Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Sağlık

bursaarena.com.tr - Sağlık haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Sağlık haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

“Hazımsızlık” sanılıyor, safra kesesi iltihabı çıkıyor Haber

“Hazımsızlık” sanılıyor, safra kesesi iltihabı çıkıyor

Saatlerce süren, sırta veya sağ omuza yayılan şiddetli karın ağrısı basit bir hazımsızlık olmayabilir. Uzmanlar, özellikle ateş, bulantı ve kusmanın eşlik ettiği ağrıların akut kolesistit belirtisi olabileceği uyarısında bulunuyor. Tedavide ilk 72 saatin kritik olduğuna dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, gecikmiş vakalarda safra kesesinde delinme, karın zarı enfeksiyonu ve sepsis gibi hayati risklerin ortaya çıkabileceğini belirtiyor. İSTANBUL (İGFA) - Karnın sağ üst bölümünde başlayan ve sırta, sağ omuza ya da sağ kürek kemiğinin altına yayılan şiddetli ağrı, zaman zaman hazımsızlık veya gaz sancısıyla karıştırılabiliyor. Ancak saatlerce devam eden bu ağrı, safra kesesi iltihabının (akut kolesistit) habercisi olabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, özellikle ağrıya ateş, bulantı ve kusmanın eşlik ettiği durumlarda vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini belirtiyor. Erken tanı ve uygun cerrahi tedaviyle hastaların çoğunun kısa sürede sağlığına kavuşabildiğini ifade eden Çalıkoğlu, gecikmiş vakalarda ise ciddi komplikasyonların gelişebileceği uyarısında bulunuyor. VAKALARIN YÜZDE 90-95'İNDE NEDEN SAFRA TAŞI Safra kesesi, karaciğer tarafından üretilen safrayı depolayarak özellikle yağlı yiyeceklerin sindirimine yardımcı oluyor. Safranın içeriğindeki dengenin bozulmasıyla önce safra çamuru, ardından safra taşları oluşabiliyor. Taşlardan birinin safra kesesinin çıkış kanalını tıkaması ise içeride safra birikmesine ve safra kesesi duvarında iltihaplanmaya yol açabiliyor. Akut kolesistit vakalarının yaklaşık yüzde 90-95'inden safra taşlarının sorumlu olduğunu belirten Çalıkoğlu, safra taşlarının toplumda oldukça yaygın görüldüğünü ifade ediyor. Erişkinlerin yaklaşık yüzde 10-20'sinde safra taşı bulunduğu tahmin edilirken, bu kişilerin önemli bir bölümünde herhangi bir belirti görülmüyor. Ancak bazı hastalarda safra kesesi iltihabı, safra yolu tıkanıklığı veya pankreatit gibi ciddi komplikasyonlar gelişebiliyor. Taşsız safra kesesi iltihabının da görülebildiğini belirten Çalıkoğlu, bu durumun özellikle yoğun bakım hastalarında ortaya çıkabildiğini, bazı enfeksiyonların ve nadiren başka hastalıkların da tabloya neden olabildiğini aktarıyor. KADINLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR Safra kesesi iltihabının kadınlarda erkeklere kıyasla yaklaşık 2-3 kat daha fazla görüldüğü belirtiliyor. Östrojen hormonunun safra içerisindeki kolesterol miktarını artırması ve gebelik döneminde safra kesesi hareketlerinin yavaşlaması bu farkın nedenleri arasında gösteriliyor. İleri yaş, aile öyküsü, obezite, diyabet, yüksek kolesterol, uzun süreli açlık, hızlı kilo kaybı ve bazı kan hastalıkları da safra taşı ve buna bağlı komplikasyonların riskini artırabiliyor. Akut kolesistitin en önemli belirtilerinden biri, özellikle yağlı yemeklerin ardından başlayan ve karnın sağ üst bölümünde hissedilen şiddetli ağrı. Ağrı giderek şiddetlenebiliyor ve sağ omuz, sağ kürek kemiğinin altı veya sırta yayılabiliyor. Bulantı, kusma, iştahsızlık ve ateş de tabloya eşlik edebiliyor. Hastalık ilerlediğinde titreme, yüksek ateş ve genel durum bozukluğu görülebiliyor. Dr. Çalıkoğlu, saatlerce devam eden şiddetli karın ağrısının basit bir gaz sancısı veya hazımsızlık olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, özellikle ateş ve kusmanın eşlik ettiği durumlarda vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini vurguluyor. TANIDA İLK TERCİH ULTRASON Akut kolesistit şüphesinde öncelikle hastanın şikâyetleri ve fizik muayenesi değerlendiriliyor. Kan testleriyle enfeksiyon bulguları araştırılırken, görüntülemede ise genellikle karın ultrasonografisi ilk tercih oluyor. Ultrason sayesinde safra taşları, safra kesesi duvarındaki kalınlaşma, çevresindeki sıvı birikimi ve iltihabı düşündüren diğer bulgular büyük ölçüde tespit edilebiliyor. Gerekli durumlarda bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme gibi ileri tetkiklerden de yararlanılabiliyor. Tedavide ilk aşamada damar yoluyla sıvı desteği, ağrı kontrolü ve gerekli durumlarda antibiyotik uygulanıyor. Ancak bu tedavilerin çoğu zaman sorunun kaynağını ortadan kaldırmadığına dikkat çeken Çalıkoğlu, uygun hastalarda kalıcı tedavinin safra kesesinin cerrahi olarak çıkarılması olduğunu belirtiyor. Çalıkoğlu, safra kesesinde taşların bulunmaya devam etmesi halinde tekrarlayan iltihap atakları riskinin sürdüğünü ifade ediyor. İLK 72 SAAT KRİTİK Akut safra kesesi iltihabında zamanında müdahalenin önemine dikkat çeken Dr. Çalıkoğlu, uluslararası cerrahi kılavuzların, ameliyata engel ciddi bir sağlık sorunu bulunmayan hastalarda erken laparoskopik safra kesesi ameliyatını önerdiğini aktarıyor. Özellikle belirtilerin başlamasından sonraki ilk 72 saat içinde gerçekleştirilen ameliyatın, cerrahi işlemin daha güvenli yapılmasına, hastanede kalış süresinin kısalmasına ve komplikasyon riskinin azalmasına katkı sağladığını belirten Çalıkoğlu, gecikmenin ise iltihabın ilerlemesine, safra kesesinde kangren veya delinmeye ve daha zorlu cerrahi süreçlere yol açabileceği uyarısında bulunuyor. Safra kesesi ameliyatlarının büyük bölümünün laparoskopik, yani kapalı yöntemle gerçekleştirildiğini belirten Çalıkoğlu, bu yöntemde karın duvarına birkaç küçük kesi açıldığını ifade ediyor. Kapalı ameliyatın daha az ağrı, daha düşük enfeksiyon riski, günlük yaşama daha kısa sürede dönüş ve daha iyi kozmetik sonuç gibi avantajlar sunduğu belirtiliyor. Uzmanlar, özellikle saatlerce süren ve sağ üst karın bölgesinde hissedilen şiddetli ağrıya ateş, bulantı veya kusmanın eşlik etmesi halinde belirtilerin ihmal edilmemesi ve en kısa sürede sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini vurguluyor.

