1985 yılı sonunda Bursa Ticaret ve Sanayi Odası'nın, satın aldığı 10 MB hard (Sabit) diski olan IBM PC ile Sicil Servisinin otomasyonu için ihtiyaç duyulan program yazılımını, yarısı peşin 2 milyon lira bedelle yüklendim. Bilgisayar kurslarında da kapasiteyi azalttım. Sadece 3 sınıf açmıştım. Kursta da Ankara bilgisayar piyasasında destan yazan sınıf arkadaşım Şakir Batumlu (Master Bilgisayar)'dan 2 tane IBM PC uyumlu bigisayar satın aldım. Eldeki Amstradlarıda satıyorduk. Şu an baktığımda çok basit bir uygulama için o zaman ne kadar zorluk çektiğimizi düşünmek bile istemiyorum. PC (Kişisel Bilgisayar) larda veri tabanı yönetim sistemi yoktu. Veri yönetim sistemi de programla hallediliyordu. Veri depolama ve raporlama için için de en uygun programlama dili Cobol idi. Şakir'den derleyici istedim. Ne yapacağımı anlattım. Yahu boşuna uğraşma. Ben sana bir proğramcı göndereyim. Senin işleri halletsin. 150 bin liraya anlaştık. İş Bankası'nda sistem analist programcısı olarak çalışan ODTÜ mezunu bir arkadaşı gönderdi. Bursa-Heykel'deki Kent Otel de misafir ettim. BTS Odasına gittik. Boş kartonu inceledi. Yapılacakları yazdı. Bir ay için de tamamlayıp geleceğini söyledi. Ankara'ya geri döndü. Bitirdikten sonra geri geldi. 14.000 kayıtlı üyeden 20 tanesini girdik. İstenen listeleri ve belgeleri çıkardı. Kayıtlarda yapılacak düzeltmelerin ve değişiklikleri yapan programı tanıttı. Oda uygun buldu. Parasını alıp gitti. Kurstan 2 kişiyi bilgi giriş elemanı olarak işe aldık. Onlar sadece hafta sonları tüm üyeleri girmeye başladılar.

Şubat-1986'da Libya'dan müteahhit Sebahattin Öztürk geldi. Onun da vekaleti bende idi. Türkiye'de bazı işleri ile Libya Müteahhitler Birliği'ndeki toplantılarına şirketin avukatı Esin Hanım ile birlikte bazen katılıyordum. Şirket temsilcisi olarak Esin Hanım yönetim kurulu üyesi olmuştu. Benden ona bundan sonra bir hayır olmayacağını söyleyerek işlerinin aksamaması için yeni bir yöntem bulmasını söyledim. Tamam dedi. Bir kaç gün sonra ikimiz bir toplantı yaptık. Geldiği noktayı anlattı. Şirkete ortak olmamı, istediğim kadar hisse verebileceğini söyledi. Ben dedim ki, "1982 de Bursa'ya geldiğimden beri bu güne kadar senden ben bir şey istemedim ve almadım. Arkadaş olarak elimden geleni yaptım. Sen bu şirketi bu hale getirinceye kadar çektiğin çileyi de biliyorum. Bundan bir şey kabul edemem". O da "yeni şirket kuralım ortak olarak. Bundan sonraki işleri onun adına alalım. Bu şirketten de sen kendi maaşını ayarla" dedi. "Düşüneyim" dedim.

Bir hafte sonra anlaştık. Yeni iki şirket kurduk. Birisi ithalat- ihracat yapacak diğeri de inşaat taahhüt işleri yüklenecekti. Libya'da bir en fazla iki ay kalmak üzere işleri programladım. Kursta çalışan 2 öğretmen vardı. Başların da babam ve kardeşim. Önce Münih şehrine BAUMA (iki yılda bir düzenlenen inşaat) fuarına gidecektim. Ordan 2 adet beton mikseri ile bir adet beton pompası satın alacak ve Libya'ya gidecektim. Bunun için çalıştığımız banka müdürü ile görüştük. 1 Milyon dolar tutarında teminat mektubu verebileceğini söyledi. Ben de hazırlıkları yaptım.

