Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Samsun

bursaarena.com.tr - Samsun haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Samsun haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

CAFER GENÇ: 19 MAYIS: Kurtuluştan Kuruluşa Giden Yol Haber

CAFER GENÇ: 19 MAYIS: Kurtuluştan Kuruluşa Giden Yol

Ben hep, Milli Bayramlarımız olmasaydı dini bayramlarımızı kutlamamız mümkün olmazdı diyenlerdenim.. Bakın, Dünyaca ünlü yabancı bir tarihçi ne diyor: Her yılın 19 Mayıs günü, gençlere 1919’u anlatmak gerekir. Çünkü, bu bayramın gençlere armağan edilmesi anlamlı olduğu kadar sahiplenme ruhunun verilmesi bakımından da çok önemlidir. Atatürk, Gençliğe Hitabesinde, gençlere verdiği görevin ve sorumluluğun değerindeki sırrı ifade etmektedir. Bizler de gençlere o yılların tarihi sırrını anlatarak katkıda bulunmuş olalım. Milletin bekası için milli heyecanı canlı tutmak gerekir. Millet olarak, milli bayramımız olan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımızın 107. yılını kutluyoruz. Asırlık çınarımızın gölgesinde yaşıyoruz. 19 Mayıs 1919, kurtuluşumuzdan haberdar olduğumuz, yeni bir devlet kurmanın ilk adımını attığımız tarihtir. Sevgili gençler, Atatürk’ün sizlere armağan ettiği bu bayramın anlamını ve Atatürk’ü anlamak gerektiği bilmelisiniz. Bir asker olan Atatürk, cepheden cepheye koşarak 11 cephede savaşmıştır. Atatürk, kızgın güneşin kavurduğu Arabistan’da Filistin çöllerinden, Kafkasya’da Sarıkamış soğuğuna, düşman zırhlılarının ateşi altında cehenneme dönen Çanakkale’den, Türkün ölüm kalım savaşı verdiği Sakarya’ya, Dumlupınar’a kadar milleti için ömrünü adamış efsane bir kahramandır... Türk olmakla gurur duyan, Türk milletini öven sözleriyle hayranlığını ifade eden Atatürk’ün asaletini, milletine karşı hissettiği onuru ve gururu bilmek, sevgi ve saygı duymamızın sebeplerinden biri olmalıdır. , Tarihi şahsiyetlere, milli ve manevi değerlere vefasız ve nankör olmamak, haksızlık yapmamak gerekir. Türk milleti olarak muhteşem tarihimiz, olağanüstü olaylarla yazdığımız destanlarla doludur. Bu destanlarımızın kahramanları olan Türk büyükleri, bizlerin, bayramlar yapmamıza vesile olmuşlardır. Bu günler, milli duygularımızı coşkuyla yaşadığımız; tarihi ve kültür değerlerimizi yeni nesillere aktardığımız, manevi ruhu ve milli şuuru yaşamalarını sağladığımız müstesna günlerdir. Hanlık-hakanlık ile Orta Asya’da başlayan Türk tarihi, imparatorluk, beylik olarak Selçuklularla Anadolu’da, Osmanlılarla üç kıtada hüküm sürmüştür. Nizam-ı alem davası ile dünyaya nizam veren; hak, hukuk, adalet dağıtan Osmanlı İmparatorluğunun, 1900’lü yılların başında tarihi varlığını tamamlamış olmasını fırsat bilen düşmanlar, vatan topraklarını işgal ettiler. 1914 yılında başlayan 1. Dünya Savaşı’na katılmak zorunda kaldık. Atatürk'ün 19 Mayıs 1919'da yaktığı kurtuluş meşalesi, gençlerin elinde, sarsılmaz iradeleriyle günümüzü aydınlatmaktadır. 