Yaz sıcaklarında demans riski artıyor Haber

Yaz sıcaklarında demans riski artıyor

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre dünyada 55 milyondan fazla kişi demans, bir başka deyişle bunama sorunu yaşıyor. Bu sayının nüfusun yaşlanmasıyla birlikte hızla artması ve 2050’ye kadar 139 milyona ulaşması bekleniyor. İSTANBUL (İGFA) - Demans, yalnızca unutkanlıkla sınırlı değil; bireyin hafıza, dikkat, dil, karar verme ve günlük yaşam becerilerini etkileyerek bağımsızlığını kaybetmesine yol açan klinik bir sendrom. Bu etkileriyle de hastaların ve bakımını üstlenen kişilerin yaşam kalitelerini ciddi şekilde düşürebiliyor. En yaygın nedeni Alzheimer olan demansta ilerleyen yaş, genetik yatkınlık ve aile öyküsü gibi değiştirilemeyen risk faktörlerinin yanı sıra yaşam tarzıyla ilişkili değiştirilebilir etkenler de önemli rol oynuyor. Acıbadem International Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Fikri Halaçoğlu, yaz aylarında yaşam alışkanlıklarındaki bazı hataların demans riskini artırabileceği uyarısında bulunarak, “Yaz mevsiminde demans riskini artıran en önemli iki etken vücudun susuz kalması ve tansiyon dalgalanmalarıdır. Bu nedenle susama hissini beklemeden bol su tüketilmesi ve yüksek tansiyon hastalarının kan basıncını düzenli olarak kontrol etmeleri son derece önemlidir” diyor. Dr. Fikri Halaçoğlu, aslında değiştirilebilir risk faktörlerinin yaşam boyunca hedeflenmesiyle demans vakalarının yaklaşık yüzde 40’a varan oranda önlenebilir veya geciktirilebilir olabileceğine dikkat çekiyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Fikri Halaçoğlu, yaz aylarında demans riskini artıran etkenleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. SUSUZ KALMAK Nöroloji Uzmanı Dr. Fikri Halaçoğlu, yaz aylarında sık tekrarlayan veya ciddi düzeydeki susuzluğun özellikle ileri yaştaki kişilerde demans açısından önemli bir risk oluşturduğunu vurguluyor. Dr. Fikri Halaçoğlu, “Vücudun susuz kalması; idrar yolu enfeksiyonu, elektrolit bozukluğu, uyku bölünmesi ve tansiyon düzensizliği aracılığıyla zihinsel performansı hızla bozabilir. Bu durum doğrudan kalıcı demansa yol açmaktan çok, mevcut bilişsel kırılganlığı görünür hale getirebilir, deliryumu tetikleyebilir ve damar sağlığını olumsuz etkileyerek uzun vadede beyin rezervini azaltabilir. Bunların sonucunda başta damarsal (vasküler) demans olmak üzere Alzheimer tip demans riskinin de artmasına yol açabilir” diyor. Nasıl önlem almalı? Güneş ışınlarının en yoğun olduğu 11.00 – 16.00 saatleri arasında mümkünse dışarıya çıkmayın. Susamayı beklemeden düzenli olarak su tüketin.Koyu idrar, ateş ve ani dalgınlık gibi sorunlarda zaman kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurun.

