Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kalıtım

bursaarena.com.tr - Kalıtım haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kalıtım haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü? Haber

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

‘Babanın adı Hitler’di’... Tarih trenindeki hayalet... Hayatı boyunca Nazilerin hayaletlerini kovalayarak yaşayan ve ölen Jean-Marie Loret’in hikâyesi. Bilimsel biyoloji laboratuvarının kesinliği ile tarihî belgelerin muğlaklığı arasında, çağdaş dünyanın felaketlerine imza atan isimlerin karmaşık soyları meselesi, kesin yanıtlar vermekten çok etik soruları gündeme getirmeyi sürdürüyor. 20. yüzyılın en tartışmalı anlatılarından biri olarak, hayatını demiryolu işçisi olarak sürdüren ve hayatı boyunca Nazi diktatörü Adolf Hitler’in gayrimeşru oğlu olduğu iddiasının yükünü taşıyan Jean-Marie Loret’in hikâyesi öne çıkıyor. Bugün ise dünyanın yaşadığı büyük genetik atılım çağında, evde yapılan DNA testlerinin posta yoluyla satıldığı ve soyların adeta dijital bir oyun gibi çözümlendiği bir dönemde bu mesele yeniden gündeme geliyor. Söz konusu vaka, bilimsel kesinlikle anlatıların duygusal etkisi arasındaki kadim çatışmanın çarpıcı bir örneğini oluşturuyor. Alman diktatör Adolf Hitler (AFP) Bu hikâye, kimlik ve kalıtım konusunda acil soruları yeniden gündeme getirirken, uluslararası toplumun bugün karşı karşıya olduğu etik ve hukuki bir ikilemi de ortaya koyuyor: Çocukların ve torunların, tarihin mezarlarını kazıp lanetten çok gurur getirebilecek bir kimliği bulmak amacıyla biyolojik kalıntıların peşine düşme hakkı var mı? Bilimsel laboratuvar, istihbarat belgeleri ve savaş anılarının çözemediği bir meseleyi nasıl kesinliğe kavuşturmayı başardı? Siperlerde kısa bir karşılaşma: Efsanenin doğuşu Bu insanlık dramının tarihî anlatısı, Birinci Dünya Savaşı’nın en yoğun döneminde, 1917 yılının yazında Fransa’nın kuzeyindeki Fournes-en-Weppes kasabasında başlıyor. Bavyera 16. Yedek Piyade Alayı’na bağlı genç Alman Onbaşı Adolf Hitler, cephe hattından uzakta dinlenmek için bir süre geçiriyordu. Fransız kadın Charlotte Lobjoie’nin daha sonra oğluna aktardığı anlatıya göre, Lobjoie diğer kadınlarla birlikte ot biçiyordu. Bu sırada yolun karşı tarafında, elinde bir pano bulunan ve üzerine resim yapan bir Alman askerini gördü. Charlotte Lobjoie (Vikipedi) O asker Hitler’di. İkili arasında kısa süreli bir ilişki yaşandı ve bu ilişkiden Mart 1918’de ‘Jean-Marie’ adı verilen gayrimeşru bir çocuk dünyaya geldi. Çocuk, zor bir çocukluk geçirdi. Çevresindeki Fransız toplumunun, ‘işgalci düşmanla yaşanan bir ilişkinin’ sonucu dünyaya gelen çocuğa yönelik bakışı oldukça olumsuzdu. Annesinin kendisini terk etmesinin ardından büyükannesi tarafından büyütüldü. Daha sonra 1934 yılında Loret ailesi tarafından evlat edinildi. Ailenin soyadını alan Jean-Marie, Fransız demiryollarında sıradan bir işçi olarak hayatını sürdürdü ve gizemli kökenlerini unutmaya çalıştı. “Babanın adı Hitler’di”: Gerçeğin ortaya çıktığı an ve psikolojik yüzleşme Jean-Marie Loret, uzun yıllar boyunca sakin ve mütevazı bir hayat sürdü. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusuna katılarak Nazi güçlerine karşı cesurca savaştı. Ancak biyolojik babasının emrindeki bir orduya karşı silah doğrultuyor olabileceği, hayatının hiçbir anında aklına gelmedi. Jean-Marie Loret (Vikipedi) Bu karmaşık psikolojik dramın sonraki bölümleri ancak 1940’ların sonlarına doğru ortaya çıktı. Annesi Charlotte, ölümünün yaklaştığını hissettiğinde uzun yıllardır içinde taşıdığı sırrı oğluna açıklamaya karar verdi. Loret’i, hayatının seyrini değiştirecek ve dünyasını sonsuza dek sarsacak şu şoke edici sözlerle şaşkına çevirdi: “Gerçek babası Alman diktatör Adolf Hitler’di.” Bu itiraf, Loret’in ruh dünyasında yıkıcı bir psikolojik sarsıntıya yol açtı. Loret kendisini bir anda şaşkınlık, inkâr ve modern tarihin en nefret edilen isimlerinden birinin kanını taşıyor olma korkusu arasında parçalanmış halde buldu. Loret, hayatının bu karanlık dönemini 1981’de yayımlanan ve ‘Babanın Adı Hitler’di’ başlığını taşıyan ünlü otobiyografisinde ayrıntılı biçimde anlattı. Ağır bir depresyonun eşiğine geldiğini itiraf eden Loret, bu ağır psikolojik yükten kaçmanın tek yolunu yirmi yıl boyunca aralıksız ve kendisini tamamen işine vermekte buldu. Bu süreçte, adını değiştirip değiştirmemesi, gerçeğini dünyaya açıklayıp açıklamaması ya da kendi içine kapanarak mutlak bir sessizliğe bürünüp bürünmemesi gerektiği gibi varoluşsal sorularla boğuştu. Fransız demiryolu işçisi, annesinin vefatından önce kendisine aktardığı sözlü anlatıyı destekleyecek ve ona tarihsel bir meşruiyet kazandıracak somut kanıtlar bulmak için hayatının 20 yılı aşkın bir bölümünü büyük bir çabayla geçirdi. Loret bu amaçla tarihçiler ve antropoloji uzmanlarından yardım aldı. İlk tıbbi ve görsel incelemelerde, kendisi ile Nazi lideri arasında yüz hatları ve vücut yapısı bakımından dikkat çekici benzerlikler bulunduğu öne sürüldü. Bunun yanı sıra el yazısı analizleri yapıldı ve kan gruplarının örtüştüğü belirlendi. Ancak daha sonra bu kan grubunun milyonlarca insan tarafından paylaşıldığı ve kesin bir kanıt olarak kabul edilemeyeceği ortaya çıktı. Loret ayrıca evinde, Hitler’in imzasını taşıyan ve gençlik yıllarındaki annesine son derece benzeyen bir kadını tasvir eden eski yağlı boya tablolar buldu. Laboratuvarların dili yalan söylemez: DNA testi bu mücadeleyi nasıl sonuçlandırdı? Aralarında İngiliz tarihçi Sir Ian Kershaw’ın da bulunduğu Hitler biyografisinin önde gelen uzmanları, Alman ordusunun hareket kayıtlarına ve somut herhangi bir kanıt bulunmamasına dayanarak bu anlatıyı reddetti ve “tarihsel açıdan imkânsız” olarak nitelendirdi. Ancak konu, modern bilimin kendine özgü titizliğiyle devreye girmesiyle nihayet çözüme kavuştu. İngiliz tarihçi Sir Ian Kershaw (Vikipedi) Fransız demiryolu işçisi, merhum annesinin sözlü anlatısını destekleyecek ve ona tarihsel bir meşruiyet kazandıracak somut kanıtlar bulmak için 20 yılı aşkın bir süre boyunca büyük bir çaba harcadı. 