Kız kardeşimin eşi Avusturya'da maden mühendisliği okuyup doktora yapmış Dr. Ahmet Demirci de, Etibank teknoloji dairesi başkanı idi. Onlarda inşaat dairesi başkanı ile Etibank adına görevli olduklarını söyledi. "Orda buluşuruz" dedim. Onlar erken gitimşlerdi. 9.Nisan'da da ben gittim. Aynı otelde kaldık. Benim yurt dışına ilk çıkışımdı. Fuarda Ahmet Mercedes firmasından benim için 2 gün sonrasına randevu almıştı. Onun tecrübesi ve yönlendirmesi ile Tripoli teslimi 3 yıl vadeli banka teminat mektubu karşılığı 2 adet 7 m3 mikser ve bir adet pompa için bir milyon marka anlaştık. Proforma fatura ile bunu kesinleştirdik. Tabii bize ikramlarda bulundular. Teminat mektubunu gönderdiğimizden 3 ay içinde teslim edeceklerdi. Ertesi gün fuar kapandı. Onlar Türkiye'ye döndüler.  

Bir de Hannover şehrinde de fuar olduğunu öğrenmiştim. Mainz Türk Ticaret ateşesi Murat Başar ortaokul ve lise arkadaşımdı. Lise son sınıfta en arkada aynı sırada oturmuştuk. Onu aradım. Muhakkak uğramamı söyledi. Trenle ona gittim. İstasyon çıkışında beklememi söyledi. Beklerken hızlı bir araba bana yanaştı. "Atla" dedi. Ben bekliyorum, insin sarılalım. "Arkaya atla" dedi. Ben de bindim. "Sağa otur" diyerek süratle yoluna devam etti. Ön koltukta çıplak 14'lü bir tabanca vardı. Bir sıkıntı olursa araya çökmemi söyledi. Biraz gittikten sonra "hoşgeldin" dedi. O dönemde ermeni teröristler sürekli Türk diplomatlara saldırdıkları için tedbirli davranıyordu. Konsolosluğa gittik. Ordan mesai bitiminde evine götürdü. Eşinin yaptığı yemekleri yedik. Gece 01'deki tren saatine yarım saat kala beni istasyona bıraktı. Fuarın son günü olduğu için kalamadım. Sabah 06'da Hannover'e vardık. Yakında bir otelde oda baktım. Çatı katı banyo yok "fiyatı 170 Mark" dedi. "Bir saat için verilmez" dedim. Sabah 08'deki otobüsle fuara gittim. "Tercüman ister misin?" diye sordular. "Evet" dedim ve biraz sonra bir bayan tercüman geldi. Pejmurde bir hali vardı. Konuşması acayip. "Nerelisin?" soruma "Antepliyim" diye karşılık verdi. Sonra da açıkladı Ermeni imiş. Ailesi Halep'ten sonra buraya göç etmiş. Türkçeyi nenesinden öğrenmiş. Benim bildiğim Türkçe ile anlaşamıyorduk. Gönderdim..

Bu fuar da harita ve pafta çizen plotterlar tanıtılıyordu. Genelde teknolojik cihazlar vardı. Alt yapı inşaatları için beton boru ve bağlantı rögar döküm makinaları vardı. Bir eskavatör ile hem kanal açıp hem yerleştirilebiliyordu. Daha ilk defa piyasaya çıktığı için belediye ihalelerinde büyük para kazandırırdı. Hemen onunla da pazarlık yapıp, teminat mukabili vadeli alım sözleşmesi imzaladık. Proforma faturayı aldım. Uykusuz ve yorgun olduğum için Münih'e dönmek üzere istasyona gittim. Kuşetli bilet aldım. Tren saat 21' de gelecekti. O saate kadar ayakta nasıl durdum bilmiyorum. Tren geldi acayip kalabalık, hücum ettiler.. Biletimde yer numarası yoktu. Bir kondoktör bir şeyler anlatarak geliyordu. Adamı yakaladım. Yerimi sordum. Gişeye gidip ek bilet almamı söyledi. Ben kapıyı tuttum. Bana alttaki yeri ayırmasını söyledim. "Gişeden yarı fiyatına alabilirsin. Ben pahalı satıyorum.." Dedi. Olsun.dedim. adam el çantasından bir koçan çıkarıp bana yeri ayarladı. Aldığım biletten pahalı idi. Teşekkür ettim. Herkes yer almaya gitmişti. o arada servis arabası gelmişti. Bir kola ile bir paket çikolata aldım. Ceketimi çıkarıp baş tarafıma astım. Cebimde 5 bin dolara yakın para vardı. Fuar bitmiş herkes dönüyordu.