LÖSEV için 156 kilometrelik Umut Yolculuğu Bursa’da son buldu Haber

LÖSEV için 156 kilometrelik Umut Yolculuğu Bursa’da son buldu

LÖSEV Lösemili Çocuklar Sağlık ve Eğitim Vakfı için gerçekleştirilen 156 kilometrelik anlamlı koşu, Bursa'da bulunan LÖSEV Lösemili Çocuklar Bilim ve Doğa Köy Enstitüsü'nde düzenlenen coşkulu karşılama ile umut ve dayanışma dolu anlara sahne oldu. BURSA (İGFA) - Lösemili çocuklara dikkat çekmek, farkındalık oluşturmak ve LÖSEV'in yürüttüğü çalışmalara destek olmak amacıyla gerçekleştirilen "Koşar Adım Lösev" projesi kapsamında, Eskişehir'den Bursa'ya uzanan özel bir yolculuk gerçekleştirildi. Gece gündüz demeden devam eden bu anlamlı koşu, sporun ve gönüllülüğün iyiliğe dönüşen gücünü bir kez daha ortaya koydu. 11 Temmuz akşamüstü Eskişehir'den start alan üç gönüllü sporcu 156 kilometrelik parkuru 25 saatte tamamlayarak 12 Temmuz'da Bursa’da LÖSEV Lösemili Çocuklar Bilim ve Doğa Köy Enstitüsü'nde çocuklar, aileler, gönüllüler ve LÖSEV destekçileri tarafından büyük bir sevgi, heyecan ve coşkuyla karşılandı. Lösev Ailesi Umut Yolculuğunu Birlikte Kutladı Bu anlamlı organizasyon ile lösemiyle mücadele eden çocukların yaşadığı zorluklara dikkat çekilirken, dayanışmanın ve toplumsal farkındalığın önemi bir kez daha vurgulandı. LÖSEV, gönüllülerinin ve destekçilerinin katkılarıyla çocukların sağlık, eğitim ve sosyal yaşam alanlarında yanında olmaya devam ediyor. Siz de Umut Olun Siz de İyiliğe Adım Atabilirsiniz! LÖSEV’in dev gönüllü ağına katılarak kanserle mücadele eden çocuklara umut olmak mümkün. Kendi bağış kampanyanızı oluşturmak veya detaylı bilgi almak için www.losevkosaradim.com adresini ziyaret edebilir ya da 0 312 447 06 60 numaralı telefondan vakfa ulaşabilirsiniz.

Prof. Dr. Murathan Uyar: "Aşırı Tuz Tüketimi Böbrekleri Sessizce Tehdit Ediyor" Haber

Prof. Dr. Murathan Uyar: "Aşırı Tuz Tüketimi Böbrekleri Sessizce Tehdit Ediyor"