1. Dünya Savaşı’ndan 1 yıl sonra, 18 Mart 1915’te Çanakkale Zaferi’nin kazanılması milletimizin kurtuluşuna ümit olmuştur. Çanakkale Zaferi, bizlerin, "her türlü imkansızlıklara rağmen nasıl kazandığımıza" şaşırdığımız, savaştığımız devletlerin "her türlü imkana sahip olmalarına rağmen nasıl kaybettiklerini" hâlâ anlayamadıkları, sırrını çözemedikleri bir mucize destandır... Bandırma Vapuru’nda Osmanlı’nın enkazı yüklüydü. İş çoktu, yük ağırdı, yol uzundu, dalgalar çetindi ama aydınlık ufuklara umut taşıyan gönüller engellere, zorluklara, sıkıntılara aldırış etmiyorlardı. Milletin yüreğinde kurtuluş ümidi taşıyan bu zaferi, 19 Mayıs 1919’da Samsun sahillerinden haykıran Atatürk; Erzurum’da, Amasya’da ve Sivas’ta yapmış olduğu kongrelerle, Anadolu’nun kuru ve kıraç topraklarını canlandırdı. Üzeri kül tutmuş yüreklerdeki milli ruhun ve heyecanın ortaya çıkması için, külü üfleyerek altındaki koru alevlendiren Atatürk ve silah arkadaşları, yurdun kurtarılması adına savaşılması gerektiği gerçeğini ortaya koydular. İmkansızlıklar içerisinde verilen mücadelenin unutulmaması için, o günler, bayram olarak kutlanmaktadır. Dört milli bayramımız çok anlamlıdır. 19 Mayıs 1919, "vatanımızın ve milletimizin kurtuluşu için savaşacağız", 23 Nisan 1920, "meclisimiz vardır, millet olarak yaşıyoruz", 30 Ağustos 1922, "zafer, Türk milletinindir, kurtuluşumuz gerçekleştirilmiştir", 29 Ekim 1923, "krallık, imparatorluk, kominizim, faşizm değil, insan hakları ve demokrasi için cumhuriyet yönetimini kabul ediyoruz” anlamında, tarihi gerçeklerin belgelerini bizlere, bayram olarak armağan etmişlerdir. Kurtuluş Savaşı yıllarında, milletimizi yok etmek düşüncesiyle "tarihimizi" silmek ve vatanımızı işgal ederek "coğrafyamızı" değiştirmek isteyen düşmanların bu niyetlerini, yeni nesillere aktarmak, milli bayramlarla mümkün olmaktadır. Yeni nesil, atalarının kendileri için verdikleri mücadelenin imkan ve şartlarını göz önünde bulundurarak ders alırlar, tarihine ve atasına sahip çıkarlar. Bütün dünya milletlerinin kabul ettiği, yüzyılın en büyük devlet adamı, lideri, önderi, askeri, başbuğu, hatibi ve fikir adamı, Türk’ün atası, büyük Türk başkomutan Atatürk’ü ve bu topraklar uğruna canlarını feda eden şehit atalarını unutmama ve sahiplenme duyguları milli bayramlarla yaşanmaktadır. Milli bayramlarımız bekamızın ve zekamızın ifadesidir. Atatürk’ün zekası bekamız olmuştur. Muhtaç olduğumuz kudretin damarlarımızdaki asil kanda mevcut olduğu, milli bayramlarımızla daha iyi anlaşılmaktadır. Milli bayramlarımız olduğu için dini bayramlarımız vardır. Manevi ruhla ve milli şuurla eğitim vereceğimiz, bu duygularla ve düşüncelerle yetiştireceğimiz nesillerin istiklalimiz ve istikbalimiz olacağı unutulmamalıdır. Sevgili Gençler, "Niçin bayram yapıyoruz?" sorusuna göğsümüzü gere gere cevap vereceğiniz, onur ve gurur duyacağınız günler yaşamanız dileğiyle bayramınız kutlu, gününüz ve gönlünüz mutlu, geleceğiniz umutlu olsun. Başta büyük önder, başkomutan Atatürk olmak üzere silah arkadaşlarını, şehitlerimizi rahmet dualarımla anıyorum, minnet duygularımla yadediyorum, saygılarımı ve sevgilerimi ifade ediyorum. Kökü maziden gelen atinin evlatları olan sevgili gençler, kurtuluşumuzun sırrını bilecekler ve kuruluşumuzun koruyucuları olacaklardır. Tarih ve kültür değerlerini sahipleneceklerdir. Atatürk’ün, "Kudretsiz dimağlar, zayıf gözler hakikati kolay göremezler" dediği sözü ilhamları, kılavuzları olacaktır. Asil Türk Milleti'nin bayramı kutlu, varlığı payidar olsun. Ne Mutlu Türküm Diyene!… ... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