Almanya'da bir fuara veya kursa katılmak yeni bir beceri edinmek demekti. Adam aynı makinenin başında hergün kurs alır gibi bilgi alıyordu. Tanıtımcı için bu yeni müşteri demekti. Katılımcıların çoğu heyacanlı ve mutlu idi. Diğerleri gelinceye kadar şöyle bir uzanayım dedim ve uzandım. Uyandığımda hava aydınlanmıştı. Yan tarafa döndüm pikesi sıyrılmış huri gibi çok güzel bir genç kız beyaz iç çamaşırlarıyla yatıyordu. Ben rüya gördüğümü sanıp gözlerimi ovuşturdum. Yerimde oturup doğruldum. baktım, canlı. Hemen para aklıma geldi. Elimi cebime attım yerinde idi. O da doğruldu. Almanca özür diledi. Ben de "önemli değil"dedim. Benim içinde yastık ve pike koymuşlar ama benim haberim yoktu. O elbiselerini giyerken genç bir delikanlı ile bir kız da yukarı kuşetten indi. Hepsi soyunmuş yatmışlardı. Ben almanca bilmediğim için ingilizce anlaşıyorduk. Benim karşımdaki kız lavaboya giderken eşlik etmemi istedi. Birlikte koridora çıktık, tren tıklım tıklım doluydu. Ayakta yürürken zorluk çekiyorduk. WC ye ulaştık. Onu dışarda bekledim. Biraz sonra beni çağırdı. Dışarı çıkmasını bekledim. Korktuğunu söyledi. Ben de elimi yüzümü yıkadım. Restoranda kahvaltıya davet ettim. 20 dakika sonra ineceğimizi söyledi. Geri döndük. Çikolatam ile kolamı ona ikram ettim . 19 yaşında imiş. Münih Üniversitesinde ekonomi okuyormuş. Çok zor olduğunu söyledi. ben de ekonomi doktorası yaptığımı söyledim. Bana "Yunanlı mısın?.." diye sordu. Bende "hayır Türküm" dememle oturduğu yerden fırladı. "İmposible! İmpopsible!.." (İmkansız!) diye çığlık atmaya başladı. "Ya sen Türk değilsin, yada bizim gazeteler yalancı. Türk burda hiç rahatsızlık vermeden yatacak. Mümkün değil.." Dedi. Sana İngilizce izah edemem ama istersen Türkçe olarak söyleyeyim dedim. Tamam deyince "Sen Türk'ün yorgun zamanına rastgeldin" dedim. Nerde kaldığımı sordu. Münihin en lüks otelinde kaldığımı fakat bir yeri tanımadığımı söyledim. Beni gezdirebileceğini söyledi. Trenden indik. Bavulunu ikimizde birlikte çekerek istasyondan çıkıyorduk. Kendisini alması için bir arkadaşını çağırdığını söyledi. "O gelirse lütfen yanımdan ayrıl" dedi. Tam çıkışta biri koşarak bize doğru geliyordu. "Ayrılalım" dedi. Gelen çocuk kızı tuz gibi (öğlenleri otlaktan gelen hayvanlara tuz yalatılır) yalıyordu. Özlemiş. Ayrıldık. Ben de otele gidip dinlendim.