Tuz, yaşam için vazgeçilmez olsa da ihtiyaçtan fazla tüketildiğinde başta böbrekler olmak üzere kalp, damar sistemi ve birçok organ üzerinde ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Prof. Dr. Murathan Uyar, özellikle Türkiye'de önerilen miktarın oldukça üzerinde tuz tüketildiğine dikkat çekerek, küçük alışkanlık değişikliklerinin uzun vadede büyük sağlık kazanımları sağlayabileceğini vurguladı. Tuz: Soframızdaki Sessiz Dost mu, Gizli Düşman mı? Sabaha zeytin ve peynirle başlıyoruz, öğlen bir dilim ekmekle yemeğimizi tamamlıyor, akşam da çoğu zaman farkında bile olmadan tuz tüketmeye devam ediyoruz. Üstelik yemek daha ağzımıza gitmeden elimiz tuzluğa uzanıyor. Oysa bu küçük beyaz kristaller, yaşam için vazgeçilmez olduğu kadar, fazla tüketildiğinde sağlığımızı sessizce tehdit eden en önemli etkenlerden biridir. Tuz, yaklaşık %40 sodyum ve %60 klorürden oluşur. Vücudumuz için gerekli olan aslında sodyumdur. Sinir hücreleri onun sayesinde haberleşir, kaslarımız onun sayesinde kasılır, kalbimiz düzenli çalışır ve hücrelerimizdeki su dengesi korunur. Kısacası sodyum olmadan yaşam mümkün değildir. Ancak doğa bize ihtiyaç duyduğumuz sodyumu zaten sunuyor. Sebzelerde, süt ürünlerinde, etlerde ve birçok doğal besinde yeterli miktarda bulunuyor. Sorun, ihtiyacımızdan çok daha fazlasını tüketmeye başlamamızla ortaya çıkıyor. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde insanlar günde 1 gramdan bile az tuz tüketiyordu. Besinler doğal hâlleriyle yeniyor, hazır gıdalar ise henüz hayatımıza girmemişti. Günümüzde ise işlenmiş gıdalar, fast-food ürünleri, hazır soslar, atıştırmalıklar ve ekmek sayesinde çoğu kişi farkında olmadan önerilen miktarın birkaç katı tuz alıyor. Dünya Sağlık Örgütü, günlük tuz tüketiminin 5 gramı, yani yaklaşık bir silme çay kaşığını geçmemesini öneriyor. Ne yazık ki Türkiye'de yapılan çalışmalar ortalama tüketimin bunun yaklaşık üç katına ulaştığını gösteriyor. Peki fazla tuz vücudumuza ne yapıyor? İlk hedef damarlarımız oluyor. Kandaki sodyum arttıkça vücut daha fazla su tutuyor. Damarların içindeki sıvı miktarı yükseliyor ve bunun sonucu olarak tansiyon artıyor. Yüksek tansiyon ise yıllarca hiçbir belirti vermeden kalbi, beyni, böbrekleri ve damarları yıpratıyor. Bu nedenle hipertansiyona boşuna "sessiz katil" denmiyor. Ancak tuzun zararları sadece tansiyonla sınırlı değil. Bilimsel çalışmalar, aşırı tuz tüketiminin böbrek hastalıklarının ilerlemesini hızlandırabileceğini, böbrek taşı oluşumunu kolaylaştırabileceğini, kemiklerden kalsiyum kaybını artırabileceğini ve mide kanseri riskini yükseltebileceğini gösteriyor. Kalp kasında kalınlaşma ve damar sertliği üzerinde de olumsuz etkileri olduğu artık iyi biliniyor. Pek çok kişi "Ben yemeklere fazla tuz atmıyorum." diyerek kendini güvende hissediyor. Oysa aldığımız tuzun önemli bir bölümü tuzluktan değil, mutfaktan ve market raflarından geliyor. Ekmek, peynir, zeytin, turşu, sucuk, salam, hazır çorbalar, paketli atıştırmalıklar ve soslar gün boyunca fark ettirmeden soframıza ciddi miktarda tuz taşıyor. Son yıllarda Himalaya tuzu, kaya tuzu, deniz tuzu veya çeşitli "doğal" tuzlar oldukça popüler hâle geldi. Oysa isimleri farklı olsa da büyük ölçüde aynı maddeden, yani sodyum klorürden oluşurlar. İçerdikleri eser miktardaki mineraller, fazla tüketilmelerini haklı çıkaracak düzeyde bir sağlık avantajı sağlamaz. Başka bir deyişle, hangi tuzu seçerseniz seçin, fazlası yine fazladır. İyi haber şu ki küçük değişiklikler büyük kazanımlar sağlayabilir. Sofraya tuzluk koymamak, yemeğin tadına bakmadan tuz eklememek, paketli gıdaları daha az tüketmek ve yemeklere lezzet katmak için limon, sarımsak veya baharatlardan yararlanmak, günlük tuz tüketimini belirgin şekilde azaltabilir. Tuz ne tamamen dosttur ne de tamamen düşman… Doğru miktarda tüketildiğinde yaşam için vazgeçilmezdir; ancak fazlası yıllar içinde sessizce kalbimizi, damarlarımızı ve böbreklerimizi yorar. Belki de bugün yapabileceğimiz en basit ama en etkili sağlık yatırımı, sofradaki tuzluğu bir adım uzağa koymaktır. Unutmayın; sağlık bazen büyük değişimlerle değil, küçük alışkanlıklarla korunur. bursaarena.com.tr / Bülten