2008 yılında Belçikalı gazeteci Jean-Paul Mulders, Flaman dergisi Knack’te yayımladığı kapsamlı ve bilimsel nitelikteki araştırmayla konuya kesinlik kazandıran bir inceleme yürüttü. Mulders, Avusturya’nın Waldviertel bölgesinde yaşayan Hitler ailesinin torunlarından DNA örnekleri almayı başardı. Ayrıca ABD’nin New York kentinde takma isimlerle yaşayan diktatörün diğer akrabalarından da örnekler temin etti. Bu kesin referans niteliğindeki genetik profiller, Jean-Marie Loret’in taslaklarından ve kâğıtlarından alınan biyolojik örneklerle karşılaştırıldı. Sonuç, herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde açıktı: Loret ile Adolf Hitler ailesi arasında genetik bir akrabalık bulunmuyordu. Hitler ailesine özgü Y kromozomunun genetik özelliklerinin Fransız soyunda tamamen bulunmadığı ortaya çıktı. Böylece ‘gizli oğul’ efsanesine bilimsel olarak son verilmiş oldu. Babadan oğula: Soy ağacına duyulan takıntı torunları da etkiliyor Bununla birlikte, insan doğası, laboratuvar sonuçları bu hikâyeleri yalanlasa bile çarpıcı anlatılara tutunma eğiliminde. Fransız Le Point dergisi, 2012 yılında Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’yı işgali döneminde Alman ordusunun Charlotte’a para gönderdiğini gösteren belgeleri yayımlayarak konuyu yeniden gündeme taşıdı. Bu belgeler, kamuoyundaki tartışmanın yeniden alevlenmesine yol açtı. Bu soy takıntısı üçüncü kuşağa da taşındı. 2018 yılında, Fransa’da tesisatçılık yapan Jean-Marie’nin oğlu Philippe Loret, Rus televizyonlarına çıkarak babasının anlattığı hikâyeye bağlılığını açıkladı. Philippe Loret, 1945’ten bu yana Rus istihbaratının (FSB) arşivlerinde muhafaza edilen ve Hitler’e ait olduğu öne sürülen çene ve kafatası kalıntılarıyla karşılaştırılması amacıyla Moskova’daki yetkililere tükürük örneklerini verdi. Rusya’da yapılan testler mevcut bilimsel gerçeği değiştirecek herhangi bir sonuç ortaya koymasa da, soy meselesine ilişkin bu takıntının 21. yüzyılda yaşayan kuşakların peşini nasıl bırakmayabildiğini gösterdi. Bilim, savaş söylentilerinin üstesinden geldi Jean-Marie Loret’in hikâyesi, tarihî efsanelerin kaos ve savaş dönemlerinde nasıl şekillendiğine dair çarpıcı bir ders niteliği taşıyor. Hikâye, hayatlarını korku ya da sıra dışı bir kimliğe sahip olma arzusuyla bir ‘genetik hayaletin’ peşinden sürüklenen insanların kırılgan insani yönünü gözler önüne seriyor. Günümüzde ise bu dosya açık bir mesaj veriyor: Savaş ve tahtların gölgesinde kalmış kralların veya diktatörlerin soyundan geldiğini öne sürerek dünyanın başkentlerinde ortaya çıkan ‘gizli oğulların’ ve soy iddiacıların dönemi sona erdi. Genlerin belirleyici, DNA teknolojisinin ise giderek daha etkin olduğu bir dünyada, söylentilerin hareket alanı bulduğu gri bölgeler tamamen ortadan kalktı. Sonunda sayıların ve laboratuvarların dili, eski savaş hikâyelerinin anlatısal hayal gücüne üstün geldi.

Genetik mi, çevre mi? Kişiliğimizi ne şekillendiriyor? Haber

Genetik mi, çevre mi? Kişiliğimizi ne şekillendiriyor?