MUSTAFA SOLAK: 19 Mayıs Sadece Bir Tarih Değil; Cesaretin Adıdır Haber

MUSTAFA SOLAK: 19 Mayıs Sadece Bir Tarih Değil; Cesaretin Adıdır

Sevgili Gençler, Kimler Nutuk okudu? Nutuk'un ilk cümlesi, “1919 senesi Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” diye başlar. Diğer bir deyişle, 19 Mayıs 1919, Milli Mücadele’nin fiilen başladığı, bağımsızlığın meşalesinin yakıldığı gündür. Onun için bugün sadece bir bayram kutlamıyoruz. Bugün, umudun ve yeniden ayağa kalkmanın hikâyesini hatırlıyoruz. Hatırlamanın da ötesinde geleceği kurmak için geçmişten güç almak için toplandık. Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihinde ülkenin durumunu özetlerken ordunun elinden silâh ve cephanenin alındığını, zorla ve hile ile aziz vatanın, bütün kalelerinin zaptedildiğini, bütün tersanelerine girildiğini, bütün orduların dağıtıldığını, memleketin her köşesinin işgal edildiğini belirtiyordu. Amasya Genelgesi’nde belirtildiği “vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı tehlikededir” diyen Türk milleti Atatürk önderliğindeki ayaklanmıştı. Sevgili Gençler, 19 Mayıs sorumluluğumuzu hatırlatıyor. Vatanın bütünlüğünü ve ulusun bağımsızlığını sadece savaşla, sınırlarını korumakla sağlayamayız. Bu, diğer sorumluluklarımızı yerine getirmediğimizde karşılaşacağımız durumdur. Düşünen, üreten, sorgulayan, Atatürk’ün ifadesiyle “bilimi, yol gösterici” alan ve vicdanlı, emeğe değer veren, paylaşmaktan, dayanışmada, hoşgörüde bulunan bireyler olmaktan mutlu olmalıyız. Ve şunu unutmayın: Atatürk “bütün ümidim gençliktedir” diyordu. Sizi seviyoruz ve size güveniyoruz. Bu sadece bizim bireysel insan sevgimizden gelmiyor. Mecburuz da. Bugünümüz, geleceğimiz birbirimize bağlı. Bu mecburiyetimizi yine Nutuk’a başvurarak göstereyim. Atatürk düşmanla mücadelede millet, meclis ve ordu olmak üzere üç kuvvetin tayin edici olduğunu söyler. Bu üç kuvvet iki cephede savaşır; 1. İç cephe 2. Dış cephe. Devamını Nutuk’tan okuyalım: “Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir. Dış cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, mağlûp olabilir; fakat bu durum, hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti tutsak ettiren, iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarılı da olmuşlardır. Gerçekten “kaleyi içinden almak”, dışından zorlamaktan çok kolaydır.” Bu yüzden milli birliği güçlü tutmak, geleceği kurmak için önemli. - İki hususta dikkatinizi çekeyim: 1. Milli Birliğinizi perçinleyin: 2. Yılgınlığa, karamsarlığa düştüğünüzde Atatürk gibi düşünün. İşveç’te bir sözmüş. 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa garında düşman gemilerine bakıp dediği gibi “Geldikleri gibi giderler” deyin.. Siz dünyanın ilk bağımsızlık savaşını veren, bu sebeple de işgal altındaki mazlum ülkelerce örnek alınan insanların torunlarısınız. Tarih size bu haklı gururu ve gücü veriyor. Bundan 107 yıl önce dedeleriniz, neneleriniz nasıl ki düştüğü yerden ayağa kalktıysa, sizler de onlardan cesaret alacaksınız. Cesaretinizi hiçbir şeyin kırmasına izin vermeyin. İşte bu yüzden her 19 Mayıs’ta kendinize şunu deyin: “19 Mayıs sadece bir tarih değil; cesaretin adıdır.” 19 Mayıs Atatürk’ün Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun.