Yaz sıcakları lenfödem belirtilerini artırabiliyor Haber

Yaz sıcakları lenfödem belirtilerini artırabiliyor

Türk Kanser Derneği Sağlık Direktörü Ezgi Polat, yaz sıcaklarının kanser tedavisi sonrası gelişebilen lenfödem belirtilerini artırabileceği uyarısında bulundu. Polat, erken farkındalığın ve doğru önlemlerin yaşam kalitesi için kritik olduğunu belirtti. İSTANBUL (İGFA) - Türk Kanser Derneği Sağlık Direktörü Ezgi Polat, yaz aylarında artan sıcaklıkların özellikle kanser tedavisi sonrasında gelişebilen lenfödem belirtilerini artırabileceği uyarısında bulundu. Polat, erken farkındalık ve doğru önlemlerin yaşam kalitesinin korunmasında önemli rol oynadığını belirtti. Yaz mevsiminde yükselen hava sıcaklıklarının, kanser tedavisi sonrası lenfödem gelişen bireylerde kol ve bacaklarda şişlik, ağırlık hissi, gerginlik ve hareket kısıtlılığı gibi belirtilerin daha belirgin hale gelmesine neden olabileceğini ifade eden Polat, bu şikâyetlerin yalnızca mevsimsel değişiklik olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Lenf sisteminin bağışıklık sisteminin önemli bir parçası olduğunu belirten Polat, lenf damarları veya lenf bezlerinin zarar görmesi halinde dokular arasında biriken sıvının yeterince taşınamadığını ve bunun lenfödeme yol açtığını kaydetti. Lenfödemin özellikle meme kanseri, jinekolojik kanserler, prostat kanseri ve melanom tedavileri sonrasında görülebildiğini aktaran Polat, lenf bezlerinin alınması veya radyoterapi uygulanmasının riski artıran başlıca nedenler arasında yer aldığını dile getirdi. YAZ AYLARINDA ŞİKÂYETLER ARTABİLİYOR Sıcak havalarda damarların genişlediğini ve dokulara daha fazla sıvı geçtiğini belirten Polat, sağlıklı bir lenf sisteminin bu yükü dengeleyebildiğini ancak lenf sistemi hasar gören kişilerde sıvı birikiminin arttığını ifade etti. Bu nedenle yaz aylarında birçok hastanın kol veya bacaklarında daha fazla şişlik hissettiğini belirten Polat, uzun yolculuklar, hareketsizlik, aşırı sıcak hava ve yoğun güneş maruziyetinin de mevcut şikâyetleri artırabildiğini söyledi. Lenfödemin her zaman tamamen önlenemese de belirtilerinin kontrol altına alınabileceğini vurgulayan Polat, yeterli su tüketimi, düzenli hareket, uzun süre aynı pozisyonda kalmama ve aşırı sıcak ortamlardan kaçınmanın önemine dikkat çekti. Sağlık profesyonelleri tarafından önerilen kompresyon ürünlerinin düzenli kullanımının belirtilerin yönetiminde etkili olduğunu belirten Polat, etkilenen kol veya bacakla ağır yük taşınmaması, yüklerin dengeli dağıtılması ve ani zorlanmalardan kaçınılmasının da şişliklerin artmasını önlemeye yardımcı olacağını ifade etti. Lenfödem yönetiminde cilt sağlığının da önemli olduğunu belirten Polat, küçük enfeksiyonların dahi şikâyetleri artırabileceğini söyledi. Yaz aylarında cilt bakımının ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayan Polat, olası yaralanmalara karşı dikkatli olunması ve hijyen kurallarına özen gösterilmesinin önem taşıdığını kaydetti. 1964 yılından bu yana kanserle mücadele alanında faaliyet gösteren Türk Kanser Derneği'nin farkındalık çalışmalarını sürdürdüğünü belirten Polat, kanser tedavisi gören bireylerin lenfödem belirtilerini erken dönemde tanımasının büyük önem taşıdığını ifade etti. Polat, "Yaz sıcaklarının getirdiği şişliği yalnızca mevsimsel bir değişiklik olarak değerlendirmemek gerekir. Bazen vücudumuz bize sessizce önemli sinyaller veriyor olabilir. Bu belirtileri doğru okumak ve gerektiğinde uzman desteğine başvurmak, yaşam kalitesinin korunmasına katkı sağlayacaktır." dedi.

Kalp yetersizliğinde erken tanı yaşam kalitesini etkiliyor Haber

Kalp yetersizliğinde erken tanı yaşam kalitesini etkiliyor

İSTANBUL (İGFA) - Her yıl Mayıs ayının ikinci haftası düzenlenen “Kalp Yetersizliği Farkındalık Haftası” kapsamında uzmanlar, hastalığın erken tanısının ve tedaviye uyumun yaşam kalitesi ve sağkalım açısından önemine dikkat çekti. Kalp yetersizliği, kalbin vücuda yeterli kan ve oksijen pompalayamaması sonucu ortaya çıkan ciddi bir sağlık sorunu. Nefes darlığı, hızlı kilo artışı, halsizlik ve bacaklarda şişlik gibi belirtilerle kendini gösterebiliyor. HFSA 2025 raporuna göre yalnızca ABD’de yaşam boyu kalp yetersizliği riski yüzde 24’e yükseldi. Türkiye’de ise TRends-HF çalışmasına göre 2022 yılı itibarıyla kalp yetersizliği görülme sıklığı yüzde 2,1 ve yıllık 1000 kişiden 3-6’sında yeni vakalar ortaya çıkıyor. Avrasya Kalp Yetersizliği Derneği Başkanı Prof. Dr. Ahmet Temizhan, hastalığın günlük yaşamı ciddi şekilde etkilediğini belirterek, “Yaşlanmanın doğal sonucu sanılan nefes darlığı ve bacak şişlikleri kalp yetersizliğinin habercisi olabilir. Erken tanı, düzenli takip ve kılavuzlara uygun tedavi yaşam kalitesini artırıyor” dedi. AstraZeneca Türkiye Ülke Başkanı Dr. Münevver Gönenç, kronik hastalıklarla mücadelede toplum bilinçlenmesinin önemine değinerek, “Erken tanı, doğru bilgiye erişim ve hekim-hasta iletişimi başarıyı artırıyor” ifadelerini kullandı. Roche Diagnostik Türkiye Genel Müdürü Nazlı Sahafi ise erken ve doğru tanının hem hastalar hem de sağlık sistemi için kritik olduğunu belirterek, entegre ve veri odaklı yaklaşımın önemine dikkat çekti. Uzmanlar, farkındalığın artırılması, risk altındaki kişilerin erken dönemde tespit edilmesi ve hastaların tedavi süreçlerini sürdürülebilir şekilde yönetmesinin, kalp yetersizliği yönetiminde başarı için hayati olduğunu vurguladı.

