden-2019)
1957 yılında Balkarların sürgünden dönüş fotoğrafı (Hilmi Özden-2019)
Kafkasya Balkar 1944 Sürgün Müzesinde Balkar Soykırımında boşalan ve 1957-59 dönüş sonrası insansız (mavi renkli) köyler (Hilmi Özden-2019)
Kafkasya Balkar 1944 Sürgün Treni (Hilmi Özden-2019)
Kafkasya Balkar 1944 Sürgün Treni iç görünüşü (Hilmi Özden-2019)
Tutsaklığı Temsil Eden Zincirlenmiş Kafkasya Kulesi (Hilmi Özden-2019)
Kuzey Kafkasya'da 1939 yılı Kasım ayında başlayan isyan bütün bölgelere yayılırken, Alman birlikleri 1941 yılında Sovyet ordusuna öldürücü bir darbe indirerek Kuzey Kafkasya’ya girmiştir. Sovyetlere karşı isyan etmiş olan Kuzey Kafkasyalılardan bir kısmı Alman ordularına katılarak, onlarla birlikte Sovyetlere karşı savaşmaktadırlar. Ancak 1942’de Alman ordularının Sovyet birliklerine karşısında yenilerek, geri çekilmeye başlayacaklardır. Buna rağmen Kuzey Kafkasyalı milliyetçiler çeteler halinde mücadelelerine devam etmektedirler. Ufuk Tavkul “XX. Yüzyılda Kafkasya’dan Karaçay-Malkar Göç ve Sürgünleri” makalesinde bu tarihten itibaren Karaçay-Malkar halkının yaşadıklarını şu şekilde anlatır: “Almanlar Kafkasya’dan çekilir çekilmez 15 Ocak 1943'te Kızıl Ordu Karaçay'a büyük bir saldırı başlatmıştır. Karaçay köyleri yerle bir edilmiş, daha sonra 2 Kasım 1943 tarihinde Karaçay halkı topyekûn sürgüne gönderilmiştir. Aynı karar 8 Mart 1944’te Malkarlara da uygulanmıştır. On dört yıl boyunca Kafkasya’dan uzakta sürgünde yaşayan Karaçay-Malkar halkı 1950 yılında vatanlarına geri dönmeye başlamıştır. Karaçay-Malkar halkının sürgün yerleri: Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan toprakları olmuştur” (Tavkul, 2015: 151).
II. Dünya Savaşında Karaçay Bölgesinde Stalin’in emri ile Katledilen yaşları 3 günlük ile 18 aylık arasında değişen 150 çocuk-bebeklerin de dâhil olduğu 329 katledilmiş insan mezarlığı (Hilmi Özden-2019)
Yaşları 3 günlük ile 18 aylık arasında değişen 150 çocuk-bebeklerin de dâhil olduğu 329 insan katledilen köy için emri verenin Stalin olduğu biliniyor fakat katliamları yapanların "Alman" askerleri olduğu telkin edilmiş. Bu siyah mermer blok anıt, bu acı tabloyu simgeliyor (Hilmi Özden-2019)
Kuzey Kafkasyaların 1864 yılında yaşadıkları büyük sürgünden sonra ikinci büyük sürgün, Çeçen-İnguş halkından 800.000 Karaçay-Malkar halkından ise 200.000 kişinin Sibirya yahut Türkistan cumhuriyetlerine gönderilmeleri olmuştur. Kuruçev, Komünist Partisi'nin 20. Kongresinde Stalin tarafından Kuzey Kafkasya halklarının sürgüne gönderilmesinin doğru olmadığını, bütün bu hakların itibarlarının iade edilmesini vurgulayarak Çeçen-İnguş, Karaçay- Çerkez Kabartay-Balkar ve Kalmuk-Özerk cumhuriyetlerinin yeniden ihya edilmesini ve Sovyet Rusya'nın bu milletlere yapmış olduğu haksızlığı düzelteceğini, sürgüne gönderilen halkların eski yurtlarına dönerek hayatlarını yeniden tanzim etmelerine yardımcı olacaklarını beyan etmesi üzerine; Kuruçev hükümeti tarafından tespit edilen bir plana göre Karaçay-Malkarlar 1957-1958 arasında Çeçen-İnguşlar ise 1960 yılı sonuna kadar anavatanlarına dönüşlerine tamamlamışlardır.
Ahmet Hazer Hızal, “Kuzey Kafkasya” isimli eserinde Kuzey Kafkasya’ya halkların dönüşünü şu rakamlarla vermektedir: “1958 yılı başlarına kadar sürgünden dönmüş olan Çeçen-İnguş’ların sayısı 200.000 kadardır. Bu rakam sürülmeden önce 800.000 nüfusa sahip olan bu halkın %25'i nispetini teşkil etmektedir. Karaçay-Malkarlardan ise 1958 Nisan ayına kadar 5000 aile dönmüştür. Bu ise nüfusu 190.000 olan Karaçay-Malkarların yüzde 13'ünü karşılamaktadır” (Hızal, 1961: 124).
Bu rakamlar sürgün sırasında ve sürgündeki kötü şartların halkların nüfusunu azalttığını göstermektedir. Ayrıca Kuruçev’in açıklamalar yaptığı dönemde Kuzey Kafkasya halklarıyla birlikte sürgün edilen Kırım Türkleri için herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Çoğunlukla kendi köylerine ve kasabalarına geri dönen bu halklar, mal ve mülklerinin yağma edildiğini görmüşlerdir. Bu kararın çıkarıldığı dönemdeki yöneticilerinin çoğu sürgün emrini veren ve suçlu olarak ilan edilen Stalin idaresinde görev almış yetkililer olmuştur. Hem Rus Çarlığı hem de Sovyet Rusya, Kuzey Kafkasya coğrafyasına sömürgeci bir siyaset uygulamış ve kolonizasyona tabi tutmuştur. Günümüzde Dağıstan bölgesi hariç Kuzey Kafkasya'nın tamamında yerli halkların hepsi azınlık durumundadır. 19.yy’ın başında 5 milyon nüfusa sahip olan Kuzey Kafkasya, Rus Çarlığı ve Sovyetlerin uyguladığı sürgün ve katliam politikalarıyla yerli halkın nüfusu bugün 7 milyonu bile bulmamaktadır.
Ahıska Sürgünü
“Ahıska şehri,Türkiye’nin kuzeydoğusunda, Ardahan ilimizle sınır teşkil eden, Gürcistan toprakları içinde yer alan, çok eski bir Türklük yurdunun merkezidir. Abastuban, Adigön, Aspinza, Ahılkelek, Azgur ve Hırtız gibi kasabaları ve bu kasabalara bağlı 200 kadar köyü vardır”(Zeyrek, 2006: 9). 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra imzalanan Ayastefanos/Yeşilköy Antlaşması'yla Kars, Ardahan ve Batum, savaş tazminatı yerine Ruslara bırakılınca, Ahıska da, bizden uzaklarda kalmış oldu. Ahıska ve çevresinin Çarlık Rusya'sı işgalinde geçen doksan yıllık hayatı, zulümlerle doludur. Halkın bir kısmı Türkiye'ye göç etmiş, Ağrı, Muş, Çorum, Hatay ve Bursa yörelerinde yerleşmiştir (Zeyrek, 2006: 23).
Rusya'daki 1917 Komünist ihtilalinin getirdiği "oto determinasyon" hakkından yararlanan Ahıska Türkleri, 1918 Nisanında Türkiye'ye katılma kararı aldılar ve bu kararı resmi bir müracaatla Osmanlı Devleti'ne ilettiler. Bu müracaatı, 4 Haziran 1918'de yapılan Batum Antlaşmasında Gürcistan Cumhuriyeti taraf'ından kabul edildi. Böylece Türkiye, daha önce kaybedilen topraklarına kavuşarak 1828'deki sınırına ulaştı. Halil Paşa kumandasındaki Türk askeri Ahıska'ya girdi. Halk teşkilatlandı ve Ömer Faik Bey başkanlığında geçici idare teşkil edildi. 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesiyle ordumuz 1914 sınırına çekilince bölge, Ermeni ve Gürcülerin işgaline uğradı (Zeyrek, 2006: 23).
