Artık pazarlıkta eksiğimiz kalmamıştı. Sadece gösterdikleri ürün ile gönderecekleri ürünün kalitesinin aynı olmasını sağlamak için kalite kontrol firmaları aradık. Alman TÜV firmasına gittik. Biz ingilizce anlatmaya çalışırken adam türkçe "nerelisiniz?" diye sordu. Almanya'da doğmuş büyümüş bir Türk. Eşi de Erzurumlu hemşehrim. "Yaklaşık 5 yıldır burdayım. Hiç Türk'e rastlamadım" dedi. Bizi yemeğe davet ettiler. Zeki gelmedi. Ben gittim.

Eve girdik, adam habire ıslık çalıyor. Kendini bir şişme koltuğun üzerine fırlatıyor. Kafayı yemiş diye düşünürken kalite kontrolü yaptığını söyledi. 90 kiloluk adam. Eğer birkaç yüz kez sıçradığında patlamaz ise tam kalite notu veriyormuş. "Islık niye çalıyorsun" soruma bir anahtarlık gösterdi. Eğer belirlediği sayıda çaldığı ıslığa cevap alırsa geçerli not veriyormuş. "Bilgisayar işinden anlamam. Ama onlar kalitesiz mal göndermekten korkarlar. Olumsuz rapor verir isem piyasadan silinirler" dedi ve ekledi, Biz çok pahalıyız. Seni güney amerikalı birine göndereceğim. Pazarlık et. O bu işten anlıyor".. Kuru fasülye pilav yedik. Türk çayı içtik. Beni otele götürdü. Ertesi gün kalite kontrol firması ile bilgisayar başı 20 dolara anlaştık.

Bir başka gün saat 13'te bir fabrikaya götürdüler. Taiwan'ın en büyük ikinci firması. Amerika'ya yıllık 60 milyon dolarlık ihracat yapıyormuş. Pazarlama müdürünün odasında sekreterin yanında oturduk. Bekliyoruz. Bir türlü yanına giremedik. Saat 15 oluyordu. Sonraki randevu da iptal olacaktı. Zeki kuduruyordu. Günümüzü mahvetti. Nihayet odaya girdik genç bir kız. Özür diledi. Amerika'daki patronu ile görüşüyormuş. Nihai pazarlık olduğu için programda olmayan bir görüşme imiş. "Bizden alım yapmazsınız, kendimizi nasıl affettirebilirim. Sizi yemeğe davet etsem kabul eder misiniz" dedi. Ben hemen kabul ettim. "Arkadaşınız için sekreterimi alsam uygun mu" diye sorunca hemen "uygun" dedim. Saat belirledik. Otelden gelip bizi alacaktı. Otele döndük. Hazırlandık.

Dedikleri saatte gelip bizi aldılar. Tapei'nin en lüks restoranına götürdüler. Altında mumlar yanan büyük bir balık buğulama geldi. Yedik. Şarapları da içtik. Tabii ben de niyet bozuk. "Geldiğimizden beri bir diskoya gidemedik" deyince "Bende çok severim, yemekten sonra gidelim" diye olumlu karşıladı. Mandarin-Sheraton otelinin diskosuna giriş için kişi başı 50 dolar ödedim. Kapının girişinde karşılıklı 2 sıra beyaz mini etekli kızlar sallanıyorlardı. Pistin etrafında 3 katlı bir disko idi. Diskjokey 3. katta bir bebek kadar görünüyordu. Viskileri mermer masanın üzerine koyduk. Bardaklar da dans ediyordu. Tabii dansa kalktık. Herkes çöküyor ben dadaş ayakta, herkes ayağı kalkarken ben çöküyorum. Kız anladı ve "oturalım" dedi.. Birbirimizi daha yakından tanıma zamanı geldi mi falan diye düşünürken, kız nişanlı ve nişanlısının da bir fabrikanın üretim müdürü olduğunu söyledi. O da 25 yaşında imiş. Ev hazırlıklarını sordum. "Eşimin ailesiyle birlikte yaşayacağız" diye açıkladı. Şaşırmıştım. Soruma verdiği cevaplar beni utandırmıştı. O konuşmasını sürdürüyordu, "Bir; Ayrı ev ayrı masraf demek. siz nasıl buralara gezmeye geliiyorsanız biz de paramızı biriktirip avrupayı gezmek istiyoruz. İki; Eve gittiğimde temizilik yemek ile uğraşacağım. Kendime zaman ayıramadığım için yayınları okuyamayacağım. Bir kaç yıl sonra yorgunluk belirtileri ile işten çıkarılacağım. Üç; Çocuk doğduğunda koştur koştur kreşe götüreceğim akşam alıp getireceğim. Çocuk asker gibi sevgisiz büyüyecek. Dört; unutma ki bizlerde yaşlanacağız. Sevgisiz nasıl yaşarız? Yaşlılarımızı sevgiden yoksun terkedemeyiz".. Kendisini kutluyor ve içimden de "Ulan gelip burada evlenmek varmış" diyordum.