Karataylı cimnastikçiden altın madalya Haber

Karataylı cimnastikçiden altın madalya

Konya'da Karatay Belediyesi Spor Kulübü Trampolin Cimnastik Takımı sporcusu Emirhan Danış, Türkiye Cimnastik Federasyonu tarafından Samsun’da düzenlenen Trampolin Yıldızlar, Gençler ve Büyükler Türkiye Şampiyonası’nda gösterdiği başarılı performans ile altın madalya kazandı. KONYA (İGFA) - 8-10 Mayıs tarihleri arasında Samsun Atatürk Spor Salonu’nda düzenlenen şampiyona büyük bir heyecana sahip olurken Türkiye’nin dört bir yanından gelen sporcular birincilik için yarıştı. Karataylı sporcu Emirhan Danış, azimli ve kararlı mücadelesi ile altın madalya kazanarak turnuvada Karatay’ın adından söz ettirdi. 56.245’lik derecesiyle rakiplerini geride bırakan başarılı sporcu bu sonuçlarla beraber Türkiye Şampiyonu olma başarısı gösterdi. 17+ Yaş Erkekler Bireysel Kategorisi’ni birinci tamamlayan Danış, Karatay’ı ve Konya’yı gururlandırarak ilçenin sportif başarılarına bir yenisini daha ekledi. Karataylı sporcu Emirhan Danış’ın, Trampolin Cimnastik Yıldızlar, Gençler ve Büyükler Türkiye Şampiyonası’nda mücadele ettiği 17+ Yaş Erkekler Bireysel Kategorisi’nde 1. Emirhan Danış (Konya) – 56.245, 2. Batuhan Meriç Mamur (Bolu) – 54.275, 3. Akil İşman (İzmir) – 42.540 oldu. Karatay Belediye Başkanı Hasan Kılca, Emirhan Danış’ın gösterdiği performans ve elde ettiği başarıdan büyük bir mutluluk duyduklarını belirterek Karatay’ın spordaki başarılarının artarak devam ettiğini vurguladı. Başkan Kılca, “Karataylı gençlerimizin ulusal organizasyonlarda elde ettiği başarılar bizleri mutlu ediyor. Emirhan Danış’ın Türkiye Şampiyonu olarak ilçemizi ve şehrimizi en güzel şekilde temsil etmesi hepimiz için büyük bir gurur kaynağıdır. Sporcularımızın azmi, disiplini ve antrenörlerimizin özverili çalışmaları bu başarıların temelini oluşturuyor. Türkiye Şampiyonu olan sporcumuzu, ailesini ve emeği geçen antrenörlerimizi tebrik ediyorum. Bizler de Karatay Belediyesi olarak spora ve sporcuya destek vermeyi sürdürecek, gençlerimizin başarılarına katkı sunmaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Türk somonu ihracatta rekor yolunda... Üretim 75 bin tona ulaştı Haber

Türk somonu ihracatta rekor yolunda... Üretim 75 bin tona ulaştı

Tarım ve Orman Bakanlığı'na bağlı Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Samsun’un Yakakent ilçesinde düzenlenen 1. Türk Somonu Festivali’nde sektörün büyüme başarısına dikkat çekti. Türk somonu üretimi 8 yılda 5 bin tondan 75 bin tona yükselirken, ihracat hacmi 500 milyon dolara ulaştı. SAMSUN (İGFA) - Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Karadeniz’de yetiştirilen Türk somonunun yükselen başarısını Samsun’un Yakakent ilçesinde düzenlenen 1. Türk Somonu Festivali ile kutladı. Genel Müdürlüğün sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımda, Türk somonunun son yıllarda su ürünleri sektörünün en önemli başarı hikâyelerinden biri haline geldiği vurgulandı. Açıklamada, 2017 yılında 5 bin ton seviyesinde olan üretimin bugün 75 bin tona ulaştığı, ihracatın ise 500 milyon dolar seviyesine çıktığı belirtildi. Türk somonunun bugün 32 ülkeye ihraç edildiğine dikkat çekilen paylaşımda, sektörün Türkiye ekonomisine sağladığı katkının her geçen yıl arttığı ifade edildi. Festival kapsamında üreticiler, sektör temsilcileri ve vatandaşlar Karadeniz’in bereketli sularında yetişen Türk somonunun hasat sevincini birlikte yaşadı. Paylaşımda ayrıca üreticilere ve sektör paydaşlarına teşekkür edilerek, festivalin sektör ve ülke adına hayırlı olması temennisinde bulunuldu.

Anneler anlatıyor: Türkiye'de üç kuşakta annelik nasıl dönüştü? Haber

Anneler anlatıyor: Türkiye'de üç kuşakta annelik nasıl dönüştü?