II. Dünya Savaşı ve Ahıska (15 Kasım 1944)
1944 Ahıska Sürgünü (Tercüman Gazetesi)
15 Kasım 1944 tarihi, bir kış gecesi 200’den fazla köy ve kasabada yaşayan binlerce insan, birkaç saat içinde ocağından sökülerek yük ve hayvan vagonlarında, Sibirya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a sürülmüşlerdir. Sürgün edilenlerin birçoğu yollarda öldü. Sağ kalanlar da, ata vatanından ebedî ayrılığa mahkûm edildiler. Yıllarca dünya kamuoyundan sürgünün belgeleri gizlendi. Bu sürgünün kararı 31 Temmuz 1944 tarihinde; milyonlarca insanı katleden; zalim Stalin tarafından imzalamıştır:
“Ahıska, Adigen, Aspinza, Ahılkelek ve Bogdanovka rayonlarıyla Acaristan Özerk SSC’den Türk, Kürt, Hemşin olmak üzere toplam 86.000 kişiden meydana gelen 16.700 hanelik nüfustan, 40.000’i Kazakistan SSC’ye, 30.000’i Özbekistan SSC’ye ve 16.000’i de Kırgızistan’a tahliye edilsin.” emriyle başlıyordu. Tahliyenin, SSCB Halk İç İşleri Komiseri Beriya tarafından 1944 yılı Kasım ayında gerçekleştirmesi isteniyordu” (Zeyrek, 2006: 25).
14 Kasım’ı 15’ine bağlayan gece, Türk köyleri askerler tarafından kuşatıldı. Kapılar dövüldü. Birkaç saat içinde, küfür, tüfek ve dipçiklerle köy meydanlarına toplanan halk, kamyonlarla demiryolu boylarına getirilerek hayvan vagonlarına dolduruldu. İnsanlar, haftalar sürecek bir ölüm yolculuğuna çıkarıldılar. Gittikleri yerlerde yıllar sürecek zorbalıklara ve acılara maruz kaldılar. Sürgünü gerçekleştiren L. Beriya, 28 Kasım 1944 tarihli yazıyla, icraatını Stalin’e rapor ediyordu:
“Türklerin, Kürtlerin ve Hemşenlilerin Gürcistan SSC sınır bölgesinden tahliye işlemleri tamamlanmıştır. Türkiye’nin sınıra yakın kısmındaki nüfusla akrabalık bağları bulunan söz konusu halkın önemli bir çoğunluğu kaçakçılık yapmakta olup muhaceret eğilimi gösteriyor ve Türkiye istihbarat makamları için casus angaje etme ve çete grupları oluşturma kaynağı teşkil ediyordu. Tahliye işlemlerine hazırlık tedbirleri bu yılın 20 Eylül gününden 15 Kasım gününe kadar alınmıştır. Nitekim tahliyeye tâbi tutulan kişilerin sınırı geçmesini önlemek için Türkiye ile devlet sınırımızın korunma ve gözetimi azami şekilde takviye edilerek kuvvetlendirilmiştir. Adigen, Aspinza, Ahıska, Ahılkelek ve Bogdanovka rayonlarında tahliye işlemleri 15-18 Kasım; Acaristan Özerk Cumhuriyeti’nde ise 25-26 Kasım günlerinde gerçekleştirilmiştir. Toplam 91.095 kişi tahliye edilmiştir. Tahliye edilenleri taşıyan katarlar hareket hâlinde olup Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’daki yeni iskân yerlerine doğru yol almaktadırlar. Tahliye işlemleri düzenli ve olaysız bir şekilde tamamlanmıştır. Adı geçen sınır rayonlarına Gürcistan’ın toprak sıkıntısı çekilen bölgelerinden 7.000 köylü hanesi iskân edilecektir” (Zeyrek, 2006: 26-27).
1944 Ahıska sürgününün tahminî rakamları şöyledir:
Ahıska: 64 köy, 30.000; Adigön: 72 köy, 40.000; Aspinza: 59 köy, 35.000; Ahılkelek: 11 köy, 5.000; Bogdanovka: 2 köy, 5.000 olmak üzere 208 köyle birlikte toplam 115.000 kişi sürgüne gönderilmiştir. Beriya’nın sürgün raporunda tahliye edilen nüfus için verilen 91.000 rakamı doğru değildir. Ciddî kaynaklar, 1926 tarihli resmî rakamı 137.921 olarak vermektedir. Sürgüne gönderilen insan sayısı, bu rakamın üzerinde olmalıdır. Sürgün sırasında cephede bulunan 40.000 kişiyi de bu rakama eklemek gerekir. Böylece sürgün insan sayısı, bir Alman dergisinin verdiği gibi 180.000 kişi olmalıdır (Zeyrek, 2006: 27).
1968 Kasım’ında Sovyet KP Merkez Komitesi Sözcüsü B. P. Lakovlev, kendisine gelen Türk temsilci heyetine, vatanları olan Ahıska yöresine dönüşlerine müsaade edileceğini vaat etti. Bu vaade sevinerek Ahıska’ya hareket eden yüzlerce Türk ailesi, mahallî yöneticilerin engellemeleriyle karşılaştılar. Çalışma belgeleri verilmedi, askerlik problemi çıkarıldı ve taşınmak için vasıta verilmedi. Azerbaycan’dan gelenler de Gürcistan hududunda durduruldular. Eşyalarını bırakarak girenler de Gürcü idareciler tarafından sınır dışı edildiler. Ahıska Türkleri vatana dönüş hareketinin lideri Enver Odabaşev, arkadaşları Muhlis Niyazov, İslâm Kerimov, T. İlyasov’la birlikte Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği’ne müracaat ettiler. 2 Mayıs 1970’te “Biz Türküz!” diye başlayan bir beyannameyi açıkladılar. Bu beyannamede şu görüşlere yer veriliyordu: SSCB yetkili adli makamları ve Bakanlar Kurulu bir tahkikat yapmalı ve biz Türkleri sürgüne gönderenleri cezalandırmalıdır. Yüksek Sovyet Prezidyumu, Türklerin kendi yurtlarına iskân ve milletlerin mevcut determinant haklarını vererek, başkenti Ahıska olmak üzere bir Türk Muhtar Cumhuriyeti veya Özerk Vilâyeti kurulmasını kabul etmelidir. Sürgünden dolayı uğranılan zarar ziyan tazmin edilmelidir. Eğer bu talepler yerine getirilmeyecekse Türkiye’ye göç etmemize müsaade edilmelidir. Bu tebliğin yayımlanması çok önemlidir. Zira o güne kadar Batı âlemine ulaşan en aydınlatıcı belge budur. Ayrıca millî kimliklerini en açık şekilde dile getirmeleri de mühimdir. Şu var ki, Sovyet makamları bu tebliğe cevap vermemiştir (Zeyrek, 2006: 30).
Fergana Olayları ve Yeni Bir Sürgün
1989 Nisanı’nda Özbekistan’ın Kuvazay kasabasında başlayan bir pazar kavgası, günden güne büyüyerek Ahıska Türklerinin yeni bir felâketine sebep oldu. Özbek Türkleri ile Ahıska Türkleri arasında cereyan eden kardeş kavgasında maalesef kan döküldü. Yüzlerce ölü ve yaralıdan sonra Ahıska Türkleri, yeniden vatana dönme yahut yeni vatan arama yoluna koyuldular. Ahıska Türkleri, ana yurtları olan eski Türk topraklarını, kurbanlar vererek terk etmek zorunda kaldılar. Kendi dil, din, soy ve kan kardeşlerinden ayrılıp Rus askerlerinin himayesine sığındılar. Savaş uçaklarıyla Rusya’nın iç kesimlerine, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’a taşındılar. 45 yıl öncesinin dehşetini yeniden yaşadılar. Üçüncü, hatta dördüncü defa vatan değiştirmek, yurt edinmek, yuva kurmak zorunda kaldılar(Zeyrek, 2006: 30-31).
Burada boyculuk duygusunun nasıl korkunç olaylara sebep olduğunu anlamız gerekmektedir. İster Rus kışkırtmasıyla olsun isterse cehaletin körüklediği kabilecilikle olsun Fergane ve Oş olayları Türk Toplulukları arasındaki kardeşliği kan, kin, kopuş, ayrışma ve gözyaşı ile zedelemiştir. Zaman zaman Türkiye’de yapılmak istenen de Türkleri birbirinden ayrıştırmak ve ayırmaktır. Bu anlayış, Türkiye’yi, Türkistan ve Kafkasya’nın kabile veya halklar çıkmazına sürüklemek demektir. Diğer Türk Yurtlarındaki aynı dili konuşan (yahut aynı soydan gelen), aynı kültürü paylaşan öz be öz Turanî halklar arasında meydana gelen acı olayların ibret alınması gerekmektedir.