Abdelmalek Bayout 2009'da İtalya'nın Trieste kentinde, sokakta kendisiyle alay eden bir adamı bıçaklayarak öldürmekten dokuz yıl hapis cezasıyla karşı karşıya kaldı. Cezayı azaltmayı hedefleyen avukatı, alışılmadık bir hukuki argüman öne sürdü. Müvekkilinin DNA'sında, onlarca yıllık bilimsel araştırmanın saldırgan davranışla ilişkilendirdiği bir mutasyon olan "savaşçı geni" olduğunu söyledi. Bu nedenle eylemlerinden tamamen sorumlu tutulamayacağını savundu. Hamle başarılı oldu ve Bayout'un cezasında bir yıl indirim yapıldı. 1990'lardan itibaren, şiddet içeren davranış ile monoamin oksidaz A veya MAOA adı verilen bir gen varyantı arasında bir tür bağlantı olduğuna dair kanıtlar birikmişti. 2004'e gelindiğinde, medya tarafından "savaşçı" geni olarak adlandırılmaya başlandı. Fakat o zamandan beri, genlerin özellikler ve davranışları nasıl etkilediğine dair bilgilerimiz önemli ölçüde derinleşti. Hollanda'daki Amsterdam UMC'den psikiyatri ve karmaşık genetik özellikler alanında yardımcı doçent Aysu Okbay "Başlangıçta davranışların çok büyük etkileri olan birkaç gen tarafından etkilendiğini düşünülüyordu. Bu tamamen çürütüldü" diyor. Bunun yerine, son 15 yılda çok daha karmaşık bir tablo ortaya çıktı. Boy gibi yüksek oranda kalıtsal olduğu düşünülen özelliklerin bile, bir zamanlar sanıldığı gibi sadece genetikle açıklanamayacak kadar karmaşık olduğu kanıtlandı. Şimdi, büyük ölçekli genetik çalışmalar için yeni yöntemler tabloyu genişletmeye başlıyor. Genlerimizin bizi nasıl şekillendirdiğine ve şekillendirmediğine dair giderek daha fazla bilgi ortaya konuluyor. Büyüdüğünüz yer kişiliğinizi nasıl şekillendirir? Kaynak, Emmanuel Lafront / İnsanlar uzun zamandır, karakterimizin ne ölçüde doğuştan belirlendiği sorusunu yanıtlamaya çalışıyorTarihi soru İnsanlar uzun zamandır, mizacımızın ve yaşamımızın gidişatının ne ölçüde daha doğduğumuzda belirlendiğiyle ilgileniyor. Yine de bireyi oluşturan nispeten istikrarlı düşünce, duygu ve tutum kalıbı olan "kişiliğin" kökenlerini belirlemek zor oldu. "Doğa mı, çevre mi?" sorusu, 1875'te İngiliz bilim insanı Francis Galton tarafından günümüzdeki anlamıyla popüler bir hale getirildi. Fakat yöntemleri ilkeldi ve bilim insanları, DNA'larının %100'ünü paylaşan tek yumurta ikizleri ile sadece %50'sini paylaşan çift yumurta ikizlerinin benzerliklerini karşılaştırmaya 1920'lerde başladı. İkizler üzerindeki çalışmalar o zamandan beri popülerleşti. Günümüzde bilim insanları, kişiliğin beş boyuttan oluştuğu fikri üzerinde birleşmiş durumda. Bunlar açıklık, vicdanlılık, dışa dönüklük, uyumluluk ve nevrotizm, yani duygusal dengesizlik. İkizler üzerindeki birçok çalışmada bu kişilik özelliklerinin genetik olarak aktarılıp aktarılmadığı incelendi. Tek yumurta ikizlerinin paylaştığı ilginç özellikler 2015 yılında 1958 - 2012 arasında yapılan ve yaklaşık 18 bin karmaşık insan özelliğini kapsayan 2 bin 500'den fazla ikiz çalışmasının yapılan kapsamlı bir analizi yapıldı. Sonuç şaşırtıcı değildi: Tek yumurta ikizlerinin genellikle çift yumurta ikizlerinden daha benzer olduğu bulundu. Ancak