"14 yaşında evlendim. 12 tane doğum yaptım. İlkinde küçüktüm bakmayı bilmiyordum. 11 aylıkken öldü. Ondan sonra işte 10 tane; yedi kız üç erkek çocuğum oldu..." BBC Türkçe'ye çocuk büyüttüğü dönemleri anlatan 76 yaşında Diyarbakırlı Sultan Hanım, "Bugün olsaydı 50 çocuk büyütürdüm" diyor gülerek: "Çocuklarımın hepsi bir odada büyüdü... Şimdi bez yıkamıyorsun, üst başını makineye atıyorsun. Ben o zaman çamaşırı kömürlü sobada ısıtıyordum... Oraya koştur, buraya koştur, annelik zordu..." Kızı Angel ise, kendisi anne olduktan sonra, annesinin 10 çocukla ne kadar zorlanmış olabileceğini düşünüp "çıldırıyorum" diyor. 20 yaşındaki oğlunu Diyarbakır'da tek başına büyüten Angel, Sultan Hanım'ın yedinci çocuğu. Çocukluğunu hatırlarken, "kalabalık bir ailede, hayat derdi şu bu derken... kimse kimseyi görecek, duyacak durumda değildi" diyor. Bunun için oğluyla "her konuda konuşan bir anne" olmaya özen gösterdiğini söylüyor: "Oğlumla porno hakkında bile konuştum. Bu annem için milyonda bir ihtimal bile değildi." Anneler Günü neden mayıs ayının ikinci pazar günü kutlanıyor?Haberin başlığını atlayın ve okumaya devam edin Kaynak, Angel İstek Alcu Fotoğraf altı yazısı,Angel, Sultan Hanım için, "Annem 10 çocuk doğurduğu için doktor gibi. Her durumda ona danışırım. Bitkilerden bilmem nelere kadar, kadın bu işin uzmanı" diyor. Diğer yandan Angel, anneliğin bugün eskisine göre daha zor olduğunu düşündüğünü belirtiyor. "Eskiden maddi koşulların zorluğu vardı ama şimdi herhangi bir bilgiye bu kadar rahat ulaşılan bir yerde inanılmaz kaygı duyuyorum; onu nereden koruyacağım, nereden korumayacağım... Dışarıdaki hayat beni ürkütüyor artık." BBC Türkçe'ye konuşan farklı kuşaklardan anneler, anneliğin dönüşen ve değişen bir rol olduğu konusunda uzlaşıyor. Peki anneler önceki ve sonraki kuşaklara nasıl bakıyorlar, kendi deneyimleri hakkında ne hissediyorlar? 'Çocuklarla büyüdük' Emine Hanım, tayinler nedeniyle, ilk çocuğunu 1988'de Kayseri'de bir köyde, ikincisini Bayburt'ta, üçüncü çocuğunu 1999'da Samsun'da dünyaya getirmiş. BBC Türkçe'ye konuşan emekli öğretmen, "22- 23 yaşındaydık, üniversite bitti. Evlendik. Çok da anlamadık bir şey. Çocuklarla büyüdük... Şimdikilere bakıyorum daha bilinçliler, daha kontrollüler" diyor. Biraz ebeveynlerinin biraz da o dönemki çevrenin etkisiyle "herhalde biraz arada kaldık" diye ekliyor. "Eski nesillerde, erkekler utanıyormuş, iş yapmıyormuş... Mesela benim annemler de erkeklerin evde iş yapmalarını onaylamıyorlardı" diyor. Ancak kendi çocuklarını büyütürken, ailelerinden uzakta oldukları için çocuk bakımını eşiyle paylaşmışlar. Yer yer de bakıcı yardımı almışlar. Kaynak,Emine Kayhan Fotoğraf altı yazısı,Emine Hanım, Kayseri'de bir köyde ilkokul öğretmenliği yaptığı dönemde evlerde su tesisatının olmadığını; ilk kez anne olduğunda şartların bugüne göre çok zor olduğunu söylüyor. Benzer dönemlerde anne olan Ayşe Hanım ise kariyerine "seve seve" ara verdiğini söylüyor. Bugün 24 yaşında olan ikizlerini nasıl büyüttüğünü anlatan Ayşe Hanım, öğretmenliğe geri döndüğünde çok zorlandıklarına dair bir anısını şöyle aktarıyor: "Haftasonları toplantılar olduğunda, çocukları da götürüyordum. Sandalyelerin arasında saklayıp, 'Sesinizi çıkarmayın' diyordum. Ellerine kağıt kalem verip resim yaptırıyordum..." 