Balkan Göçleri
Balkanlarda Osmanlı Devleti 1699 Karlofça Antlaşması'ndan sonra gerilemeye başlamıştır. Balkanlarda yaşayan halkları Rusya ve Avrupa devletleri kışkırtmasıyla Yunanistan'daki ayaklanma bu çözülmenin ilk tohumları olmuştur. 1821'de başlayan Yunan isyanı, Fransa İngiltere ve Rusya'nın Osmanlı donanmasını 1827’de yakması, Yunan krallığının kurulmasının yolunu açmıştır. Osmanlı Devleti bu beklemediği yenilgi karşısında Yunanistan'ın kurulmasına izin vermiştir. Yunanistan'ın bağımsızlığına kavuşması, diğer Balkan halklarını da cesaretlendirerek, Rusya'nın Panslavist politikasıyla daha da güçlenir. “Sırp isyanının görüldüğü 1804 ve 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında yaklaşık 200.000 Müslüman kendileri için daha güvenli düşündükleri yerlere göç etmişlerdir” (İpek, 2006: 22).
Atilla Güler'in “Balkanlar'a Hüzünlü Veda” eserinde bahsettiği Rusya, 1829 yılında Osmanlı sınırlarında batıda Edirne doğuda Erzurum vilayetlerine kadar ilerler. Osmanlı ile Rusya arasında 14 Eylül 1829’da imzalanan Edirne Antlaşmasıyla; Sırbistan ve Eflak Voyvodalarına daha önce verilen hakları kalmakla birlikte, yetkileri genişletilir. Bundan sonra Eflak-Boğdan (Memleketeyn) voyvodaları bu makamda hayatlarının sonuna kadar bulunacaklardır. Toprakları, usûlen Osmanlı’ya bağlı kalmakla birlikte, Türkler buraları terk edeceklerdir (Güler, 2017: 62).
Romanya şeklen de olsa Osmanlı İmparatorluğuna 1878 yılına kadar bağlılığını sürdürür. Sırbistan açısından 1829 Edirne anlaşması ile Osmanlı Devleti'ne ait Belgrad ve birkaç kale dışında asker bulundurma yetkileri sınırlandırılarak, bu kaleler haricindeki bölgedeki Türklerin, Sırbistan’ı terk etme hükmü getirilmiştir. Fahir Armaoğlu’nun Siyasi Tarih çalışmasında belirttiği gibi “Edirne Antlaşması ile Eflak ve Boğdan hakkındaki imtiyazlar tekrar teyit edilmiştir. Osmanlı Devleti 22 Mart 1829'da İngiltere Rusya ve Fransa arasında imzalanan Yunanistan'ın bağımsızlığını kabul eden protokolünü onaylamıştır. Avrupa'da Rusya Tuna deltasından bir kısım toprak almış, Osmanlı Devleti aynı zamanda doğuda da sınırlarını içeri çekmek zorunda kalmıştır” (Armaoğlu, 1975: 106).
Rusya'nın kışkırtması Fransız İhtilalinin etkisiyle bağımsızlık isteği Karadağ üzerinde de görülmeye başlamıştır. 1852 yılında Danilo, Karadağ prensliği kurduğunu ilan etmiştir. Osmanlı Devleti bunu tanımamasına rağmen, 1856 yılı Paris kongresinde Karadağ hem bağımsızlığını hem de Hersek ve Arnavutluk taraflarına doğru sınırlarını genişletmek istemiştir. Osmanlı’nın karşı çıkması üzerine ertelenen bu istek sonucu Karadağ buhranı 1875’e kadar büyüyerek devam etmiştir. Bu arada Avusturya İmparatorluğu, Sırbistan ve Karadağ üzerinde bir hamilik hakkı ile Bosna Hersek’i topraklarına ilhak etmeyi planlamakta, artık rakip gördüğü Rusya’nın Balkanlarda yerleşmesini istememekte ve zayıf bir Osmanlı Devleti’nin bulunmasını tercih etmektedir. 1875 yılında başlayan Hersek isyanına Sırbistan ve Karadağ da yardım etmiştir. Bu ortamda Panslavizm akımı güçlenmeye başlamış, Sırp prensi Milan, 29 Haziran 1876’da Osmanlı’dan Bosna’nın Sırbistan’a, Hersek’in Karadağ’a verilmesini istemiştir. Atilla Güler'in “Balkanlar'a Hüzünlü Veda” eserinde anlattığı üzere: “Osmanlı henüz cevap vermemiştir ki, Sırbistan 1 Temmuz 1876 tarihinde; Karadağ 2 Temmuz 1876’da Osmanlı’ya savaş açmıştır. Avusturya ve Rusya bunu takiben 8 Temmuz 1876’da bir anlaşma imzalamışlardır. Buna göre Osmanlı İmparatorluğu bu savaşta mağlup olursa; Bosna, Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Avusturya arasında paylaşılacak; Rusya Baserabya ve Batum’u alacak, Bulgaristan, Arnavutluk ve Rumeli’ye özerklik verilecek Yunanistan da Epir ve Teselya’yı alacaktır. Osmanlı İmparatorluğu’nun galip gelmesi durumunda ise, Rusya ve Avusturya mevcut durumun devamı için beraber çalışma yapacak ve sınır değişikliği olmayacaktır” (Güler, 2017: 87).
Osmanlı Devleti'nin Balkanlarda karşılaştığı en büyük yenilgi, 1877-78 yıllarında meydana gelen Osmanlı-Rus harbi sonucudur. Rumi takvimle 1293 senesinde olması nedeniyle Türk halkı tarafından “93 Harbi” olarak isimlendirilir. ‘93 Harbi, Osmanlı devletinin dağılmasını ve yıkılmasının başlangıcını gösteren çok büyük bir hadisedir. Bu savaş 1912- 1913 Balkan harbi ve 1914-1918 I. Cihan harbinin habercisi mahiyetindedir. ‘93 harbinin sonunda imzalanan devlete verdiği zarar ve toprak kaybı açısından da kötü sonuçları olan Ayastefanos ve Berlin antlaşmaları Türkler tarafından imzalanmak zorunda kalmıştır. Bu felaketle birlikte Balkan Türklüğünün adeta hiç bitmeyecek gibi devam edecek olan göç faciası da böylelikle başlayacaktır. Ruslarla birlikte Balkan halkları da bu göçü hızlandırmak için baskılarını ve katliamlarını arttıracaklardır. Hüseyin Ağanoğlu “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Balkanlar’ın Makûs Tarihi, Göç” isimli araştırmasında ‘93 Harbi’nin sonuçlarını şu şekilde anlatmaktadır: “93 Harbi öncesi Tuna ve Edirne vilayetlerinde yaşayan Müslüman nüfus toplam 1,5 milyon civarındadır. ‘93 Harbi sırasında 1.253.000 kişi muhacir durumuna düşmüştür. Bu savaş ve katliamın neticesinde bunlardan 515.000 kadarı Osmanlı topraklarına yerleştirilmiş, geri kalan bir kısım eski topraklarına geri dönebilmiştir. Eski nüfusun yüzde 17’si ne karşılık gelen 260 binin üstündeki insan katliam veya sürgün nedeniyle hayatlarını kaybetmiştir” (Ağanoğlu, 2001: 34).