kişilikleri kesinlikle aynı değil. Çalışma, mizaç veya kişilik tanımları olan 568 özellikte, farklılıkların %47'sinin genetikle açıklanabileceğini buldu. Geri kalan kısmın ise çevresel etkilerden kaynaklandığı sonucuna varıldı. Diğer çalışmalar da bunu destekliyor gibi görünüyor. Kişilik farklılıklarının sadece yaklaşık %40 ila %50'sinin genetik olduğu görülüyor. İkiz çalışmaları hep çok net olmayan bir araştırma alanıydı. Genellikle ikizler ile diğer aile üyeleri arasında farklılıklar temelindeki tahminlere dayanıyor. Ancak 2010 civarında, genetikteki büyük ilerlemeler, kişilik farklılıklarını ölçme alanında çalışan bilim insanlarına heyecan verici yeni yollar açmaya başladı. Beethoven'un saç analizi sanatçının genetik sağlık sorunlarını kanıtladı Kaynak,Emmanuel Lafront / Tek yumurta ikizleri genellikle birbirlerine çift yumurta ikizlerine kıyasla daha çok benzese de kişilikleri kesinlikle aynı değil' Kayıp kalıtım' sorunu İnsan genomu çok karmaşık bir yapıya sahip. Her birinde yaklaşık 20 bin gen bulunan 23 kromozom var. Bunlar daha sonra yaklaşık üç milyar "baz çiftine" (genomdaki en küçük birim) ayrılıyor ve bunlar genellikle belirli bir dizide görülen harf çiftleri olarak kavramsallaştırılıyor. Tüm insanların DNA'larının %99,9'u ortak. Yani genomun sadece %0,1'lik çok küçük bir kısmı farklılıklarımızı belirliyor. Bu, bilim insanlarının incelemesi gereken alanı sınırlamaya yardımcı olsa da yine milyonlarca baz çiftini incelemeyi gerektiriyor. 2000'li yıllarda daha ucuz ve daha kolay erişilebilir genetik veriler elde edilmesine rağmen, farklılıklarımızın kaynağını genomun içinde bulmak, beklenenden çok daha zor oldu. Ancak son 15 yılda, genomu kişilik özellikleriyle ilişkilendirme çalışmaları büyük bir ivme kazandı. Bu yöntemde genomun insanlarda farklılık gösterebilen milyonlarca küçük parçası inceleniyor ve bunlarla farklı kişilik özellikleri arasında bağlantılar bulmaya çalışılıyor. Bu araştırmaların ilk dönemlerinde, kişilikle ilgili DNA varyantlarını tutarlı bir şekilde belirlemek zor oldu. Şimdi bunun bir nedenini anlıyoruz: İnsan özellikleri "poligenik", yani her biri tüm genom boyunca küçük bir etkiye katkı yapan birçok farklı genetik varyasyon var. Kişilik gibi karmaşık özellikler için etkiler de binlerce DNA varyantına yayılabilir. Ancak farklı DNA varyantlarının bir araya getirilmesi durumunda bile, kişilik üzerindeki etkiler beklenenden daha küçük kalıyor. Beş büyük kişilik özelliğinde kalıtımın oynadığı rolün oran konusundaki tahminler şu anda %9 ila %18 arasında değişiyor. Bu oran, ikiz çalışmalarında görülen %40'ın çok altında. Peki, bu iki oran arasındaki "kayıp kalıtım" nasıl açıklanıyor? Belki de bu çalışmalara katılanların sayısını artırıp, araştırmaların tasarımlarını geliştirerek farklı genlerin nasıl etkileşimde bulunduğuna dair bilgimizi ilerletebilir ve daha esaslı genetik etkileri keşfedebiliriz. Oncak Okbay'a göre bugün, ikiz ve genom çapında ilişkilendirme çalışmalarından elde edilen kalıtım etkileri tahminlerini karşılaştırdığımızda, hangisinin doğru olduğunu bilmek