Dışarı çıkıp ağaçlar altında yürürken bizimle yapacağı anlaşmayı sordum. "Hayır bu defa sana satış yapmayacağım. Bir daha ki sefere geldiğinde istediğin kadar ürünü senin belirleyeceğin fiyatlarla vereceğim. söz" dedi. O yirmibeş yaşında birisi, ben de 35.. "Benim ticaretci olamayacağımı ve bir daha oraya gidemeyeceğimi" anlamıştı sanki.. Teşekkür edip ayrıldık. Zeki ayrı ayrı gezelim teklifinde bulundu. Ben de kabul ettim. O birilerine randevu verdi. Ben de mal alacağımız firmayı belirlemiştim, yetkilisine telefon ettim ve geldi. Nihai fiyatı ve şartları belirledik. 100 adetlik bir proforma fatura hazırlamasını söyledim. Kalite kontrol şartlarını da kabul etti. Ertesi gün kalite kontrol firmasına hep birlikte gittik. Onlar da aralarında sözleşme imzaladılar. Bir surette bize verdiler. Nihayet bir ay sonra geldiğimiz yoldan dönerek Singapur uçağına bindik.

Singapur Hava alanında yine hotel rezervasyon bölümünde 10 Dolar kaparo ile kalacağımız oteli belirledik. Artık Singapur'u biliyorduk. Aşağı kata inerek otobüs durağında beklemeye başladık. Yaşlı bir kadın gelerek nerde kalacağımızı (?) sordu. Biz de söyledik. Kendisinin pansiyonu olduğunu ve 20 Dolara orda kalabileceğimizi söyledi. Resimler çıkarıp gösterdi. Ben "olur" dedim. Zeki'nin bozulması üzerine "gidip bakarız, beğenir isek kalırız. Beğenmez isek zaten otelde yerimiz var gideriz" dedim. Gittik. Alt 5 kat, zemin ve üstü çarşı ile otopark. Bu kütlenin üstünde 15 katlı apartman.

Singapur'da kaldığımız sosyal konutun benzeri.  

Çarşının üstünde yüzme havuzu, tenis kortu ve bir spor sahası. Kadının dairesine çıktık. Bize bir oda gösterdi müthiş. Oraya yerleştik. Burası oğluna ait sosyal konutmuş. Oğlu iktisat doktoru imiş. İş bulamadığı için Amerika'ya gitmiş. Teyze de kendi evi ile birlikte bu daireyi pansiyon gibi işletiyormuş. Zeki'yi diğer daireye götürdü. Balkonda bile kalan, dünyanın her yerinden genç lise ve üniversite öğrencileri varmış. Onlar geceliğine 2-5 dolar ödüyorlarmış. Bu öğrenciler gezdikleri yerleri anı şeklinde yazıp fotoğraflarla birlikte kütüphanelere satıyorlarmış. Bu konuda İngiltere çok para veriyormuş. Bugünün  youtuberları, o zamanın gezginleri ile aynı işi yapıyorlar. Fakat düzenleme ve duyurma sistemleri farklı.

Bilgisayar alacağımız firma sahibinin kardeşinin balık konserve fabrikası varmış. Pazarlamamız için numumelerin olduğu büyük bir karton kutu balık konserveleri vermişti. Akşam yemeğinde onlardan yedik. Sabahleyin kalktığımızda kahvaltı hazırdı. Uçakla Bangkok'a yola çıktık. Bir müddet sonra yanımıza hostes geldi ve uçakta başka 5 tane Türk pasaportlu yolcunun olduğunu söyledi. Yanlarına gittim. Türkçe bilmiyorlar. Nereli olduklarını sorunca "Vanlıyız" dediler. Orda epeyce arazi aldıklarını da açıkladılar. Bunlar Özal'ın çıkardığı bir kanunla vatandaşlığa kabul edilen ermenilerdi.. Artık ülkemiz pasaport satışını da öğrenmişti. Kaç pasaport satılmış bilene rastlamadım. Ertesi gün Bangkok'tan PİA (Pakistan Internatinal Airlines) uçağı ile aktarmalı Türkiye'ye geldik. Hava alanında indik. Polisten giriş yaptık. Çıkışta gümrükçülerimizin bıyık burarak etrafa ve insanlara bakışları ürkütücü ve tedirgin edici idi.. Eğer turist olsaydım aynı uçakla geri dönerdim. Hava alanından Selçuk'u aradım. "Siz şimdi yorgunsunuz, gidin, bir kaç gün dinlenin. Biz de işleri ayarlayalım görüşürüz" dedi ve biz de Bursa'ya döndük.

 

[email protected]

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.