Balkan Savaşı: Abdülhamid'in 1908'de tahtan indirilmesi ile İttihatçılar Balkanlarda Bulgar, Sırp, Karadağ ve Yunan çeteleri ile konuşarak sorunları çözebileceklerini düşünmüşlerdir. İttihatçılar bu düşüncesi sadece Balkan uluslarının birleşmesini kolaylaştırmıştır. Avrupa ve Rusya'nın da desteğiyle Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ ve Yunanistan Osmanlı Devleti'ne 1912’de savaş açmışlardır. O yıllarda Balkan çetelerinin çok iyi örgütlenmiş bir istihbarat ağı bulunmaktadır. Osmanlı Devleti’nde ise Abdülhamid'in Hafiye Teşkilatı dağıtıldığından, yeni Osmanlı istihbarat faaliyetleri ancak 1914’lerde hayata geçebilecektir. Balkan coğrafyasında beklenen bir harp olmasına rağmen, Osmanlı Devleti'ne hükümet edenler tecrübesiz bir şekilde Balkanlardaki birlikleri imparatorluğun başka eyaletlerine göndermişlerdir. Balkan ulusları ile savaş başladığında ordunun toparlanması mümkün olmamıştır. İttihatçıların devletin en önemli kurumu olan orduya siyaseti de bulaştırmaları sonucu, ordu birlikleri küçük Balkan halkları karşısında yenik düşmüştür. Milyonlarca Türk ahali çetelerin eline düşmüş, birçoğu katledilmiş, göç edenlerin önemli bir kısmı da yollarda hayatını kaybetmiştir. Halûk Harun Duman “Balkanlara Veda” isimli eserinde Balkan Savaşları için şu bilgileri vermektedir: “Birinci Balkan savaşında müttefikler 13 Ekim 1912 tarihinde Osmanlı’ya bir nota vererek kabulü imkânsız isteklerde bulunmuşlardır. Balkan müttefik orduları 18 Ekim 1912’de bütün cephelerden Osmanlı sınırlarına saldırıya başlamıştır. Bu tarihte başlayan 1. Balkan Savaşı 7 ay 23 gün sürmüş 30 Mayıs 1913'te sona ermiştir. 2. Balkan Savaşı ise Balkanlı uluslararasının kendi aralarında çıkan anlaşmazlıklar yüzünden başlamıştır. Birinci Balkan Savaşının bitiminden yaklaşık 52 gün sonra yapılan bu savaşta Osmanlı ordusu Edirne’yi geri alabilmiştir” (Duman, 2005: 38).
Balkan savaşlarında (1912- 1913) Osmanlı Devleti ‘93 Harbi’nde uğradığı yenilgiden daha büyük bir yenilgi yaşamıştır. Berlin Antlaşması Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki hâkimiyetini zayıflatmış olsa da, Balkanlardan Osmanlı Devleti’nin esas tasfiyesi 1913 Bükreş Antlaşması ile olmuştur. Bu anlaşma sonucu, Avrupa topraklarında elinde Doğu Trakya'dan başka toprak parçası kalmamıştır. İkinci Balkan Savaşı 10 Ağustos 1913’te yapılan Bükreş Antlaşması ile sona ermiştir. Bu sırada Bulgaristan’ın anlaşmalara uymadığını söyleyen Osmanlı Hükümeti de Bulgarların kuvvetlerinin azaldığı Edirne’ye girmiş ve geri almıştır. Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında da 29 Eylül 1913’te yeni bir antlaşma imzalanmıştır.
Balkan Göçleri
Balkan Göçleri
McCarthy “Ölüm ve Sürgün” isimli araştırmasında bu dönemin demografik değişimini şu şekilde özetlemektedir: “Balkanlarda yaşamakta olan 2 milyon 315 bin 293 Müslüman nüfusunun 1.445.179 (%62)u azalmıştır. Bunlardan 313.922 kişi Balkan savaşları sırasında ve sonrasında (1912- 1920) Türkiye'ye göç etmiştir. 398.849’u çoğunluğu Yunan Türk nüfus değişimi sırasında 1921'den 1926 ya kadar Türkiye'ye gelmiştir Osmanlı coğrafyasına Göç eden Türklerin 812.771’i canlı kalabilmiştir. Geri kalan 632.408 kişi ölmüştür. Avrupa topraklarında Osmanlı nüfusunun %27si can vermiştir” (McCarthy, 1998: 191).
Balkanlardan Türkiye coğrafyasına göçler Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etmiş, cumhuriyetin kuruluş yıllarında Yunanistan’la antlaşmalar sonucu yapılan Rum-Türk nüfus değişimi (1921- 1926) yeni bir göç dalgasını oluşturmuştur. Yakın yıllara kadar Balkan ülkelerinin uyguladığı asimilasyona yönelik azınlık politikaları sonucu Bosna-Hersek, Bulgaristan ve diğer Balkan ülkelerinden Türkiye’ye göçler devam etmiştir.
Girit Göçleri
1828-1829 Osmanlı Rus Savaşı sonunda Edirne Antlaşması imzalanmış ve Yunanistan bağımsızlığını ilan etmiştir. Bundan sonra Yunanistan’ın en büyük hedefi megali İdea’yı gerçekleştirmek ve Girit’i ele geçirmektir. Yunan isyanı sırasında Girit Rumları da fiilen bu isyana katılmışlardır. Ada’da ayaklanmalar ve iç karışıklıklar görülmüştür. Osmanlı Devleti Rum nüfusu Yunanistan’ın emellerinden korumak ve Avrupalıların müdahale etmesini önlemek için reformlar uygulamaktadır. 1878 Berlin Antlaşması’nın 23. maddesinde Osmanlı yönetiminin Girit’teki 1868 düzenlemelerini geliştirilmesi istenmektedir. 1868’deki siyasi, ekonomik Rum kazanımları yeterli görülmemekte, Girit Genel Meclisi'nde çoğunluğu sağlayamadıklarından da şikâyet etmektedirler. Berlin Antlaşması'nda kendi lehlerine olan sonucu değerlendirmek geliştirmek için Girit Rumları 1878'de isyan başlatmalarıyla, Avrupa devletlerin konsolosları da araya girerek, 23 Ekim 1878'de Hanya yakınlarında Halepa’da yeni bir anlaşma yaparlar. Bu sözleşmeye göre Girit Valisi Rumlardan, yardımcısı Türklerden seçilecek, genel af ilan edilecek, siyasi toplumsal ve ekonomik olarak ada yönetimine geniş ayrıcalıklar verilecek, Türkçenin yanı sıra Rumca resmi dil olarak tanınacak, Ada’dan toplanan vergiler ada bütçesine harcanacaktır, gerektiği takdirde Osmanlı hükümetinden yardım alınacaktır. Ancak Girit'te sağlanan barış ortamı on yıl kadar devam etmiş, Halepa sözleşmesinin yeterince uygulanmadığını ileri süren Rumlar, 1888-1889 yılında yeniden ayaklanmışlardır. Girit de gelişen bu ayaklanma milliyetçi bir hareket olarak Girit'in Yunanistan'la birleşmesini istemektedir. Girit sorunu 1897 Osmanlı Yunan Savaşına neden olmuştur. Bu savaşta Yunanlılar ağır bir yenilgiye uğramışlar, Osmanlı ordusu Atina sınırlarına kadar gelmiş, Avrupalı devletlerin müdahalesiyle savaşta kazandığını Osmanlı masada kaybetmiştir.
Avrupa devletleri 1908 yılına kadar kendi denetimlerinde adada özerk bir yönetim istemektedirler. Nükhet Adiyeke “Şark Meselesi'nin Bir Aynası Girit” yazısında ifade ettiği gibi “Balkan Savaşı sonrası Londra’da toplanan konferansta Girit yeniden gündeme gelmiştir. Önce adanın yönetimi büyük devletlere teslim edilmiştir. 14 Aralık 1913’te de Yunan Kralı Girit'in Yunanistan’a katıldığını duyurmuştur. Venizelos Gritte Müslüman-Hristiyan çatışmasını artırmaktadır. 70 bine varan Müslüman nüfusa rağmen ada Osmanlı kontrolünden çıkmıştır” (Adıyeke, 2007: 238).
Girit Mübadilleri
Girit'in Yunanistan'a bağlandığı ilanından sonra Türkler adada hayatta kalma mücadelesi vermeye başlamışlardır. Bu mücadele 1924’te mübadele ile Türkiye’ye gelene kadar devam etmiştir. Girit göçmenleri Ege kıyılarına, Tekirdağ ve civarına yerleştirilmişlerdir. Bu insanlar adada tütün üretimi ile geçindiklerinden, onlar için uygun hayat şartlarına uygun iklim ve coğrafya tercih edilmiştir.