Uzmanlardan 'Hanta Virüs' uyarısı Haber

Uzmanlardan 'Hanta Virüs' uyarısı

Fitoterapi Uzmanı Dr. Lokman Kılıç, dünya genelinde ve zaman zaman ülkemizde gündeme gelen Hanta virüsü hakkında bilgilendirmelerde bulunarak, virüsün yayılma şekli, belirtileri ve korunma yolları konusunda vatandaşı uyardı. MARDİN (İGFA) - Fitoterapi Uzmanı Dr. Lokman Kılıç, yayımladığı bilgilendirici videoda hanta virüsünün klinik seyri, Türkiye’deki durumu ve korunma yöntemleri hakkında önemli uyarılarda bulundu. Dr. Lokman Kılıç, Hanta virüsünün özellikle fare, sıçan ve yarasa gibi kemirgenlerin dışkı, idrar ve salyaları aracılığıyla çevreye yayıldığını belirtti. Virüsün insanlara genellikle bu atıkların kuruması sonucu oluşan tozların solunması veya doğrudan temasla geçtiğini vurgulayan Kılıç, "Sadece 'Andes' türü olarak bilinen ve Güney Amerika'da görülen tipin insandan insana bulaşma riski var; diğer türlerde temel kaynak kemirgenlerle olan temastır," dedi. Videodaki teknik ayrıntıları paylaşan Dr. Kılıç, virüsün etkilediği organlara göre iki ana tablo oluşturduğunu ifade etti. Asya ve Avrupa Tipi Renal Sendromunun böbrekleri etkilediğini anlatan Kılıç, ateş, düşük tansiyon, idrarda azalma ve ardından aşırı idrar çıkışı ile seyrettiğini smyledi. Türkiye ve bölgemizde genellikle bu tipin görüldüğünü belirten Kılıç, erken müdahale edilmezse böbrek yetmezliği ve diyaliz ihtiyacı doğabileceğini hatırlattı. Amerika Tipi Pulmoner Sendromunun ise doğrudan akciğerleri hedef aldığını dikkat çeken Kılıç, akciğer ödemi ve ağır solunum yetmezliği yapan bu türün ölüm oranının yüzde 30 ve 40 gibi çok yüksek seviyelerde olduğunu vurguladı. Türkiye’de ilk vakanın 2009 yılında Bartın’da, ardından 2010’da Giresun’da görüldüğünü anımsatan Dr. Kılıç, Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde yılda 10 ila 60 arasında vaka kaydedildiğini ancak ölüm oranlarının oldukça düşük (yılda 1-3 kişi) olduğunu söyledi. Dr. Kılıç, "Bölgemizde şu an için büyük bir risk yok ancak tedbiri elden bırakmamalıyız," mesajını verdi. "Normal Gripten Farkı Nedir?" Vatandaşların her gribi Hanta virüsü ile karıştırmaması gerektiğini belirten Dr. Lokman Kılıç, ayırt edici özellikleri şöyle sıraladı: "Hanta virüsünde yüksek ateşin yanında şiddetli kas ağrıları, gözlerde kızarıklık, yüz ve boyun bölgesinde döküntüler (peteşi) görülür. Laboratuvar tetkiklerinde ise normal gribin aksine kan pulcuklarının (trombosit) düşmesi ve beyaz kan hücrelerinin artması tipik bulgulardır." Korunma İçin "Çamaşır Suyu" ve "Doğru Temizlik" Vurgusu Dr. Kılıç, kemirgenlerin bulunduğu ortamların temizlenmesi konusunda hayati bir uyarıda bulundu: "Faresi veya kemirgeni bol olan yerleri temizlerken asla elektrik süpürgesi kullanmayın! Tozu havaya kaldırmak virüsü solumanıza neden olur. En doğrusu, 1-2 tatlı kaşığı çamaşır suyu karıştırılmış suyla yüzeyleri ıslatarak, toz kaldırmadan maske ve eldivenle temizlik yapmaktır." Hastalığın kuluçka süresinin 2 ile 4 hafta arasında olduğunu hatırlatan Dr. Kılıç, şüpheli temas sonrası ateş, kas ağrısı ve kusma gibi belirtiler görüldüğünde vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini ifade ederek sözlerini tamamladı.

Sağlığımız İçin Doğru Beslenmenin Önemi.. Haber

Sağlığımız İçin Doğru Beslenmenin Önemi..