'Nedense eskiden ebeveynlerimizin her sözünü çok dinlerdik' Bursa'da yaşayan Rezzan Hanım, kendi ebeveynlerini, "Bir hayli eski toprak olmalarına rağmen, üç kardeştik ve üçümüzün de üniversitede mutlak surette eğitim almasını zorunlu kıldılar" diyerek tasvir ediyor. "Mesela 21 yaşındayken yurtdışına gidip bir seyahate ahbaplarımıza katılmama izin vermişlerdi... Erkek arkadaşlarım, flörtüm olmamak kaydıyla evde yaş günü toplantılarına çağırabilirdim." 12 Eylül 1980 darbesini takip eden dönemde Bursa'da ilk kez anne olduğunda ise eşi askerdeymiş. Kaynak,Rezzan Ebubekir Fotoğraf altı yazısı,Rezzan Hanım, çocuklarını büyütürken eğitimlerine çok önem verdiklerini söylüyor. "Üniversite sınavına girecek olan çocuğu olan aileler o sene misafir bile kabul etmezlerdi" diyor. "Ailemle altlı-üstlü oturuyordum, eşimin yanımda olmaması, siyasi ortamın karmaşası, ilk defa anne olmanın verdiği bilinçsizlik, annemin her şeye çok müdahil olması... Bunlar beni gerçekten yordu" diye anımsıyor. Emekli edebiyat öğretmeni, doğumdan sonra anne-babasının, çalışmaması ve çocuğuna bakması konusunda çok ısrarcı olduklarını anlatıyor. "Çok baskın karakterli ebeveynlerim vardı; otoriterdiler. Sonunda oğlum dokuz aylıkken istifa etmek zorunda kaldım ve 4,5 sene mesleğime ara verdim." "Neden bu kadar hayatımıza dahil ettiğimizi ilerleyen yıllarda ancak sorgulamak mümkün oldu. O zaman bu sanki normalmiş gibi geliyordu. 26-27 yaşındaydık ama nedense eskiden biz ebeveynlerimizin her sözünü dinlerdik..." Bugün, annesinden şikayet ettiği şeyleri gelinine yapmamaya çalıştığını; hayatlarına da "hiç müdahale etmediğini" anlatıyor. 'Annelik deneyimiyle barıştıkça annelerimizle de barıştık' Almanya'nın Berlin kentinde yaşayan İrem, 12 yıl önce anne olduğunda yeni kimliğiyle barışmanın, eskiye dair yası da içeren, yıllar süren bir deneyim olduğunu söylüyor. 43 yaşındaki sosyolog, "Sadece bir bebek değil, başka bir kadın doğacak. Başka bir insan doğacak. Buna çok hazır başlamıyoruz herhalde... Buna hazırlanmak mümkün mü, onu da bilmiyorum..." diyor. Çevresindeki diğer kadınlarla annelik üzerine uzun uzun tartıştıklarını söyleyen İrem, bu roller üzerine düşünmeye başlayınca annelerine karşı öfke ve kırgınlık duyduklarını hissetmeye başladıklarını anlatıyor: "Ben bunu böyle yapıyorum; çocuğa böyle oluyor; o zaman ben niye bunu yaşadım..." Kaynak,İrem Tuncer Fotoğraf altı yazısı,İrem, ailenin ilk çocuğu olarak annesinin kendisiyle evde çok fazla oyun oynadığını ve bunu otomatikman kendi çocuğuna yapmaya başladığını söylüyor. Ama annelik deneyimini "biraz daha hayatın içine aldıkça, onunla barıştıkça" kendi anneleriyle de barışmaya başladıklarını söylüyor. Kuşaklarını, yaşadıkları şeyleri, maruz kaldıkları baskıları düşünüp onları oldukları gibi kabullendiklerini belirtiyor. Buna karşın kendi annelerinin bir önceki kuşakla böyle bir hesaplaşma yaşama şansı olmadığı gözlemini paylaşıyor. "Bizim annemizle ilişkimizi değiştirmek için bir olanak vardı bence. Yani çatıştık, kavga ettik, hesap sorduk. Ama onlar [anneleri] için, zaten artık ya o kuşaktaki insanlar yaşamıyor ya da çok yaşlılar..." 