Irak Türkmeneli Göçleri
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Irak Türklerinin yaşadığı bölgeler İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Lozan görüşmelerinde de Kerkük'ün de dâhil olduğu Musul vilayeti sorunu herhangi bir çözüme ulaşamamıştır. Lozan Barış Antlaşması'ndan sonra Musul'un statüsü 9 ay içinde Türkiye ile İngiltere arasında bir çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Aksi halde Milletler Cemiyeti hakemlik yapacaktır. Türkiye, İngiltere arasındaki Haliç konferansından sonuç çıkmayınca Milletler Cemiyeti'ne başvurmuştur. Başlangıçta Milletler Cemiyeti'nin hazırladığı rapor Türkiye lehine olmuştur. Musul vilayetindeki halkın çoğunluğu Türkiye'nin yönetimini istemektedir. Ancak İngiltere Milletler Cemiyeti'nin kararını değiştirerek, kendi lehine çevirmiştir. Türkiye bu kararı tanımamakla birlikte, Musul vilayeti 5 Haziran 1926 Ankara antlaşması ile İngiliz mandası olarak Irak’a bırakılmak zorunda kalmıştır
Irak yönetimi Türkleri yok saymaya ve Türklere yönelik asimilasyon politikaları uygulamaya başlamıştır. Irak Türkleri 1920’lerden günümüze kadar Türkiye’ye bireysel veya kitleler halinde göç etmişlerdir. Türkiye Irak ikame sözleşmesi 4 Haziran 1932 tarihinde onaylanmış, böylece Irak’ta yaşayan Türklerin Türkiye’ye göçleri kolaylaşmıştır. Temmuz 1959 yılında Kerkük'te Molla Mustafa Barzani ve adamları tarafından Türklere yapılan katliamın ardından Türkiye’ye göç hızlanmıştır. Suphi Saatçi’nin “Irak Türkmenleri” isimli makalesinde; “1980'de başlayan İran-Irak savaşı ve 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgali ile Türklerin göçü bugüne kadar artarak devam etmiştir. 28 Mart 1991 yılında yaşanan Altınköprü katliamı ve daha sonra yaşananlar bu bölgenin ABD ve Irak hükümeti tarafından planlı bir şekilde Türklerden arındırılmasını hedeflemektedir” denmektedir (Saatçi, 2013: 2249).
Kerkük Osmanlı Kışlası (Hilmi Özden-2019)
Türkiye Cumhuriyeti devleti II. Dünya Savaşı ve sonrasında Musul bölgesine gereken ilgiyi göstermemiştir. Irak Türkleri kendi kaderleriyle baş başa bırakılmıştır. Coğrafya olarak Türkiye'ye çok yakın olmalarına rağmen, dış politikada daima uzak tutulmuşlardır. Türkiye'nin bu tavrı onların Orta doğuda emelleri olan ülkelerin ve Irak yönetiminin insafına bırakılması demek olmaktadır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Musul Eyaleti (Kerkük, Musul, Erbil, Süleymaniye vd. ) hakkındaki şu ifadeleri Türk Milleti tarafından asla unutulmamalıdır:
“..Muhterem Mücaid Seyid ve akrabalarına...!
Memleketin ayrılmaz bir parçası olan Musul ahalisinin yakında kurtulacağına inanç ve güvenim tamdır. Çabalarımızda kararlı olmanızı, gelecekte selamet ve saadetiniz adına hamiyetinize terk eylerim.
Türkiye hükümetinin aidiyeti hasebiyle yakın gelecekten asla ümit kesmeyerek zulme karşı yüksek bir mücadele ruhuyla, aydınlık bir istikbal temini için, din kardeşlerimizin huzur ve saadetleri için kıymetdardır. Kurtuluş günleri yakındır.
Kurtuluş günlerinin doğmasını sabırla bekleyiniz
Cenab-ı vacibu'l-vucüd'tan cümleye muvaffakiyetler temenni eylerim.
Gazi Mustafa Kemal 1 Ağustos 1925” Cumhurbaşkanlığı Arşivi, K.59-1, Dos.65, Fih.17-18; 17-19 (Kemal, 2007: 680).
Erbil Irak Türkmen Cephesi (Hilmi Özden-2019)
Erbil Irak Türkmen Cephesi (Hilmi Özden-2019)
Doğu Türkistan Göçleri
Çin'in Doğu Türkistan politikası, Uygur ve Kazak Türklerine imha ve asimilasyon şeklinde uygulanmıştır. Doğu Türkistan coğrafyasının çok geniş olması Çinlilerin buraya iskân edilmelerine bir gerekçe oluşturmaktadır. Yıllarca milliyetçi yahut kızıl Çin bu anlayıştan vazgeçmemiş, tarih boyu ipek yolu projeleri de Çin'in yayılma politikası için zemin oluşturmuştur. Çin idaresini kabul etmeyen Doğu Türkistan Türkleri Çinlilere baş eğmemişlerdir. Doğu Türkistan Türklerinin Çinlilere karşı mücadeleleri ve bunun arkasından göçlerin gelmesi nüfus kaybının büyümesine yol açmıştır. Çin emperyalizmi altındaki Doğu Türkistan’da birçok millî bağımsızlık hareketleri olmuştur. 1931 Mart’ında Kumul’da Kasım Pehlivan ve Hoca Niyaz idaresinde Türkler Çin’e karşı ayaklanarak, 12 Kasım 1933’te Kaşkar’da Doğu Türkistan Cumhuriyeti ilan edilmiş ve Türkler hür ve müstakil yaşamaya başlamışlardır. Ancak bu bağımsızlık uzun sürmemiş, 1934’te Doğu Türkistan Cumhuriyeti yıkılmıştır. Bu sırada Hoten vilayetinde Mehmet Emin Buğra Bey bulunmaktadır. Askeri kuvvetleriyle birlikte Çinlilerle savaşmak istediyse de başarılı olamamış, 1934 yılında Hindistan'a iltica etmek zorunda kalmıştır. Erkin Emet “Mehmet Emin Buğra” makalesinde olayların bundan sonra gelişen kısmını şu şekilde anlatmaktadır: “Fakat Çin’in Hindistan konsolosu, Mehmet Emin Buğra'nın Hindistan’da kalmasının Çin hükümetinin uygun bulmadığını bildirir ve Çin’e gönderilmesinde ısrar etmektedir. Mehmet Emin Buğra Çin’e gitmeyi kabul etmez ve Peşaver’e geçer ve tutuklanır. Ancak Çin’e dönmek şartıyla 8 Ocak 1943’te serbest bırakılır. 1945 yılına kadar devam eden savaş döneminde Chong Çing’de bulunur. 1944 yılının sonunda Mehmet Emin Buğra Türkistan’a döndüğünde, Doğu Türkistan’daki durum hiç iç açıcı değildir. Merkezî Çin hükümeti Doğu Türkistan’daki baskısını gittikçe arttırmaktadır”(Emet, 2002: 724).
1934-1944 yılları arasında Doğu Türkistan üzerinde Rusların da etkisi bulunmaktadır. Fakat 1944-1949 arasında Doğu Türkistan üzerinde milliyetçi Çin’in etkisi artarak istila eder. 1947’de Dr. Mesut Sabri Baykuzu hükümet reisi, İsa Yusuf Alptekin genel sekreter olduğu Çine bağlı bir eyalet hükümeti kurulur. İsa Yusuf Alptekin “Doğu Türkistan Davası” isimli eserinde milliyetçi Çin’in Doğu Türkistan üzerinde şu propagandayı yaptığını yazar: “Doğu Türkistan halkı Çinlilerin bir kabilesidir aradaki lisan farkı zamanla oluşmuştur. Bütün Türkistan halkı Çince öğrenmeli, kardeşlik hisleri sağlamlaşmalıdır. Çinliler Türkistanlı kızlarla evlenmelidir. Doğu Türkistan çok geniş bir ülkedir Çinlilere ve Türkistan halkının birlikte yaşamasına yetmektedir” (Alptekin, 1975: 178).
Kazak Türklerinden Osman Batur da 1940’lı yıllardan itibaren Çinlilere karşı mücadeleye girişir. Fakat 1951 yılında idam cezasına çarptırılarak şehit edilir. Kazak ve Uygur Türklerinin Çin’e karşı yaptıkları savaşların kaybedilmesi sonucu, Doğu Türkistan'dan göçler başlar. M. Emin Buğra, İsa Yusuf Alptekin ve birçok Doğu Türkistanlı 1949’da Kızıl Çin’in Doğu Türkistan’ı tam işgali ile ata vatanlarından kafileler halinde Himalayalar üzerinden önce Tibet ve Hindistan taraflarına ve Türkiye’ye göç ederler. Yüksek dağlarda binlerce insan dağ hastalığı neticesinde damarları patlayarak ölür. Açlık, hastalık, yorgunluk ve veba gibi salgın hastalıklar dayanılmaz boyutlardadır.