Akşama yakın uyandım. Uçak bileti almak için turizm ve havayolu acentelerinin bulunduğu bir pasaja tarif üzerine gittim. Lufthansa acentesine Libya-Tripoli için bilet istedim. "Uçuş yok.. Haberleri dinlemedin mi?" diye sordu. "14 Nisan 1986 - ABD Berlin saldırıları dolayısıyla Trablus ve Bingazi'yi bombaladı. Bombalamada aralarında Kaddafi'nin evlat edindiği bir kızının da yer aldığı 101 kişi öldü." Hava sahası kapatılmıştı. Sebahattin'i telefonla aramaya çalıştım imkansız. Akşam yemeğimi yiyip otele döndüm. Tabii hemen çözüm buldum. Hava sahası kapalı ise ben de deniz yolu ile giderim. İtalya'ya gitmeye karar verdim. Sabahleyin istasyona gittim. İtalyan treni Alman treninden daha erken hareket edip Bologna'ya daha erken varacağı için bilet aldım. Öğlen civarı idi trene bindim. Vagonda tek başıma idim. Kompartmanımı ve yerimi bulup oturdum. Bir kaç istasyon sonra üç beş genç vagona bindiler. Çok gürültülü idiler. Yirmili yaşlarda genç bir kız gelip karşıma oturdu. Herhalde oğlanlar rahatsız etmişler. İtalyanmış. Sadece Almanca biliyormuş. İşaret dili ile konuşmaya çalıştık. Sister yani rahibe olacakmış. Alman gümrüğünden geçtik. Avusturya polisi pasaportları kontrol etti. Tünellerden geçtik. Çıkışta tekrar polisler kontrol etti. İtalya'ya girişte de polis kontrolünden geçtik. Bir müddet sonra kız indi. Tarifeye göre Alman hızlı treni bizden 3 saat sonra hareket etmiş ve bizi geçmişti. Restorandan su almaya gittim. Alman markını ve doları kabul etmediler. En sonunda 4 saat gecikmeli Bologna'ya vardık. Her taraf kapalı. Su içeceğim Liret yok, su da yok. Gece 01 sıraları.. Otele gideceğim taksi parası yok. Basiret bağlandımı insan düşünemiyor. Bin bir taksiye. Dört-beş yıldızlı bir otele git. Taksi parasını ödesinler. Rahat yat.

Türk çocuğu zekasını göstererek Roma yönünde bir gece trenine bindim. Boş bir kompartman buldum. Bir sarhoş horlayarak uyuyordu. Yan Kompartmalar da boştu. Hemen girdim. Kapıyı arkadan kapattım. Üst yatağa çıkıp yattım. Bilet konrolörü geldi. Kapıyı açtırmak için uğraştı. Bir şeyler söyleyip gitti. İki saat sonra uyandım. Tren bir istasyonda durmuştu. Beş-altı kişi indi. Ben de indim. Roma'dan gelen bir trene binip, geldiğim yere geri dönecektim. Sebep, Venedik deniz kenarında. Ordan gemi ile Libya'ya gideceğim. Meğer indiğim yer dağ başında bir köy istasyonuymuş.. Bir memur var kapatıp gidecek. Beni bekliyor. Ben karşıdan gelen treni beklediğimi söyledim. Adam lambaları söndürdü, gitti. Dışarda tek bir bank vardı. Onun üzerine yattım. Hava serindi. Biraz üşüdüm. Kendime geldiğimde titredim. Bir-iki ay evvel Ağca Papa'yı vurmuştu. Bu dağ başında yakalasalar kime nasıl hesap verecektim? Korkudan titreme aldı. Bir saat sonra bir tren geldi. Ona bindim. Yine kapıyı arkadan kitleyip yattım. Sabah sekiz civarında Bologna'ya geldik. Orda para bozdurdum. Kahvaltı yaptım. Venedik trenine bilet alıp bindim. Venedik'te istasyonda indim. Oranın Büyük Kanal'a bakan Continental otelindeyim. Odam da kanala bakıyordu. Duş aldım. 2 saat uyudum. Resepsiyondan Libya'ya bilet temin etmelerini istedim. Onlard a bir yerlere telefon edip dediler ki: "Askeri alan olarak ilan edildiğinden deniz sahası da kapalı.." Sebahattin'e telefon ettim. Tesadüf çıktı. "Hocam hiç bekleme Türkiye'ye dön. Buralar çok karışık. İlk fırsatta bende geleceğim. Konuşuruz ." dedi.