zor. "Muhtemelen ikisinin arasında bir yerde" diyor. Peki ya çevre ve yetişme? "Doğanın" eskiden düşündüğümüze kıyasla daha az katkıda bulunduğu gerçekse, kişiliğimizin daha büyük bir kısmını "çevreye" atfetmek cazip gelebilir. Büyüdüğümüz koşullar, bizi çevreleyen insanlar, her bir insanın müstesna geçmişini şekillendiren yaşamdaki olaylar. Fakat çevremizin kişiliğimizi nasıl şekillendirdiğini anlamanın da aynı derecede karmaşık olduğu görülüyor. Çalışmalar kişiliklerin zaman içinde değişebileceğini gösterdiğinden, piyango kazanmanın veya bir bacağınızı kaybetmenin bir dönüşümü tetikleyebileceğini varsayabilirsiniz. Ancak, tek seferlik büyük olayın kim olduğumuz üzerinde küçük bir etkisi olduğu görülüyor. Yetiştirilme tarzımız veya sosyal etkileşimlerimiz gibi faktörler de kişilik farklılıklarının yalnızca küçük bir bölümünü açıklıyor. Çalışmalar birçok kez bu durumu gösterdi. Örneğin evlilik bir insanı biraz daha az açık hale getirebilir veya doğum yapmak dışa dönüklüğü küçük bir miktarda azaltabilirken, aslında tek başına ele alındığında, bu olaylar kim olduğumuzu büyük bir ölçüde belirlemiyor. Kaynak,Emmanuel Lafront / Artık kişilik farklılıklarının çoklu genlerden ve çoklu çevrelerden kaynaklandığını biliyoruz. Yani birçok genetik özellik ve yaşamdaki deneyimleri bir araya gelerek kim olduğumuzu belirliyor Çocukluk döneminde belirli travma türlerine maruz kalmanın, ileriki yaşamda psikopatolojiye ve daha zayıf bilişsel işlevlere yol açabileceği bulundu. Fakat yetişkinlikte yaşanan olumsuzlukların çok daha az önemli olduğu görülüyor. ABD'deki Illinois Üniversitesi'nden psikoloji profesörü Brent Roberts, "Bu araştırma alanındaki en büyük sürpriz şu oldu; yetişkinlikte büyük bir travmatik olay yaşarsanız, büyük bir iz bırakmıyor" diyor. Travma anlatısı yani başımıza gelen kötü şeyler sonucunda kişiliğimizin geliştiği fikri popüler kültürde çok seviliyor ama Roberts "Travma sizi siz yapmaz" diyor. Peki ya amniyotik kesede yüzerken deneyimlediğimiz ilk ortam bizi nasıl etkiliyor? Giderek artan sayıda araştırma, hamilelik sırasında stres yaşayan annelerin doğmamış çocuklarının mizacını etkileyebileceğini söylüyor. Örneğin 2022'de yapılan bir çalışma, stres düzeylerinde daha büyük dalgalanmalar yaşayan annelerin bebeklerinin üç aylıkken daha fazla korku, üzüntü ve sıkıntı sergilediğini buldu. Bunun nedeni henüz net olarak anlaşılamadı ama epigenetik bir mekanizma, yani DNA'nın kendisinden ziyade genlerin aktive olma şekillerinde yaşanan değişiklikler buna yola açıyor olabilir. Ancak genel olarak araştırmacılar, kişilik farklılıklarının çoklu genlerden kaynaklanmasının yanı sıra çoklu çevreden de kaynaklandığı sonucuna vardı. Genom boyunca belirli bir kişilik özelliğini oluşturan birçok DNA varyantı gibi, yaşamdaki deneyimlerimizin her biri küçük bir etki yaratıyor ve bu ikisi araya gelerek daha büyük bir etkiyi oluşturuyor. Genetik ve çevresel etkiler, henüz tam olarak kavrayamadığımız şekillerde de etkileşim halinde. Örneğin, çevre belirli genetik yatkınlıkları etkinleştirebilir veya devre dışı bırakabilir