Osman Batur 1951 yılında İdama Götürülürken (turkistanpress)
Doğu Türkistan Göçleri (Doğu Türkistan Haber ve Araştırma Merkezi)
Çin vahşeti Doğu Türkistan’da giderek artar. 15 Ağustos 1936 tarihinde Barköl ve Kumul’dan 5000 kişilik bir kafile meçhul bir yolculuğa çıkar. Daha sonra 11000 kişilik bir göç kafilesi de yola çıkmıştır. 1939 yılı Mayıs sonlarında aşılamayacak yeni bir yurt aramaya çıkmış kafileler vardır. Bu göç sırasında binlerce insan Himalayalar’da hayatını kaybeder. Yüksek dağların rakımlarına bağlı olarak insanlar aniden balon gibi şişer ve ağızlarında kan gelerek ölürler. Sadece insanlar değil, hayvanlarda bu dağ hastalığından etkilenirler. İnsanlar kendi idrarını içerek bu yolculuğu atlatmaya çalışırlar. Tibetliler onlara sıcak davranmadıkları gibi, zaman zaman beklenmedik saldırılar karşısında çocuklarını, eşlerini canlarını korumak için da mücadele etmek durumunda kalırlar. Hindistan'a vardıklarında göçmenleri yine veba, kolera, verem gibi hastalıklar beklemektedir. Adeta yaşayan birer mumyaya dönmüşlerdir. Hindistan’da Kamfor kampında kalırlar. Sadece bu kampta 2000 kişi hayatını kaybeder. Bu kafile 1952 yılının ortalarında Basra, Nusaybin üzerinden, İstanbul’a gelir. Bu göçte onlara sadece genç Pakistan Cumhuriyeti yardımcı olmuştur (Gayretullah, 2017: 134). Coğrafi şartların uygun olmaması nedeniyle göçmenler her seferinde önce doğuya, sonra Türkiye istikametine dönebilmişlerdir. Hâlbuki Doğu Türkistan Çin’in batısındadır ve ancak o coğrafyanın haritaları incelendiğinde yolculuğun önce batı yönüne yapılması gerekirken, Çin zulmü yüzünden bu mümkün olmamıştır.
Kıbrıs’tan Zorunlu Göçler
Kıbrıs Türklerinin adanın 1571 yılında Osmanlı Devleti tarafından fethini müteakip, Akdeniz sahilleri ve Orta Anadolu başta olmak üzere Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden adaya iskân edilen Türk nüfusunun ahfadı oldukları umumen kabul edilir. Ancak son zamanlarda yapılan araştırmalar, en geç Bizans döneminden itibaren Osmanlı öncesi dönemde de Kıbrıs'ta çeşitli Türk topluluklarının bulunduğu ortaya konulmuştur. Osmanlı devleti 1878 tarihinde Ruslarla yaptığı savaş sırasında İngilizlerle bir ittifak antlaşması imzalamıştır. Bu nedenle de İngilizlerin yardımına karşılık adayı geçici süreyle İngiltere’ye kiraya verilmiştir. 1571 yılından 1878 yılına kadar devam eden Kıbrıs’taki 307 yıllık Osmanlı hâkimiyeti boyunca Türkler, adanın hâkim unsuru olmuşlar ve adanın sosyoekonomik hayatına yön vermişlerdir. Bu 307 yıl boyunca adanı her köşesine yerleşen Türkler, Kıbrıs'ın dört bir yanını Türk-İslam eserleri ile mamur etmişler ve adaya ebediyen silinmeyecek bir Türk mührü vurmuşlardır. Ancak Osmanlı Devleti'nin umumi kötü gidişatına koşut olarak Kıbrıs'ın 1878 yılında İngilizlere devredilmesinden sonra, ada Türkleri için sıkıntılı bir dönem başlamıştır. İngiliz yönetiminde Türkler, adadaki yönetici vasıflarını kaybetmişler ve bunun neticesinde de sosyoekonomik hayattaki durumları tedricen kötüleşmiştir. İngiliz yönetiminin kasıtlı uygulamalarına ada Rumlarının Yunanistan ile birleşme yolundaki mücadeleleri de ilave edilince bu dönem Türkler için göç ve katliamlarla sonuçlanan bir hal almıştır (Peler, 2024: 18).
1878 yılında imza edilen Berlin Antlaşması neticesinde İngilizler geçici olarak adaya hâkim olunca, Rum kilisesinin başı da bu değişikliği fırsat bilerek İngiliz valisine müracaat etmiş ve Enosis (Yunanistan’la birleşme) isteğinde bulunmuştur. Artık bu dönemden sonra adada Türk ve Rum halkları arasında ayrışma ve yabancılaşma süreci başlamış ve bu durum müteakip dönemlerde artarak devam etmiştir. Daha sonraki dönemde ise, Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girince, İngiltere 29 Ekim 1914 yılında Kıbrıs’ı tek taraflı ilhak etmiştir. Türkiye Lozan Antlaşmasıyla bu durumu kabul ettiyse de yukarıda da ifade edildiği gibi Lozan Antlaşması’nın 20. maddesine göre Türkiye, Kıbrıs’ın İngiltere’ye ait olduğunu kabul ederken İngiltere’nin egemenliği devretmesi durumunda ise Antlaşma’nın 16. maddesine göre Kıbrıs’ın geleceği üzerinde söz hakkı olacağını hükme bağlamıştır. Ancak, Berlin Antlaşması sonrası dönemlerde İngiltere’nin adada Rum yanlısı bir politika izlemesi Rumların Enosis taleplerini sıklıkla dile getirmelerine sebep teşkil etmiştir. Bu yüzdendir ki 1878 yılından başlamak üzere 1914, 1917 ve 1925 yıllarında adadan Türkiye’ye büyük sayıda Kıbrıslı Türkler göç etmişlerdir” (Bilgin, 2016: 5-6).
Kıbrıs, 1960 yılına kadar İngiliz idaresinde kalmıştır. İngiltere, 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla adanın idaresini Kıbrıs’ta yaşayan Rum ve Türklere bırakmış fakat Türk-Rum ortak cumhuriyetinin ömrü uzun olmamıştır (Aylanç, 2011: 30). Adadaki Türk-Rum münasebetlerine bakıldığında, 1878 yılından 1960 yılına kadar Rumlar Enosis demiş Türkler bunu reddetmişlerdir. Makaryos Kıbrıs’ta başpapaz seçilince ‘Enosis için tüm gücüyle çalışacağına yemin ederek’ görevine başlamıştır. 1955 yılında Rum EOKA terör örgütünün kurulmasında rol aldığı için 1956 yılında sürgüne gönderilmiş ancak 1959 yılında geri dönmüştür. Bu dönemde, Makaryos, ‘eğer bağımsız Kıbrıs küçük bir Yunanistan olacaksa ve bu durum da büyük bir Yunanistan’la birleşmek için bir adım olur’ parolasıyla Kıbrıs’ın bağımsızlığını istemeye başlamıştır. Makaryos’un amacı Kıbrıs’ta yönetimi ele geçirmek suretiyle adada azınlık olan Türkleri çeşitli baskı, siyasi ve diplomatik yollarla asimile etmek hedefini taşımaktaydı. EOKA terör örgütünün amacı ise önce İngilizleri adadan çıkarmak ve daha sonra da Türkleri asimile etmek ya da yok etmek suretiyle adayı Yuna-nistan’a bağlama amacını gütmekteydi. EOKA tarafından başlatılan katliam, tedhiş ve baskılar 1955 yılından 1974 yılına kadar devam etmiştir. Bu dönem boyunca Rumlar 103 Türk köyünü yıkıp talan etmiş ve 117 Camiyi de tahrip etmişlerdir. 3 aylıktan 90 yaşına varıncaya kadar yüzlerce Türk öldürülmüş ve 25 bin Türk yerlerinden yurtlarından göç ettirilerek adanın % 3 lük bir bölümüne sıkıştırılmışlardır (Bilgin, 2016: 8).
Kıbrıs’ta Rum Zulmünden Türklerin Yaşadığı Göçler (21.YY Türkiye Enstitüsü)
Kıbrıs'ta Rumların Türklere Karşı Yaptığı Toplu Katliamlar (21.YY Türkiye Enstitüsü)
Kıbrıs Barış harekâtından sonra Rumların Türklere yaptığı katliamlar gün yüzüne çıkmaya devam etmiştir. 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı sonrasında Türkler, Otonom Kıbrıs Yönetimi’ni kurmuşlar ve 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti yönetimi ile kendi özerkliğini ilan etmişlerdir. 1983’te de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletini kurarak adadaki varlıklarını sürdürmektedirler (Aylanç, 2011: 30).