Ülkemizde birçok konuda olduğu gibi, beslenme konusunda da alabildiğince bilgi kirliliği mevcuttur. Çünkü sağlık konusunda olduğu gibi, beslenme konusu da parça parça ele alınıp incelenmektedir. Genellikle gıda maddeleri küçücük biyokimyasal parçalarına kadar araştırılarak, buradan beslenme ve sağlık üzerindeki etkileri ile ilgili, kapsamlı ve kesin sonuçlara varmaya çalışılıyor. Neticede çok çelişkili sonuçlar elde edilerek, “aynı konuda taban tabana zıt bilgileri” aynı eğitime ve kültüre sahip, aynı unvanı taşıyan iki bilim insanının ağzından sık sık duymamız mümkün olabiliyor. Bunlara birde “satacakları mamulün besin değerinden ziyade raf ömrü, görüntüsü, pazar durumu ve satılabilirlik” gibi özellikleri daha önemli olan, gıda üreticilerinin “yanıltıcı reklamları” ile diyetisyenler hatta doktorlar tarafından verilen “tutarsız, birbiri ile çelişen tavsiye ve diyet programlarını” eklediğimiz vakit, tüketicinin şaşkın ve bıkkın olması çok da anormal gelmiyor. Günümüzde; yiyeceklerin sindirim sisteminde hazmı ve emilimi ile, buna bağlı olarak beslenme çeşitliliği ve şekli konusunda, birbiriyle taban tabana zıt çok çeşitli görüşler ve tavsiyeler vardır. Konunun uzmanı olduğu iddia edilen birçok bilim insanından, bazıları tek tip beslenmeyi, bazıları üç öğünü tavsiye ederken, bazıları ara öğünlerle birlikte sekiz öğünü tavsiye ediyor. Hazırlanan diyet programlarının bir kısmı sadece protein ağırlıklı beslenmeyi önerirken, bir kısmı karbonhidrat ağırlıklı beslenmeyi öneriyor. Kimisi sadece günlük alınacak kalori miktarından yola çıkarken, kimisi yağı sınırlandırarak, yağın cinsini ve kalitesini dikkate almadan bütün yağları yasaklıyor. Gıda maddelerini ve sindirim sistemini parça parça ele aldığımız vakit, bu çıkarımların doğruları da vardır, yanlış tarafları da vardır ve tamamı da “çok büyük bir bütünün, çok küçük parçalarıdır.” Ancak buradaki en büyük yanlış, bilim adına uzmanlaşma etiketi arkasına takılarak, muazzam bir bütünlük içerisinde çalışan insan vücudunun ve sindirim sisteminin, “binlerce parçaya ayrılarak incelenmesi,” her bir parçanın ayrı ayrı değerlendirilmesi ve asıl önemlisi de “tek yaratıcımız olan Allah’ın insan vücuduna (hücrelerine kadar) yüklediği, sayısız program ve yeteneğin göz ardı edilmesidir.” Çorba, salata, ana yemek, tatlı ve yanında içeceklerden oluşan bir tek öğünde bile; farklı şekillerde farklı besinlerle bağlantılı binlerce biyokimyasal alırız. Lokmayı ağzımıza aldığımız andan itibaren, “sonsuz derecede karmaşık kimyasal bir süreç başlar.” Aldığımız besin kimyasallarının her birisi, diğer besin kimyasalları ve vücudumuz da salgılanan (sadece tükürük bezi ile salgılandığı tespit edilen aktif madde sayısı 300 civarındadır) kimyasallarla, sağlıklı olmamız için en büyük faydayı sağlayacak şekilde, sayısız reaksiyonlara girer. Bu reaksiyonlar sonucu ortaya çıkan kimyasallar, (hücrelerimize kadar) tüm vücudumuz da çok karmaşık kontrollerden geçirilerek dikkatlice tasnif edilir. Bu tasnif sonucu, her bir mikro gıda maddesinden nereye ne kadar ihtiyaç olduğuna ve ne zaman ulaştırılması gerektiğine karar verilir. Lokmayı ağzımıza aldığımız andan itibaren çok itinalı bir şekilde gerçekleşmeye başlayan, sonsuz derecede karmaşık biyokimyasal sürecin nasıl gerçekleştiği bugüne kadar çözülememiştir ve bugünden sonrada çözülebilmesi mümkün değildir. Genel sağlığımız ve sindirim sistemi üzerinde, bilimsellik adına sürdürülen çalışmaların tamamı “Materyalist bir görüş ve düşünceyle yapılır. Yaratıcı ve yaratılmışlık kavramları tamamen saf dışıdır ve hiç dikkate alınmaz.” Halbuki “en küçük zerreden tüm evrene kadar,” akıl almaz derecede karmaşık ve sayısız yaratık, muazzam bir düzen içerisinde, belirli bir süre varlığını sürdürür ve (insanlar tarafından bir müdahale olmaması şartıyla) var olduğu sürece de bu düzen hiç bozulmaz. Ben sindirim sisteminin de böyle bir düzen içerisinde çalıştığına inanıyorum. Midemizi gereksiz yere boş rafine ürünlerle tıka basa doldurmadan, İhtiyacımız olan gıda maddelerini, (makro ve mikro gıdaları) belirli bir denge içerisinde yeterince almamız halinde, sindirim sistemimizin hiç problemsiz bir şekilde çalışacağından eminim. Çünkü bütün diyet programlarının temelini teşkil eden, hiçbir gıda maddesi “proteinler, karbonhidratlar, yağlar, nişastalar ya da lifler olarak” tek başlarına bulunmazlar. Doğal olarak yetiştirilmiş ya da üretilmiş binlerce çeşit yiyecek ve içecekten hangilerini yersek yiyelim, bunları ağzımıza aldığımız (sindirimin başladığı) andan itibaren, “karbonhidratlar, proteinler, yağlar ve toksinler” olarak dört sınıfta toplanır. “Tek başına bir tek kuru fasulyeyi bile hap gibi yutsak” (çok farklı oranlarda da olsa) proteinleri, karbonhidratları ve yağları birlikte almış oluruz… (Devam edecek) Yeni haftanın yeni umutlara, iyilik ve güzelliklere vesile olması dileğiyle… ... Yazarın tüm yazıları için tıklayınız