'El yordamıyla öğrenilen özgürleştirici bir süreç' İrem, anneliğin ilk zamanlarında kafa karıştırıcı da olsa, el yordamıyla öğrenilmesinin "özgürleştirici" bir süreç olduğunu söylüyor. İrem'e göre genetikten toplumsal koşullara birçok kontrol edilemeyen faktör karşısında eksikliklerini kabul ederek çocuk büyütmek "tevazu" öğretiyor. Ona göre anneliği en iyi tanımlayan kelime de bu nedenle "tevazu". Çocuğuyla ilgili bir karar verdiğinde, "Bunun sonucu kötü de olabilir. Ama bu benim sorumluluğum. Bunu anne olmak öğretti. O açıdan çok özgürleştirici bir tarafı da var" diyor. Angel ise oğluyla birlikte, "gerçekten anlamaya çalışmanın ne olduğunu; dinlemeyi, öfkemi kontrol etmeyi" öğrendiğini söylüyor. Bununla birlikte çocukların aslında bir toplum için "ne kadar kıymetli, toplumun ne kadar kritik bir kesimi olduğunu" anladığını ekliyor. Annesi Sultan Hanım, bugün kızlarının torunlarına davranışlarına bakıp, zaman zaman kendisininkiyle kıyasladığını söylüyor. "Çocuklara bağırdıklarında ağırıma gidiyor. 'Ben cahildim, okumamıştım, siz yapmayın' diyorum" diyor. 'Anneliği ileri taşıyan şey, çocukla kurulan biricik ilişki ve o ilişkinin dönüştürücü doğası' Annelik rolleri her kuşakta dönüşüyor, anneliğin tanımı da farklı yönlere evriliyor. Buna karşın son 15-20 yılda Türkiye dahil dünyanın hemen her yerinde daha dramatik bir değişim yaşandığını savunanlar da var. BBC Türkçe'nin sorularını yanıtlayan yazar Özge Yaka, "Bu değişimin önemli bir boyutu anneliğin profesyonelleşmesi, yani doğum öncesinden itibaren bebek ve çocuk bakımına dair her şeyin birer uzmanlık alanına dönüşmesi" diyor. Annelik Kitabı'nın yazarına göre, bakımla ilgili bütün konular artık "birer uzmanlık alanı ve annelerin bütün bu alanlara hakim olması, her alanda 'doğru' olanı yapması" bekleniyor. Yaka, sektörleşen uzmanlık alanları hızla büyürken annelerin sırtındaki yükün de ağırlaştığını söylüyor. Buna dünya çapında belirsiz iş saatleri, fazla mesailer ve güvencesiz iş koşullarının "norm haline geldiği değişen iş koşullarının" eşlik ettiğini vurguluyor. Kaynak,Özge Yaka Fotoğraf altı yazısı,Annelik Kitabı'nın yazarı Özge Yaka, "Annelerimiz için çocuk büyütmek daha ziyade temel bakım vermekle (yıka, doyur, giydir) ve topluma uyumlulaştırmakla (meşhur eğitim evde öğretim okulda şiarı) sınırlıyken bizim kuşak bir çocuğun duygusal ihtiyaçları da olduğu bilgisini özümsedi" diyor. "Geriye çoğu zaman bir tamamlanamama, bir olmamışlık, yetişememe, hiçbir şeyi layıkıyla yapamama hissi ve tabii suçluluk duygusu kalıyor" diye ekliyor. Özge Yaka, kuşaklar arasında aktarılan ve anneliği ileri taşıyan şeyin, "çocukla kurulan biricik ilişki ve o ilişkinin dönüştürücü doğası olduğu" yorumunu paylaşıyor. "Anneliği bir rol ya da bir görev olmaktan ziyade biricik bir deneyim ve içsel bir ilişki olarak kavrayıp o ilişkiye bir sadakat geliştirmeyi" tavsiye ediyor. Bunun anneliğin sadece bir insanın büyümesine eşlik etmenin o müthiş hazzını yaşatmakla kalmayıp "kendimizi ve hayatla ilişkimizi değiştirip dönüştürmek için de eşsiz bir imkan" sunduğunu savunuyor. BBC Türkçe

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.