Sonuç
Türkiye dışındaki Türk yurtlarından zorunlu göçler geçmişte yaşanmış ve halen devam etmektedir. Ortadoğu Coğrafyası, Balkanlar, Afganistan, Kafkasya göçlerin sıcak bölgeleridir. Balkan coğrafyasında Osmanlı Devleti zayıfladıktan sonra zamanın şartlarına uygun olarak Fransız İhtilâli’nden de etkilenmiş Yunan ve Balkan Halklarının isyanları görülmüştür. Özellikle Osmanlı Devleti’nin hukuk sisteminde uyguladığı “millet sistemi” anlayışı kendi yıkılışını hazırlamıştır. Çünkü Osmanlı’da her etnik grup kendi hukuk sistemini uygulamıştır. Diğer taraftan Avrupalı devletler karşısında bilim ve teknolojide Osmanlı Devleti geri kalmıştır. Bunun neticesi olarak Balkanlarda Osmanlı Türk unsurlar korunamamıştır. Siyasi hatalarda Türk göçlerinin daha trajik gelişmesine neden olmuştur.
Kırım göçleri Altın Orda Devleti’nin çöküşü ve hanlıklara bölünerek Rus prensliklerinin güçlenmesi ile bağlantılıdır. Moskova Knezliğinin gelişmesi Rusları birleştirmiştir. Büyüyen ve güçlenen Rusya daha sonra Türk halklarına “böl, parçala ve yok et” stratejisini uygulamıştır. Kafkas haklarındaki boyculuk duyusu ise halen günümüze kadar devam etmiştir. Birleşik Kafkasya gerçekleştirilememiş Rusya tarafından Kafkasya istila edilmiştir. Böylece bölgeden göçler ve sürgünler başlamıştır. İki yüz yıldır Türkistan coğrafyasında Ruslar ve Çinliler hâkim olmuştur. Türkistan Türk halklarındaki boyculuk duygusu neticesinde Türklük bilincinin gelişememesi, teknolojik gerilik, siyasi ve devlet otoritesi boşluğu göçlerin en önemli nedenlerindendir. Azerbaycan Türk coğrafyaları içinde yine Rus istilasına uğrayan bir ülkedir. Azerbaycan Rusya ve İran arasında kuzey ve güney olarak bölünmüş ve zayıf düşürülmüştür.
Eğer Türk milleti yeniden göç acıları yaşamak istemiyorsa zamanı ve coğrafyayı iyi okuması gerekmektedir. Türkiye geçmişteki benzerlerini yaşayabileceği göç riski ile karşı karşıya bulunabilir. Türkiye'ye Suriye başta olmak üzere Irak, İran ve Afganistan gibi Asya ve Libya başta olmak üzere Afrika ülkelerinden gelen sığınmacıların statüsü ile Türkiye dışındaki Türk yurtlarından olan sürgünlerin durumu “karıştırılmamalıdır”. Suriye, Afganistan vd. ülkelerden başlatılan göç hareketinin nedeni Türkiye'yi bir Türk vatanı olarak bırakmak değil her türlü tehlikeye açık kültürel gecikmeli halklar ile çatışmaların ortaya çıkabileceği bir coğrafya oluşturmaktır. Örneklerini Kırım, Kafkasya, Türkistan, Irak ve Balkan coğrafyasında gördüğümüz gibi Türk nüfusu önce azınlığa düşürülmüş sonra Türkler göçe zorlanmıştır. Türklerin terk etmek zorunda kaldıkları coğrafyalar binlerce yıldır Türk vatanıdır. Eğer Türklerin zorunlu göçleri ve uğradıkları katliamlar tarihinin verdiği acı dolu mesajlardan Anadolu Türkleri ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ibret almazsa kaderi Kırım, Kafkasya, Kerkük ve diğer coğrafyalardan farklı olmayacaktır. Binlerce yıllık Türk yurtlarında Türkler yeni gelenleri duygusal bir yaklaşımla misafir etmişler daha sonra o insanların kendilerini yabancı ve azınlık durumuna düşüreceklerini tahmin bile edememişlerdir. Bunun bedeli Türklerin katliamlara maruz kalması, korku ve panik içinde yurtlarını terk etmeleriyle ödenmiştir. Geçmişten ders almayan milletlerin bugünleri ve yarınlarının olamayacağı bir gerçektir. Milletlerin felaketi insanlığın felaketine de zemin hazırlar. I. Dünya Savaşı Osmanlı Devleti’nin paylaşılması sebebiyle çıkarılmıştır. II. Dünya Savaşı da Osmanlı’dan kalan Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Doğu Avrupa coğrafyasının yeni sahiplerini bulma kavgasıdır. Dünyanın her geçen gün savaşlar yaşadığı ve daha da büyüklerine yaklaşıldığı asrımızda düşün insanları için özellikle göçle ilgilenenlerin sorumluluğu büyüktür. Aydınlar aynı zamanda milletlerine uğrayabilecekleri felaketleri önceden hissederek yahut tarihten örnekler vererek millî şuuru güçlendirir.
Geçen dört yüz yıl boyunca Rusya, Kazan ve Kırım’da Türklerin nüfusunu katliamlarla ve sürgünlerle azaltmıştır. Kafkasya, Türkistan, Balkan, Batı Trakya, Girit, Kıbrıs ve adalar Türklüğü de son yüz elli yahut iki yüz yıldır asimilasyonla veya işgal sonrasında göçe tabi tutulmuştur. Türkiye'nin çevresinde ve Afrika ülkelerinde çıkarılan savaşlar nedeniyle insanlar yurtlarını terk ederek Türkiye'ye göç etmektedir. Bu göçlerdeki amaç Türkiye Türklerinin azınlığa düşürüldükten sonra Türk kültürüne yabancı kitlelerin Türkiye için sorunlar oluşturmasıdır. Diğer uluslarla barış içinde yaşayacağını sanan duygusal bakış sahibi ve tarihî birikimden uzak olan kritik görevlerdeki yöneticilerin ve Türk halkının 1990'ların Bosna-Hersek katliamlarını unutmamaları gerekmektedir. Osmanlı ve diğer Türk yurtları devlet idarecilerinin yaptıkları hatalardan ders çıkarılması icap etmektedir.
Prof. Dr. HİLMİ ÖZDEN
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (ESTÜDAM) Kurucu Müdürü
__________
[1] Bu makale Hilmi Özden’in (2021) “Psikanalitik ve Sosyolojik Bir Analiz: Türk Romanında Zorunlu Göç” isimli eserinin ilgili bölümüne ilavelerle genişletilmiş halidir. s. 31-80., Göçebe Fikir, Kültür ve Edebiyat Dergisi, Sayı: 35, Haziran 2026, s. 13-56.
__________
Kaynaklar
*Adıyeke, A. N. ve Adıyeke, N. (2007). Fethinden Kaybına Girit, Babıali Kültür Yayıncılık, İstanbul.
*Ağanoğlu, H. Y. (2001). Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Balkanlar’ın Makûs Tarihi, Göç, Kum Saati Yayınları, İstanbul.
*Akandere, O. (2017). Yunanistan’dan Mübadele ile Türkiye’ye Gelen Göçmenlere Yönelik Gazetelerde Yer Alan Duygusal Mesajlar, Geçmişten Günümüze Göç II, Osman Köse, Canik Belediyesi Kültür Yayınları, Samsun.
*Akpınar, Y. (2004). İsmail Gaspıralı Seçilmiş Eserleri, cilt 2, Ötüken Neşriyat, İstanbul.
*T. (2013). Medine’den Lozan’a, Doğan Kitap, İstanbul.
*Alatlı, A. (2010). Batıya Yön Veren Metinler, Cilt 3, Kapodokya Meslek Yüksekokulu Yayınları, İstanbul.
*Alptekin, Y. (1975). Doğu Türkistan Davası, Otağ Yayınları, Ankara.
*Anderson, B. (2015). Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, çev: İskender Savadır, Metis Yayınları, İstanbul.
*Armaoğlu, F. (1975). Siyasi Tarih, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ayyıldız Matbaası, Ankara.
*Aylanç M. (2011). Kıbrıs Türk Romanında Göç (1963-2010), T.C. Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Dili Ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı, Doktora Tezi, İstanbul.
*Balcıoğlu, İ. (2007). Sosyal ve Psikolojik Açıdan Göç, Elit Kültür Yayınları, İstanbul.