Kahvenin faydalarına dair yeni ipucu Haber

Kahvenin faydalarına dair yeni ipucu

Kahvedeki antioksidanlar ve antiinflamatuar kimyasallar belirli bir proteini hedef alıyor olabilir. Yeni bir araştırmaya göre kahvenin sağlık üzerindeki yararlarının en azından bir kısmı, insan vücudundaki stres tepkisi ve yaşlanma süreçlerinde rol oynadığı bilinen bir reseptör proteinine etki eden bileşiklerden kaynaklanıyor. Onlarca yıldır araştırmalar, kahve tüketiminin daha uzun ömür ve daha düşük kronik hastalık riskiyle ilişkili olduğuna işaret ediyor. Her gün belirli miktarda kafein tüketmenin faydaları açıklandı Uzmanlar yanıtladı: Çay mı kahve mi daha faydalı? Sabah kahvesinin bilinmeyen zararı keşfedildi Nüfus araştırmaları, kahve içenler arasında metabolik rahatsızlıklar, bazı kanser türleri, Parkinson, demans ve kalp hastalıkları gibi yaşa bağlı birçok hastalığın riskinin daha düşük olduğunu gösteriyor. Kahvedeki polifenoller ve flavonoidler gibi başlıca kimyasalların, hücreleri hasar ve yaşlanmaya karşı koruyabilen antioksidan ve antiinflamatuar etki gösterdiği kanıtlanmıştı. Ancak bu kahve kimyasallarının faydalarını tam olarak nasıl sağladığı belirsizliğini koruyordu. Yeni bir çalışmaysa kahvenin etkisinin bir kısmının; yaşlanma, stres tepkisi ve kalp hastalıklarındaki rolüyle giderek daha fazla tanınan NR4A1 adlı reseptör proteini üzerinde etki göstermesiyle gerçekleşebileceğini ortaya koyuyor. Hakemli dergi Nutrients'ta yayımlanan çalışmanın yazarlarından Stephen Safe, "Bu etkilerin bir kısmının, kahve bileşiklerinin vücudu stresin yol açtığı hasardan korumada rol oynayan bu reseptörle nasıl etkileşime girdiğiyle bağlantılı olabileceğini gösterdik" diye açıklıyor. NR4A1 proteininin, vücuttaki stres ve hasara yanıt olarak gen aktivitesini düzenlediği biliniyor. Bu protein, iltihaplanma, metabolizma ve doku onarımı gibi çok çeşitli biyolojik süreçlerde rol oynuyor ve bu süreçlerin tümü kanser, bilişsel gerileme ve metabolik bozukluklar gibi yaşa bağlı hastalıklarla yakından bağlantılı. Dr. Safe şu ifadeleri kullanıyor: Hemen hemen her doku zarar gördüğünde NR4A1 bu hasarı azaltmak üzere devreye girer. Bu reseptörü ortadan kaldırınca hasar daha da kötüleşir. Bilim insanları, kafeik asit de dahil kahvedeki birçok kimyasal bileşiğin NR4A1 reseptör proteinine bağlanarak aktivitesini etkilediğini keşfetti. Laboratuvar çalışmaları, bu bileşiklerin hücresel hasarı azaltabileceğini ve kanser hücresi büyümesini yavaşlatabileceğini gösterdi. Ancak NR4A1 hücrelerden çıkarıldığında, bu koruyucu etkiler ortadan kalktı. Dr. Safe, "Kahvenin sağlık yararlarının en azından bir kısmının, bileşiklerinin bu reseptöre bağlanıp onu aktive etmesinden kaynaklanabileceğini söylüyoruz" diyor. Araştırmacılar "Kahvenin sağlığa yararlı bazı etkilerinin kısmen, NR4A1 üzerinde etkili olan kahve bileşenlerinin aktivitesine atfedilebileceğini öne sürüyoruz" diye yazıyor. Ancak bilim insanları, kahvenin etkilerinin muhtemelen tek bir yolla sınırlı olmadığını söylüyor. Dr. Safe "İşin içinde birçok reseptör ve mekanizma var. Biz bunun önemli yollardan biri olabileceğini gösteriyoruz" diyor. Bağlantıyı ortaya koyduk ancak bunun ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlamamız gerekiyor. Bilim insanları gelecekteki çalışmalarda, sentetik bileşiklerle bu reseptörü daha etkili bir şekilde hedeflemeyi umuyor. independent.co.uk / Çeviren: Büşra Ağaç / Independent Türkçe

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.