gibi görünüyor. Almanya'daki Bielefeld Üniversitesi psikoloji bölümünde araştırma görevlisi Jana Instinske "Genetik yatkınlık, her ortamda insanların aynı şekilde davrandığı anlamına gelmiyor" diyor. Çıkış yolu bulundu mu? Bunlar inanılmaz derecede karmaşık sorunlar ama en azından genetik cephesinde, bilim insanları son olarak genom çapında ilişkilendirme çalışmalarıyla atılım yaptıklarını söylüyor. Bunun sırrı ise katılımcı sayısını büyük ölçüde artırmak. Son çalışmalarda yüz binlerce hatta milyonlarca insanın genetik verileri aynı anda analiz ediliyor. Okbay "Ancak şimdi yeterince birey ve genotip örneğine sahibiz" diyor: "Bu kadar çok küçük etkiler söz konusuyken, bunları tespit edebilmek için gerçekten çok büyük örneklemlere ihtiyacınız var." Son 10 yılda yapılan çalışmalar, beş büyük kişilik özelliğinin her biriyle ilişkili yüzlerce DNA varyantı ortaya çıkardı. ABD'deki Yale Üniversitesi'nden psikiyatri yardımcı doçenti Daniel Levey, "Şu anda odak noktasının büyük bir kısmı, daha fazla gen keşfedebilmek ve başkalarının daha önce yaptığı araştırmaların üzerine koyabilmek için daha fazla insanın genomunu elde etmek" diyor. Ancak Levey, Avrupa kökenli olmayanlar üzerinde daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu da ekliyor. "Tek bir gruba odaklanarak gözden kaçırdığımız çok önemli kültürel farklılıklar olacak" diyor. Genetik kodumuzdaki küçük varyasyonların kişilikleri nasıl şekillendirdiğini tam olarak anlamaktan hala çok uzağız. Ancak şimdiden bazı ilginç bulgular ortaya çıkıyor. Örneğin Levey'in çalışması, vücudun stres tepkisinin düzenlenmesiyle ilgili bir gen olan CRHR1 ile sinir sistemi dokularındaki nevrotizm arasında güçlü bir bağlantı olduğunu ortaya koydu. Bu gen daha önce depresyon, anksiyete ve obsesif kompulsif bozukluk gibi psikiyatrik hastalıklarla ilişkilendirilmişti ve bunların hepsi nevrotizmle bağlantılı. Bu kişilik özelliğinin vücudun strese doğal olarak nasıl tepki verdiğiyle yakından bağlantılı olduğu görülüyor. Şu an hakem değerlendirmesinden geçen ve ilgiyle beklenen bir diğer büyük çalışma ise, kişiliğin merkezini prefrontal kortekste (beynin planlama ve karar verme gibi karmaşık işlevlerden sorumlu bölgesi) konumlandıran teorilere kanıt sunuyor. Davranış genetiğinin en çok incelenen alanlarında bile, örneğin şiddet ile "savaşçı geni" arasındaki bağlantılar gibi, birçok bilinmeyen nokta var. Çalışmalar bazı erkek gruplarında, belirli genlerin varlığının ve belirli çevresel risk faktörlerinin (örneğin istismar edilerek yetiştirilme) belirli senaryolarda şiddet potansiyelini artırabileceğini gösteriyor. Fakat sonuçlar kesin olmaktan uzak. Şimdiye kadar, insan davranışını birkaç gene veya yaşamdaki olaylara indirgeme çabaları başarısız oldu. İnsanların çok daha karmaşık olduğu ortaya çıktı. Instinske'ye göre, her şeyden önce insanlık halinin değişkenliği görülüyor. "Belirli bir genetik yatkınlığınız varsa, bu tüm yaşamınız boyunca her zaman belirli bir şekilde davranacağınız anlamına gelmiyor." BBC Türkçe

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.