*Bice, H. (1991). Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, TDV Yayınları, Ankara.
*Bilgin, M. S. (2016). 1964 Johnson Mektubu Öncesi ve Sonrası Dönemde Kıbrıs’ta Türk-İngiliz İlişkileri, Uluslararası Boyutlarıyla Kıbrıs Meselesi ve Geleceği Uluslararası Sempozyumu, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, 11-13 Aralık 2014 / Gazimağusa Bildiriler, Yayına Hazırlayan: Duygu Türker Çelik, Ankara.
*Cevheri S. G. A. (2018). “Türk Milleti ve Türk Kimliği: Ulus Devlet İnşa Sürecinde 1934 Tarihli İskân Kanunu”. T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, C:28, No: 1.3.1339, C:1: 5.
*Cumalı, N. (2013). Makedonya 1900, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul.
*Çavuşoğlu, H. (2007). “Yugoslavya-Makedonya Topraklarından Türkiye’ye Göçler ve Nedenleri”, Bilig, Bahar Yayınevi, C:41, s:123-154.
*Çelik, O. (1992). İngiliz Belgelerinde Türkiye ve Kafkasya, Ankara.
*Çetin, N. (2010). “1914 Osmanlı-Yunan Nüfus Mübadelesi Girişimi”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Degisi, C:24, s. 149-172.
*Çiçek, N. (2011) “Talihsiz Çerkezlere İngiliz Peksimeti, Sürgün/Exile, Kafdav Yayınları, Ankara.
*Demir, Ö. ve Acar, M. (1992). Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ağaç Yayıcılık, İstanbul.
*Doğanay, F. (1996). Türkiye’ye Göçmen Olarak Gelenlerin Yerleşimi, Devlet Planlama Teşkilatı, Hizmet Uygulamaları Genel Envanteri, Ankara.
*Duman, H. H. (2005). Balkanlara Veda, Duyap Yayıncılık, İstanbul.
*Efiloğlu, A. (2011). Anadolu Rumları, Göç ve Tehcir 1912-1918, Bayrak Yayıncılık, İstanbul.
*Emet, E. (2002). Türkler, Cilt 18, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara.
*Erim, N. (1953). Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, Cilt I, (Osmanlı İmparatorluğu Andlaşmaları), Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, TTK Basımevi, Ankara.
*Eyigün, M. ve Hacısalihoğlu, M. (2019). “Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşları Muhacirlerine Yönelik Yardım ve İstihdam Politikası”, Yıldız Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C:3, No: 2, ss. 254-271.
*Gayretullah, H. (2017). Altaylarda Kanlı Günler, Bilge Kültür sanat Yayınları, İstanbul.
*Giritli, İ. (1989). “Fransız ihtilali ve etkileri”. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C:5, No:15, ss.539- 550.
*Güler, A. (2017). Balkanlara Hüzünlü Veda (Balkan Harbi, 1912-1913), Galeati Yayıncılık, İstanbul.
*Habiçoğlu, B. (1993). Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, Nart Yayıncılık, İstanbul.
*Hablemitoğlu, N. (1974). Yüzbinlerin sürgünü, Boğaziçi yayınları, İstanbul.
*Hızal, A.H. (1961). Kuzey Kafkasya, Orkun Yayınları, Ankara.
*İlgazi, A. ve ark. (2011). Atatürk İlke ve İnkılâp Tarihi, Savaş Yayınevi, Ankara.
*İnan, C.E. (2016). “Türkiye’de Göç Politikaları: İskân Kanunları Üzerinden Bir İnceleme”. Göç Araştırmaları Dergisi, C: 2, No: 3, ss. 10- 33.
*İpek, N. (2006). İmparatorluktan Ulus Devlete Göçler, Serander Yayınları, Trabzon.
*Kale, B. (2015). Zorunlu Göçün 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Etkileri, Türkiye’nin Göç Tarihi, 14.Yüzyıldan 21.Yüzyıla Türkiye’ye Göçler, Derleyenler: M. Murat Erdoğan ve Ayhan Kaya, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.
*Kalelioğlu, O. (2008). Türk-Yunan İlişkileri ve Megali İdea, Ankara Üniversitesi Türk inkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, No:41, ss. 105- 123.
*Karpat, K. (2010). Osmanlı Nüfusu (1830-1914), Demografik ve Sosyal Özellikleri, Timaş yayınları, İstanbul.
*Karpat, K. (2010). Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler), Timaş yayınları, İstanbul.
*Kemal, C. (2007). Birinci Dünya Savaşı ve Sonrasında Musul Meselesi, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 40, s. 643-691.
*Kıllıoğlu, M. E. (2019). “Çarlık Rusyasında Ceditcilik/Yeni Usul Hareketi”, Journal of Awareness, C: 4, S:1, ss. 65-90.
*Kırımlı, H. (2013). Kırım Tatarları kimdir? Yeni Türkiye, Türk Dünyası Özel sayısı, Ed: Hasan Celal Güzel & Bilgehan Atsız Gökdağ, No:53-54.
*Kohn, H. (1983). Panslavizm ve Rus Milliyetçiliği, çev: Agah Oktay Güner, Kervan Yayınları, İstanbul.
*Maksudoğlu, M. (2009). Kırım Türkleri, Ensar Yayınları, İstanbul.
*McCarthy, J. (1998). Ölüm ve Sürgün, çev: Bilge Umar, İnkılâp Kitapevi, İstanbul.
*Örenç, A. F. (2009). Balkanlarda ilk Dram: Mora Türkleri ve Eyaletten Bağımsızlığa Yunanistan, Babıali Kültür – BKY yayınevi, İstanbul.
*Özgüler, V. C., Erdoğan, M.M., Demirkaya, S. (2018). Göç Kavramı, Göç Nedenleri ve Türleri, Göç ve Göçmen Sorunları, Ed: Verda Canbey Özgüler, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir.
*Peker, E. H. (2015). Kafkasya’dan Anadolu’ya, Kastaş Yayınevi, İstanbul.
*Peler, G.Y. (2024). “Giriş Mahiyetinde: Doğu Akdeniz ve Art Bölgesinde Türk Varlığı”, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz Araştırmaları, (Edit: Ergenekon Savrun &Gökçe Yükselen Peler), Mi Yayınları, İstanbul.
*Saatçi, S. (2013). “Irak Türkmenleri”, Yeni Türkiye, Türk Dünyası Özel sayısı, Editörler: Hasan Celal Güzel ve Bilgehan Atsız Gökdağ, Yıl 9, Sayı: 53- 54, s.2244- 2257.
*Sarıahmetoğlu, N ve Kemaloğlu, İ. (2015). Türk Dünyasında Sürgün ve Göç, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, İstanbul.
*Saydam, A. (2011). Kafkas Muhacirleri, Sürgün/Exile, Kafdav Yayınları, Ankara.
*T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Cilt:28, 1.3.1339, C:1: 5.
*Taştan, Y. K. (2017). Balkan Savaşları ve Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, Ötüken yayınevi, İstanbul.
*Tavkul, U. (2015). XX. Yüzyılda Kafkasya’dan Karaçay-Malkar Göç ve Sürgünleri, (Türk Dünyasında Sürgün ve Göç, Hazırlayanlar: Nesrin Sarıahmetoğlu, İlyas Kemaloğlu), Türk Kültürüne hizmet Vakfı, İstanbul.
*Yakut, K. (2015). Kırım Tatarları ve Nogayların Osmanlı İmparatorluğuna Göçleri, Türkiye’nin Göç Tarihi, 14.Yüzyıldan 21.Yüzyıla Türkiye’ye Göçler, Derleyenler: M. Murat Erdoğan ve Ayhan Kaya, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s.121- 132.
*Yerli, H. (2017). 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi Sonrası Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler Ve Göçlerin Yol Açtığı Sorunlar (1877-1900), T.C. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yrd. Doç. Dr. Cemal Sezer, Bolu 2017.
*Yetişkin, M. (2002). Rusların Türkmen Topraklarını İstilaları, Türkler, Cilt 18, Yeni Türkiye Yayınlar, Ankara.
*Zenkovsky, S. A. (1983). Rusya’da Pan-Türkizm ve Müslümanlık, çev: İzzet Kandemir, Üçdal Neşriyat Yayıncılık, İstanbul.
*Zeyrek, Y (2006). Türkiye Ahıska ve Ahıska Türkleri, Ahıska Araştırmaları, Kozan Ofset, Ankara.
_________________________________________