Hemen az ilerde tur gemileri vardı. Onlardan birine bindim. 3 saatlik bir tura katıldım. Geri döndüm. Yemek yemek için bir yer arıyordum. Sahil yolu yürürken bir kasabın önünden geçtim. Tekrar geri döndüm. Çengele asılı tavuklar yarım metreden uzundu. Niye böyle diye baktım. Kafaları ve ayakları kesilmemişti. Şişle öldürülmüşlerdi. Bende günaha girmemek için bismil diye hep tavuk yiyordum. Midem perişan oldu. Bir makarnacı buldum. Sossuz, tuzsuz spagetti istedim. Adam hayretle bakıyordu. İstasyona gittim. Rehberden THY bürosuna telefon ettim. Ertesi gün Milona'dan uçak olduğunu söylediler. Rezervasyon yaptırdım. Otele gelip çantamı aldım. Milano trenine bindim. Tesadüf aynı otelin aynı odasında eşim ile birlikte 30 yıl sonra yine kaldık.

Milano'da da şehir merkezinde iyi bir otele yerleştim. Restoranda bir spagetti daha yedim. Odama gittim. Sıcak havalandırmayı açıp yattım .Öyle bir uyumuşumki sabah 7'de uyandım. Kahvaltıya indim. Baktım Türkçe konuşanlar var. Tekstil fuarına gelmişler. Sabaha kadar hiç uyumamış televizyon seyretmişler. Kahvaltıdan sonra otelden ayrıldım. Hava alanına gideceğim. Komünistler Amerika'yı protesto ediyorlar. Ne otobüs var, ne taksi. Durakta kalakaldık. Bir de amerikalı var. Adam titriyor. "Birlikte yürüyüp ilerde taksiye binelim" dedi ve yarım saat yürüdük. Trafiğin olduğu bir caddeden taksiye binerek havaalanına vardık . Biletimi ve uçuş kartımı aldım. Çıkış için pasaportuma bakan polis bana "buraya nereden ve nasıl geldin?" diye sordu. bende "Münihten trenle" dedim. "Polisler birşey demedi mi?".... "Hayır" dedim. "Paran varmı ne kadar?" Ben de "üçbin dolardan fazla" dedim. Eliyle defol gibi işaret yaparak "geç" dedi. Uçağımız DC10'a bindik. Bunlar hep düştüler. Uçak İtalyan dolu idi. Hepsi kayak elbilerini giymişler. Kayak takımları ellerinde. Botlar ayaklarında oturamıyorlar. Yemek verdiler. 2 küçük şişe şarap içtim. Öyle bir bulutlu hava vardı ki uçak takır tukur sesler çıkarıyordu. Korkanlar, ağlayanlar vardı. Biz 140 km Erzurum- İspir şosesini yazın 6 saatte, kışında enaz 10 saatte gittiğimiz için bu takırtılara alışıktık. Uyandığımda uçak İzmir'e iniş hazırlığında idi.

Hava alanında indim. Kontrolden dışarı çıktım. İtalyan polisinin davranış biçimini düşündüm. Türkleri sevmiyor diye mi öyle davrandı. Hayır. Ben korkunç bir hata yapmıştım. Avusturya'dan geçebilmek için transit vize ve İtalya ya gidebilmek için ayrıca vize almak zorunda idim. Her sorunu bir matematik problemi gibi konsantre olup çözmeye çalışır isem, etrafı ve koşulları göremediğim için ağır bedeller ödemek zorunda kalabilirdim. Yaşadığım fırtınanın, havadaki fırtınadan daha tehlikeli olduğunu anladığım an şok geçirdim. Bursaya döndüm.

Bir ay sonra Sebahattin Libya'dan döndü. Orada geleceğin ne olacağı belirsiz hale gelmişti . Madem ki ortak idik masrafları bölüşmek zorunda olduğumuzu söyledim. O da "biletler benden kalanı bölüşelim" dedi. Hatırladığım kadarı ile 700 dolar bana düştü. Bir bilgisayar ve muhasebe programı verdim. Bakiyesini ödedi. Böylece Libya macerası Eylül-1988'e kadar bitmiş oldu.

Ucuz kurtarmıştım..

[email protected]

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.